<?xml version='1.0' encoding='UTF-8'?><?xml-stylesheet href="http://www.blogger.com/styles/atom.css" type="text/css"?><feed xmlns='http://www.w3.org/2005/Atom' xmlns:openSearch='http://a9.com/-/spec/opensearchrss/1.0/' xmlns:georss='http://www.georss.org/georss' xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'><id>tag:blogger.com,1999:blog-4650809127071447920</id><updated>2012-02-16T11:25:17.856+02:00</updated><title type='text'>Türkiye-Avrupa Kültürel İlişkileri Forumu</title><subtitle type='html'></subtitle><link rel='http://schemas.google.com/g/2005#feed' type='application/atom+xml' href='http://europistforum2005.blogspot.com/feeds/posts/default'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4650809127071447920/posts/default?max-results=100'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://europistforum2005.blogspot.com/'/><link rel='hub' href='http://pubsubhubbub.appspot.com/'/><author><name>avrupa kültür derneği</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01472952020111771757</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><generator version='7.00' uri='http://www.blogger.com'>Blogger</generator><openSearch:totalResults>8</openSearch:totalResults><openSearch:startIndex>1</openSearch:startIndex><openSearch:itemsPerPage>100</openSearch:itemsPerPage><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4650809127071447920.post-2703980246782139696</id><published>2007-11-07T13:00:00.011+02:00</published><updated>2009-07-09T15:51:18.164+03:00</updated><title type='text'>Açılış Konuşmaları</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/_TwG7o62LOuI/SlXlMKHZojI/AAAAAAAAAzk/owN61DL_Wuw/s1600-h/mahir+a%C3%A7%C4%B1l%C4%B1%C5%9Fkonu%C5%9Fmas%C4%B1.JPG"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 320px; height: 240px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_TwG7o62LOuI/SlXlMKHZojI/AAAAAAAAAzk/owN61DL_Wuw/s320/mahir+a%C3%A7%C4%B1l%C4%B1%C5%9Fkonu%C5%9Fmas%C4%B1.JPG" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5356439328863658546" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;                           &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mahir Namur-&lt;/span&gt; &lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Avrupa Kültür Derneği Başkanı, Türkiye&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sayın Vali, Sayın Elçi, Değerli konuklar hoşgeldiniz. &lt;br /&gt;Bu konferansa katılmak için şehir dışından ve başka ülkelerden İstanbul’a gelen tüm konuklara da hoşgeldiniz diyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dün akşam burada olmanızı isterdim doğrusu, çünkü dün akşam buradaki manzara bu Forum’un oluşumundaki ruhu çok güzel yansıtıyordu. Doktorlar, sanat yönetmenleri, tarihçiler, film yapımcıları, tiyatrocular, mühendisler, dansçılar, oyuncular, öğrenciler, teknisyenler hep beraber bu üzerinde oturduğunuz iskemleleri yerleştirdik. Tarih Vakfı’nın bize sunduğu bu güzel mekana ancak dün gece saat 22:00’den sonra girebilmemiz mümkün oldu. Sekiz açık oturum, on bir sergi ve on bir performans gerçekleştirilecek on bir salonda bir yandan provalar, diğer yandan montajlar yalnızca bir gecede hazırlandı. İşte bu Forum düşünce aşamasından bugüne kadar, birçok kişi ve kuruluşun gönüllü çalışmaları ve katkılarıyla bu şekilde oluştu. Forum’un çok özel olduğunu düşündüğüm bu yanını özellikle vurgulamak istedim. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu Forum’un iki ay öncesinden başlayarak oluşumuna da bu nedenle cesaret edebildik. Bu tamamıyla sinerjinin gücü. Şubat ayından itibaren bir Kültür-Sanat Yönetimi Programı başlattık. Bu programda amaç, genç kültür-sanat yöneticileri arasında bir diyalog oluşturmak, iletişimi güçlendirmek, Türkiye kültür alanının fırsatlarını, sorunlarını tartışmak, tecrübeli olan jenerasyondan, daha genç jenerasyona bilgi akışını sağlamak, aynı şekilde uluslararası modelleri göstermek ve bütün bu konularda sentez yaparak kültür alanımızın gelişimine katkıda bulunmaktı. Bu proje organik bir şekilde gelişti. Burada 25 kişilik bir danışma kurulu oluşturarak onların fikirlerini aldık. Bu program başladıktan sonra da, kültür-sanat sektöründen genç kültür-sanat yöneticileri arasında gerçekten bir sinerji ortaya çıktı ve iki ay önce bu Forum’u hep birlikte düzenlemeye başladık. Bugüne kadar Forum’a 30 ülkeden 70 kişi başvurdu. Türkiye’den den 250 kişi kaydoldu. Bu tamamıyla basına yansıtılmadan, internetle yapılan bir iletişim ile gerçekleşti. Burada yeni teknolojilerin kültürel iletişim ve işbirliğindeki önemli rolünü özellikle vurgulamak istiyorum. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu Forum’un ve Kültür-Sanat Yönetimi programının oluşmasında olduğu gibi, Avrupa Kültür Derneği de organik olarak gelişen bir kurum. Avrupa Kültür Derneği bir meslek kuruluşu değil. Farklı meslek alanlarından üyeleri olan bir sivil toplum kuruluşu. Bizler bu derneği Türkiye ile Avrupa toplumları arasında kültürel ilişkileri geliştirmek için bir sivil toplum hareketi oluşturmak amacıyla kurduk. Tabii kuruluşumuz sırasındaki düşünce, bilgi ve tecrübe ile şimdi sahip olduğumuz düşünce, bilgi ve tecrübe arasında çok büyük farklar var. Çünkü yürüttüğümüz faaliyetler ve gerçekleştirdiğimiz projelerden edindiğimiz tecrübeleri, katıldığımız ve organize ettiğimiz konferanslardan, seminerlerden ortaya çıkan sonuçları, bilgileri Derneğimizin gelişimi için değerlendirmeye çalışıyoruz. Süreç içinde kültürlerarası öğrenmenin değerini bildiğimiz için belli bir fikri savunmak yerine bu Forum’da da gerçekleştirmeye çalıştığımız gibi farklı kesimlerden, farklı ülkelerden insanları bir araya getirerek fikir üretimi için bir platform oluşturmayı tercih ediyoruz. Dolayısıyla da Derneğimizin amacını ulusal, uluslararası düzeylerde kültürel iletişim ve işbirliğini geliştirmek olarak tanımlıyoruz. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Daha önce de belirttiğim gibi, bu Forum imece usulüyle gerçekleştirildi. Buradaki partnerlerimizin isimlerini tek tek saymayı ve kendilerine tek tek teşekkür etmeyi çok isterdim, ancak bu dağıttığımız ve asılı duran basılı malzemelerden göreceğiniz gibi çok zor. Bunlar logoları olan kurumsal partnerler, ancak bunun yanında bu Forum’a katkıda bulunan yüzlerce kişiye logoları olmadığından haksızlık yapmamak gerek. Bu organizasyonda yanımızda olan herkese Derneğim adına teşekkür ediyorum. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hepinize geldiğiniz, burada bulunduğunuz için tekrar  çok teşekkür ederiz. Şimdi sözü Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı Çok Taraflı Kültür İlişkileri Genel Müdür Yardımcısı Sayın Doktor Şander Gürbüz’e bırakıyorum. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;“Türkiye-Avrupa Kültürel İlişkilerinin Siyasi ve Toplumsal Boyutları” &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dr. Şander GÜRBÜZ-&lt;/span&gt; &lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Elçi, T.C. Dışişleri Bakanlığı Çok Taraflı Kültür İlişkileri Genel Müdür Yardımcısı, Türkiye&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Saygıdeğer Konuklar, &lt;br /&gt;Konuşmama, “Türkiye-Avrupa Kültürel İlişkileri Uluslararası Forumu”nu düzenleyen Avrupa Kültür Derneği’ne ve bu etkinliğin gerçekleştirilmesine katkıda bulunan tüm kurum ve kuruluşlara teşekkürlerimi sunarak başlamak istiyorum. Bu Forum vesilesiyle bir araya gelmiş bulunan böyle saygın bir topluluğa hitap etmekten büyük mutluluk duymaktayım. Ülkemize gelen değerli misafirlerimize hoş geldiniz diyor, Türkiye’de geçirecekleri günlerin güzel intiba ve anılarla dolu olmasını diliyorum. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu önemli toplantının iki kıtayı buluşturan, çok kültürlülüğün beşiği İstanbul’da tertiplenmesi ayrı bir anlam taşıyor kuşkusuz. Temelleri M.Ö.VII. yüzyılda atılan, Avrupa ile Asya’yı birbirine bağlayan stratejik konumu nedeniyle, tarihi boyunca burada hüküm süren uygarlıklar için daima önem taşımış bir kent olan İstanbul, Roma, Bizans ve Osmanlı  İmparatorluklarına başkentlik yapmıştır. Bu görkemli geçmişi ile farklı dinleri, kültürleri, toplulukları ve bunların ürünü olan eser ve yapıtları bünyesinde barındıran şu anda üzerinde bulunduğumuz “Tarihi Yarımada”, UNESCO Dünya Miras Listesi’nde de yerini almıştır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Konuşmamda, Türk dış politikasının genel öncelikleri ve Avrupa’ya yönelik hedeflerine kısaca değindikten sonra, geçmişten günümüze Türkiye-Avrupa ilişkileri çerçevesinde ülkemizin Avrupa’ya bakışını, Avrupa Birliği bağlamında Türkiye’den beklenebilecek katkıları kültürel, siyasi ve toplumsal açıdan değerlendirmeye çalışacağım. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Değerli Misafirler, &lt;br /&gt;Çok kültürlü küresel toplum içinde yer alan Türkiye Cumhuriyeti, Batı ile Doğuyu, Kuzey ile Güneyi uzlaştıran ve tüm kıtalarda etkinlik gösteren çok boyutlu bir dış politika yürütmektedir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türk dış politikasının öncelikli amacı, gerek Türkiye’de gerek komşu ülkelerde ve ötesinde, barış ve refah içinde, istikrarlı, işbirliğine dayalı ve beşeri kalkınmayı sağlayacak bir bölgesel ve uluslararası ortamın yaratılmasıdır. Türkiye, bu hedefine ulaşmak amacıyla, çeşitli uluslararası örgütlere üyelik, Avrupa Birliği ile bütünleşme, bölgesel işbirliği süreçlerinde öncülük, iyi komşuluk ilişkilerinin ve ekonomik işbirliğinin teşviki, zor şartlar altında bulunanlara insani yardım, barışı koruma operasyonlarına katılım, uyuşmazlıkların çözümü ile çatışma sonrası uzlaşma ve yeniden yapılandırma gayretlerine katkı gibi son derece geniş bir yelpazede, barışçıl, ilkeli ve etkin bir dış politika izlemektedir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye, Avrasya’nın merkezindeki coğrafi konumu ve geniş bir alana yayılan tarihi ve kültürel bağlarıyla medeniyetler arası diyaloga hizmet eden bir köprü işlevi görmektedir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye’nin gelecekteki dış politika vizyonu bakımından belirleyici olan iki ana hedefi bulunmaktadır: &lt;br /&gt;Birinci hedef, Avrupa Birliği ile bütünleşmektir. Tarihi, coğrafi, ekonomik ve kültürel olarak Türkiye bir Avrupa ülkesidir. Bu itibarla, Avrupa Birliği’ne tam üye olması gayet doğaldır. Tarih boyunca Avrupa’nın ayrılmaz bir parçası ve bölgede etkin bir aktör olan Türkiye, Avrupa idealine bağlıdır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İkinci hedef, Türkiye’nin dış politikasında önemli yere sahip olan Balkanlar, Kafkaslar, Karadeniz, Ortadoğu, Akdeniz ve Orta Asya ile Avrupa’nın buluşma noktasında yer alan ülkemizin etrafında bir güvenlik, istikrar, refah, dostluk ve işbirliği ortamı oluşturulmasıdır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye’nin, söz konusu farklı bölgelerle zengin tarihi ve kültürel ilişkileri bulunmaktadır. Ülkemiz, tarihi birikimini, kültürel bağlarını ve coğrafi konumunu barışçıl, ilkeli ve etkin bir diplomasi izlemek suretiyle, çevresinde ve dünyada barış, hoşgörü ve uzlaşı kültürünün hakim olabilmesi doğrultusunda en etkin şekilde kullanmayı amaçlamaktadır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu çerçevede ülkemiz, bölgesel ve uluslararası platformlarda kültürel iletişim ve işbirliğinin geliştirilmesine büyük önem atfetmekte olup, Avrupa Konseyi, UNESCO, Avrupa Birliği gibi çeşitli uluslararası örgütler bünyesinde sürdürülen kültürel çalışmalara aktif olarak katılmaktadır. Diğer taraftan, Doğu ve Batı kültürleri arasındaki yoğun etkileşimi bünyesinde barındıran Türkiye, sanatsal ve kültürel çok yönlülüğünü yurtdışında anlatmaya ve tanıtmaya yönelik girişimlerini sürdürmektedir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bakanlığımız bu kapsamda, ülkemizin kültürel zenginliklerini, klasik müzikten yeni müzik türlerine, geleneksel sanattan çağdaş sanata uzanan renkli geçmişini ve bugünün dinamik ve çağdaş Türkiye'sinin kültürel özelliklerini Avrupa seyircisiyle buluşturmaya yönelik etkinliklerin düzenlenmesini teşvik etmekte, bu amaçla destek ve katkılarda bulunmakta, gerektiğinde öncü rol oynamaktadır. Çağdaş kültür ve sanatın desteklenmesi amacına yönelik çaba gösteren Sivil Toplum Kuruluşlarımızı da bu vesileyle kutlamak istiyorum. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Değerli Misafirler,&lt;br /&gt;Bildiğiniz gibi, Türkiye - Avrupa ilişkileri, gücünü tarihten almaktadır. Yüzyıllar boyunca yaratılan kültürel etkileşim ve paylaşılan ortak değerler sayesinde kalıcı bir dostluk ve müttefiklik ilişkisi kurulmuştur. İşbirliğimiz, askeri/savunma alanlarından enerjiye, turizmden arkeolojiye, uluslararası terörizm ve örgütlü suçlarla mücadeleden kültüre, eğitimden çok taraflı platformlarda karşılıklı desteğe kadar son derece geniş bir yelpazeyi kapsamaktadır. &lt;br /&gt;Avrupa ile Türkiye arasında yüzyıllardır, sanat ve kültür alanında karşılıklı etkileşim yaşanmıştır. En yoğun etkileşim, özellikle XV. yüzyıldan itibaren gerçekleşmiştir. Avrupa, Türkiye’yi XV. yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu’na gelen çeşitli Batılı ressamların eserlerinden tanımaya başlamıştır. Bu değerli ustalar arasında Gentile Bellini, Jean Baptiste Van Mour, Jean Etienne Liotard, Antoine-Ignace Melling, Amedeo Court Preziosi, Ivan C. Ayvazowsky, Jean Léon Gérôme, Fausto Zonaro’yu saymak mümkün.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Avrupa’daki “Alla Turca” hareketi, XVIII. yüzyıl Avrupa’sının Mozart ve Bizet gibi ünlü bestekarlarını etkilemiştir. “Alla Turca” hareketi sadece müzikte değil, mimaride, dekorasyonda, seramik sanatında, tekstilde ve modada da yansımalarını bulmuştur. &lt;br /&gt;Yaşadığımız yüzyılda, küreselleşme ile birlikte, uluslararası aktörler ve medeniyetler arasında kültürel etkileşim giderek daha büyük önem  kazanmaktadır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kültürel çeşitliliği en iyi şekilde temsil etmekte olan Türkiye ve Avrupa, tarihi ve kültürel birikimleri, gelenekleri ve beşeri potansiyelleri ile bölgemizdeki ve ötesindeki gelişmelere olumlu katkıda bulunma yeteneğine sahiptirler. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tarih boyunca medeniyetlerin beşiği olan bu kıtanın bugün uyumun sembolü olması için birlikte çaba gösterilmesi gerekmektedir. Türkiye’nin kültür mirası ve çağdaş dinamizmi ile bütünleşmiş bir Avrupa’nın, değerlerini ve misyonunu, daha iyi koruyarak dünyaya daha etkin biçimde yansıtabileceğine inanıyorum. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Saygıdeğer Konuklar, &lt;br /&gt;1 Mayıs 2004 tarihinde Birliğin üye sayısını 15’ten 25’e çıkaran tarihi genişlemeyle, Avrupa, kıtasının suni bölünmüşlüğünün sona erişini kutlamıştır. Bu genişlemeyle birlikte Birlik ortak değerlerini ve inançlarını yeni üyeleriyle bütünleştirmeye yönelmiştir. Her yeni üye, Birliğin kültürel çeşitliliğine, değerler sistemine ve geleceğe bakışına katma değerini getirmekte, kendilerine özgü unsurlarla bu özellikleri zenginleştirmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;6 Ekim 2004 tarihinde Avrupa Komisyonu, Türkiye’nin 1999 Helsinki Zirvesi’nden bu yana geçirdiği siyasi dönüşüm hakkında kapsamlı bir değerlendirme içeren İlerleme Raporu’nu yayınlamıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Söz konusu İlerleme Raporuyla birlikte yayınlanan Tavsiye Belgesinde, üç ayaklı bir strateji sunulmuş, üçüncü ayakta “sivil toplumlararası siyasi ve kültürel diyalog”a yer verilmiştir. Bu ayak, Birlik üyesi ülkeler ile  Türkiye arasında, halkları bir araya getirecek şekilde kapsamlı bir güçlendirilmiş siyasi ve kültürel diyalogu öngörmektedir. Bu diyalog sürecinde sivil toplum örgütlerinin önemli bir rol üstlenmesi ve bunun Birlik tarafından kolaylaştırılması gerekmektedir. Komisyonun, bu diyalogun ne şekilde destekleneceğine dair önerilerini önümüzdeki dönemde açıklaması beklenmektedir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;17 Aralık 2004’de Brüksel’de toplanan Avrupa Birliği Devlet ve Hükümet Başkanları, Komisyonun raporu ve tavsiyesi doğrultusunda, Türkiye’deki kapsamlı reform sürecinin kararlı gelişimini memnuniyetle kaydederek ve bu sürecin devamlılığına olan güvenini ifade ederek, Türkiye’nin Kopenhag siyasi kriterlerini yerine getirdiği sonucuna varmışlar ve katılım müzakerelerinin 3 Ekim 2005’te başlatılmasını kararlaştırmışlardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Böylece, Türkiye-Avrupa Birliği ilişkileri yeni bir döneme girmiş bulunmaktadır. Bu yeni dönemin merkezinde, bu yıl içinde başlayacak olan katılım müzakereleri yer almaktadır. Müzakerelerin başarıyla sonuçlanması, Avrupa Birliği’nin Avrupa’yı bölen çizgiler yaratmadan birleştirilmesi yönündeki kararlılığını teyit edecektir. Avrupa projesinin gerçekleşmesi, tüm Avrupalıları paylaşılan değerler etrafında kenetleyecek, demokrasiyi ve kıtanın birliğini perçinleyecektir. Dolayısıyla Avrupa Birliği’nin temelini oluşturan ortak değerler yeniden vurgulanmış olacaktır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birlik olgunluk çağına erişirken, Avrupalılığı tek bir coğrafi bölgeye, tek bir inançlar sistemine, tek bir gelenek yapısına dayandırmak gerçekçi bir yaklaşım olmayacaktır. “Rönesans” ve “Aydınlanma Çağı”nın değerleri ve o dönemlerde edinilen ve halen yararlanılan tecrübeler, Avrupa’nın kültürel çeşitliliği ve kazandırabileceklerini memnunlukla karşılamasına temel oluşturmaktadır. Kaldı ki Avrupa Antlaşması, “çeşitlilik içinde birliğin” önemine atıfta bulunmakta, bu ilkeyi Avrupa’yı tanımlayan değerler arasına yerleştirmektedir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Avrupa’nın, modern bir çokkültürlü sosyal yapıyı, büyük ulus devletler sistemine tercih eden anlayışı, Avrupa kıtasını öncü bir güç konumuna getirecektir. Yapay sınırların kırılması, Avrupa’yı global çapta siyasi hedeflerini gerçekleştirme hususunda da daha donanımlı kılacaktır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Değerli Misafirler, &lt;br /&gt;Türkler yüzyıllardır Batı'ya doğru bir yürüyüş içindedir. Bu yürüyüş modern Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk'ün gerçekleştirdiği devrimlerle pekişmiştir. Çağdaş dünyanın kültürel değerlerini Osmanlı Mirası üzerine aşılamış bir ülke olan Türkiye, Avrupa için gerçek bir kültürel zenginliktir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Avrupa’da yaşayan yaklaşık üç milyon Türk vatandaşının varlığı, Türkiye’nin kültürel açıdan Avrupa’ya yapabileceği katkıların diğer önemli bir veçhesini ortaya koymaktadır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye, Avrupa demokratik değerler sisteminin ayrılmaz bir parçasıdır ve Avrupa Birliği içinde ve ötesinde medeniyetler uyumuna ve diyaloguna önemli katkıda bulunacaktır. Türkiye’nin Avrupa Birliği üyeliği gerçekleşmediği sürece, Avrupa bütünleşmesi projesi tamamlanmış sayılamaz. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çeşitli coğrafyalarda barışçıl ilişkiler ağı kuran ve laik, çoğulcu demokrasisiyle reform konusunda istekli diğer bölge ülkeleri için bir ilham kaynağı teşkil eden Türkiye’nin üyeliği sayesinde Avrupa, uluslararası ilişkilerde ve bölgesel gelişmelerde stratejik anlamda daha güçlü bir sese sahip olacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye, temel haklar, hukuk devleti, demokrasi, siyasi, kültürel ve dinsel çeşitlilik, şeffaflık, hesap verebilirlik ve serbest pazar ekonomisi bakımından yeni bir çehreye bürünmüştür. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye’yi yakından takip edenler, siyasi ve sosyal gerilimlerin azaldığını, hoşgörü ve demokratik tartışma ortamının pekiştiğini, insan hakları değerlerinin günlük hayata, idari uygulamalara ve yargı kararlarına giderek daha çok nüfuz ettiğini, yolsuzluk ve örgütlü suçların üzerine gidildiğini takdirle izlemektedirler. Bu noktada, tartışmalarda, Türkiye’nin potansiyelinin, meziyetlerinin ve eksikliklerinin adil biçimde değerlendirilmesini, tartışmanın sağlıklı sonuç vermesi bakımından gerekli gördüğümü belirtmek isterim. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Son yıllarda, bazı üye ülkelerdeki tartışmalara rağmen, Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne yapacağı stratejik, ekonomik ve kültürel katkılar konusunda Avrupa kamuoylarındaki bilinç düzeyinin artmakta olduğunu müşahede etmekteyiz. Gerçekten de, Türkiye’nin ekonomik ve beşeri potansiyelinin Avrupa için bir külfet değil, katma değer teşkil edeceği akil ve ileri görüşlü Avrupalı devlet adamlarınca, iş adamlarınca ve aydınlarca vurgulanmaktadır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu çerçevede, Türkiye’nin Avrupa ile entegrasyonu konusunda ifade edilen her tereddüt ve itiraza, bizzat Avrupalı seçkin devlet adamı, politikacı, işadamı ve entelektüellerin güçlü argümanlarıyla derhal cevap verildiğini memnuniyetle görmekteyiz. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nüfusunun çoğunluğu Müslüman olan, Batılı ve demokratik değerleri benimsemiş ve özümsemiş bir ülke olarak, Avrupa Birliği’ne üyeliğimizin, medeniyetler arası çatışmanın gerçek bir tehdit olarak karşımızda durduğu mevcut dönemde, bölgesel ve uluslararası istikrara yapacağı katkı son derece sarihtir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye, komşu bölgelerde sahip olduğu özel konum ve ilişkiler sayesinde, Avrupa Birliği’nin bu coğrafyadaki siyasi, ekonomik ve kültürel ilişkilerinin derinleştirilmesine de önemli katkı sağlayabilecek konumdadır. Bu katkı, Avrupa Birliği’nin bu bölgelerde yer alan ülkeler için çok kültürlü ve kapsayıcı örnek bir yapılanma ve örgüt olarak kabullenilmesine yardımcı olacaktır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Keyfiyetin Avrupa’nın uzun vadeli küresel kimliği, çıkarları ve geleceği ile yakından irtibatlı olduğunu unutmamak gerekir. Türkiye de, konuya, kısa vadeli, güncel unsurlara dayalı değerlendirmeler yerine, uzun vadeli bir perspektiften bakmaktadır. Türkiye’nin Avrupa ile bütünleşmesi süreci, iki taraf için de kazanç sağlayacağı düşüncesiyle başlatılmıştır. Bu ilişki, iki tarafın gerek kendi güçlerine gerek birbirlerine olan güvenlerinin bir sonucu olarak gelişmiş ve ilerlemiştir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Katılım yolundaki Türkiye, bölgede Avrupa değerlerinin yayılmasını kolaylaştırabilecek konumdadır. Zira Türkiye, laik ve demokratik devlet yapısıyla, çatışmalar ve potansiyel anlaşmazlıkların yaşandığı bir bölgede istikrar unsuru olarak görülmektedir. Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne katılması Avrupa kıtası ve civarındaki barışın temelini oluşturan değerlerin pekiştirilmesine katkıda bulunacaktır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye’nin üyeliği Batı ve İslam dünyasını buluşturacaktır. Türkiye’nin Avrupa Birliği üyeliği Batı ile İslam dünyası arasında bir köprü kurulmasını sağlamak suretiyle, 11 Eylül olaylarından sonra medeniyetler ve dinler çatışması olarak sunulmaya çalışılan yıkıcı yaklaşımların önüne geçilmesini ve bunların geçersiz kılınmasını sağlayacaktır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kültürel farklılıkların bir ahenk oluşturması, İslam ile çağdaşlığın uyum içerisinde bir arada yaşatılabilmesi, Hristiyan-Müslüman çatışması tezine Batıdan gelen en güzel cevap olacaktır. Diğer bir deyişle, Hristiyanlar ve Müslümanların, aynı siyasi ve ekonomik birlik içerisinde bir arada yaşabileceklerinin kanıtlanmasıyla, islami köktendincilik ile Hristiyan fanatizminin savları ve felsefesi temelden yıkılacaktır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Saygıdeğer Konuklar, &lt;br /&gt;Avrupa’yı tek bir dini temele oturtmak kendi içine dönük bir Avrupa’nın mevcudiyetini öne sürenlerin savlarını kuvvetlendirmektedir. Avrupa’nın muhafazakar, kıtasal veya bölgesel emellerin üstünde yer alması ve uluslararası gelişmeleri yönlendirebilmesi gerekir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye’nin Avrupa ile bütünleşmesi, Avrupa’daki yaklaşık 10 milyon nüfuslu Müslüman toplumunu İslamiyet’in çağdaş bir yorumunu yapmaya teşvik edecektir. Avrupa Birliği’nin bir “Hristiyan Kulübü” olduğu, evrensel kimliğini oluşturamadığı, Birlik içerisinde ırkçılığın arttığı gibi iddialara da gerekli yanıt kendiliğinden verilmiş olacaktır. Türkiye, İslamiyet ile modern dünyayı bağdaştırabilen konumuyla, İslam dünyasının Avrupa ve genelde Batı hakkındaki menfi görüşlerini etkileyebilecek yegane ülke konumundadır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye’nin üyeliğiyle genişleyecek Avrupa Birliği, dünyanın diğer bölgeleri için de bir çeşitlilik içinde birlik modeli teşkil edecektir. Bu yeni vizyon, çeşitlilik ve farklılıkların, ortak değer ve çıkarlar temelinde bağdaşabileceğinin bir kanıtı olacaktır. Avrupa, değerlerini dünyanın diğer bölgelerine, kültürlerarası hoşgörü ve anlayışa katkıda bulunmak suretiyle, daha etkin şekilde yansıtabilecek, Avrupa Birliği’nin stratejik gücünü ve uluslararası aktör konumunu pekiştirecektir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Avrupa, uygarlık tarihine seçkin bilimsel, kültürel ve siyasi katkılarda bulunmuştur. Avrupa bugün de dünyada en üstün insani değerleri ve barışın öncülüğünü yapmaktadır. Türkiye’nin kültür mirası ve çağdaş dinamizmi ile bütünleşmiş bir Avrupa’nın, değerlerini ve misyonunu dünyaya daha etkin biçimde yansıtabileceğine kuvvetle inanıyorum.&lt;br /&gt;Teşekkür ederim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/_TwG7o62LOuI/SlXnYvLDciI/AAAAAAAAAz0/c-HdV7TAqXU/s1600-h/barbarahay.JPG"&gt;&lt;img style="cursor:pointer; cursor:hand;width: 320px; height: 240px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_TwG7o62LOuI/SlXnYvLDciI/AAAAAAAAAz0/c-HdV7TAqXU/s320/barbarahay.JPG" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5356441743992779298" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Barbara HAY-&lt;/span&gt; &lt;span style="font-weight:bold;"&gt;İstanbul İngiltere Başkonsolosu, Türkiye &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Günaydın. Ne yazık ki Türkçe’de bildiğim tek kelime bundan ibaret. Aslına bakarsanız bildiğim üç kelime daha var ama şimdi söylenmek için uygun değiller.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İlkin bu sabah bu harikulade ortamda sizlerle bulunmaktan ne kadar memnun olduğumu belirtmek istiyorum. Burada ortak katılımımızla, beni kişisel bir düzlemde de yakinen ilgilendiren “Avrupalı ve uluslararası kültür ilişkileri” gibi çok önemli bir konu üzerine yapılacak bir münazaraya davet edilmiş olmak büyük bir ayrıcalık. Diplomat olmam itibariyle, otuz yılı aşkın bir süredir bir bakıma kültürlerarası ilişkilerin sınır boyunda duruyorum. Şunu da söylemek isterim ki, bunun otuz yılı aşkın bir müddettir süregelmesi hiçbir surette bana kişisel bir haz vermiyor. İçten içe kendimi hâlâ yirmi iki yaşında hissediyorum. Günlük çalışmalarım tabii ki başka bakış açıları, başka kültürleri olan insanlarla görüşmek üzerine kurulu –nitekim Rusya, Güney Afrika, Orta Asya, Kuzey Amerika, Londra ve şimdi de Türkiye gibi yerlerde hizmette bulundum. Bu işin mahiyeti ilişki biçimlendirmek, insanlara tesir etmek, onlardan bilgi almak, onlarla beraber çalışmaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fakat farklı kültürlerle temasa geçişim daha da eskilere, İskoçya’da geçen çocukluğuma dayanıyor. Yani o zamanlar daha ziyade bir devlet tekkültürlülüğüne sahip bir yerde. Kesinkes söyleyebilirim ki, yirmibirinci yüzyılda Türkiye’de yetişen nesillerin 1950’lerin Edinburgh’unda büyümenin nasıl birşey olduğunu tasavvur etmeleri imkansız. II. Dünya Savaşı henüz sona ermişti. Yaşam koşulları halen oldukça çetindi ama her yaz Ağustos ayında Uluslararası Edinburgh Festivali şehre geldiğinde yaşanan muazzam heyecan zihnimde bugünmüş gibi canlı. Bu kayda değer kültür olayı neredeyse hemen savaşın bitimiyle teşekkül etmişti. Çok hasar görmüş Avrupa ülkelerini köprüler kurmak, dostlar edinmek ve karşılıklı etkileşimde bulunmak üzere bir araya getirmek için düşünülmüş bir araçtı. Ve şimdi bu akla sığmaz bir boyut kazanmış durumda. Halen dünyanın dört bir yanından ün salmış sanatçıları yazın üç haftalığına Edinburgh’da bir araya getirmekte. Bunun yanı sıra bin kadar sanatçı topluluğunu, öğrenci, genç ve kısmen profesyonel çalışmalar yapanları çevresinde topluyor. İlk rast geldikleri yerde, sokaklarda çalıyorlar, oynuyorlar. Şehirdeki canlılık tek kelimeyle inanılmaz. O zamanlar beş, altı ve sonra da yedi yaşında bir çocuk olarak bunun benim üstümde bıraktığı derin bir etki vardı. Bu oldukça büyük bir şeydi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Edinburgh’daki bir şarküteriyle aramdaki bambaşka bir kültürel ilişkiydi. 1940’larda bir İtalyan aile tarafından işletilmeye başlamıştı. Küçük bir kız olarak, tavandan sarkan bu şarküteri ürünlerinin, sosis ve peynirlerden yükselen, aksi takdirde duymayı tahayyül dahi edemeyeceğim onca tat ve kokunun bende bıraktığı  harikulade hissi hatırlıyorum. Farklı kültürlerle karşılaşmanın hayatımın geri kalanını, özellikle de meslek hayatımı nasıl belirlediğini görüyorsunuz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu deneyimlerin çeşitliliği, her birini kişisel kazançlar haline getiriyor. Ancak, kültürel ilişkiler üzerine münazaranın bu kadar sürükleyici olmasının nedeni, aslında kişisel deneyimlerin ötesine erişmesi, en üst mertebelerde siyaseti etkiliyor olması ki, bunu da iki türlü yapabilir. İlk olarak ve açık şekilde, insanın sanat, bilim ve spor alanlarındaki somut hünerleriyle yapar bunu. Bunlar, ulusal ve uluslararası düzeylerde bıraktıkları ve bırakmakta oldukları tesir itibariyle elle tutup, parmakla gösterebileceğimiz kültürel unsurlardır. Zihniyetleri değiştirmeye, yeni anlama biçimleri yaratmaya, siyasete tesir etmeye, siyasi panoramayı değiştirmeye yardımcı olurlar. Başvurabileceğimiz çok sayıda örnek var: Voltaire’in, Jonathan Swift’in, Karl Marx’ın yapıtları, Einstein, Pasteur, Steven Hawking’in buluşları ya da Dünya Futbol Kupası’nın, Olimpiyat Oyunları’nın, hatta İstanbul’un geçen sene ev sahipliği yaptığı Eurovision şarkı yarışmasının cidden önemli etkileri gibi. Ve asıl sıradışı olan bunların gelişmelerinde şahit olduğumuz ivme, hız. Harry Potter olsun, Orhan Pamuk olsun, The Economist olsun, uluslararası okuduğumuz kitaplardan nasıl da etkileniyoruz; sonra izlediğimiz filmler, bizi çekim alanına alan televizyon... Merak ediyorum kaçınız benim gibi nerdeyse bütün bir geceyi Britanya genel seçimlerini canlı yayında seyretmekle geçiriyordur. Fakat ikinci tür, görmesi daha zor, yalnız yirmibirinci yüzyılda potansiyel açıdan çok daha önemli: bireyin rolü, dünya çapındaki ağ her birimizin parmağının ucunda. Farklı ülkelerden, farklı kültürlerden gelen milyonlarca insan her gün dünyanın her yerinden birbirleriyle temasa geçmekte. Fikirlerini paylaşıyorlar, alışveriş, satış, eşya ve fikir naklediyorlar, öğreniyor, tartışıyor, destek veriyor, eleştiriyorlar; bir bakıma bu yirmibirinci yüzyılın İpek Yolu’dur diyebiliriz. Ve, burada, Türkiye’de, benim ülkem gibi Avrupa’nın diğer ucundaki ülkeler hakkında fazla bir şey bilmeyen insanlar olsun, benim ülkemdeki dünyanın geri kalanını tanımayan insanlar olsun, biz bugün birkaç sene önce tahayyül edemeyeceğimiz derecede birbirimize inanılmaz şekilde bağlanmış durumdayız. Dünyanın her tarafından milyonlarca insan birbirleriyle fikir paylaşıyorlar, sadece nesnelerin değil, politikayı, en üst düzey politikacıları yakinen alakadar eden fikirlerin de serbest dolaşımını sağlamak istiyorlar. Sürücü ve sürülen bir bakıma artık neredeyse birbirinden ayırt edilemez durumda. Öyleyse bakın, kültürel ilişkilerimiz, nasıl yürütülürlerse yürütülsünler, ne kadar da önemli bir araç, çeşitliliği, anlayışı ve bahsettiğimiz fikirleri geliştirebilmek için ne kadar da önemli bir siyasi vasıta..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir önceki konuşmacı üçüncü rüknü teşkil eden Avrupa Konseyi’ne zaten değindi. Ve Türkiye’nin AB’ye giriş talebi dahilinde AB-Türkiye ilişkilerinin üçüncü rüknünü kuvvetlendirme taahhüdü olan Avrupa Konseyi kararını görmüş olmaktan dolayı gerçekten de çok mutluyum. Girişim AB üyeleriyle Türkiye arasında sivil bir diyaloğun güçlendirilmesi niyetini güdüyor. Hem de Türkiye ve diğer ülkelerin insanlarının bir araya gelmenin nimetlerini daha iyi anlamalarını sağlamaya yardımcı olacak. Bir bakıma, bu nimetleri zaten öğrenmek lazım, fakat üçüncü rüknün yaptığı, bir nevi bu nimetleri hepimiz adına yaratmak için bir vasıtayı kabul ettirmek. Şunu söylemem gerekir ki bana göre, bu sivil diyaloğun, bu kültürel ilişkinin hükümetlerin birebir desteğiyle mi, günümüzde zaten olduğu gibi internet üzerinden organik şekilde, iş bağları kurarak ve program takası yaparak mı oluştuğu daha az önemli bir konu. Tabii ki ikisinin de olması gerekiyor. Fakat AB’yle ilgili asıl ilginç şey, hiçbir fikir diktatörlüğüne mahal vermemesi. Hepimiz katkıda bulunacak bir şeyimiz olduğunu hissetmede özgürüz ve sizin gibi insanların bu tartışmada son derece önemli olduğu nokta da bu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tabii, bugün konuştuklarımız arasında beni özellikle ilgilendiren bir diğer husus da 1 Temmuz’da Birleşik Krallığın AB Konseyi başkanlığını devralacak olması. Bunun sadece birkaç hafta sonra olması beni korkutuyor, bunun için henüz hazır olmadığımı hissediyorum. Ve Konsey Başkanı olarak Türkiye ile daha yakın bir sivil toplum diyaloğunu beslemek ve kültürel ilişkilerimizi genişleterek derinleştirmek için bu yeni AB girişimini ilerletme çabasında olacağımızı umuyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öyleyse, Türkiye’yle AB arasındaki kültürel ilişkilerin genişletilip derinleştirilmesinin önemi nedir? Aslında düşünüyorum da buna verilebilecek cevapları zaten biliyorsunuz, bir önceki meslektaşım tarafından da bunlar oldukça zekice telaffuz edildi. Türkiye’yle daha sağlam kültürel ilişkiler kurmak demek, bir araya gelmenin yararlarını daha iyi anlamak demek. Bu da kültürel ilişkilerin politikayla nasıl da birebir bağlantılı olduğuna dair çok canlı bir örnek. Avrupa Komisyonu’nun gelecek aylarda sunacağı sivil diyaloğu geliştirme önerilerini dört gözle bekliyorum. Ve geldiğim ufak bucaktan, İskoçya’nın o İstanbul’a üç kez sığacak kadar küçük milletinden gelen bir birey olarak tekrarlamak istediğim bir şey var: bireysel bir düzlemde diyebilirim ki, Britanyalı bir Avrupalı olmak beni olduğumdan daha az İskoçyalı yapmaz, sıradışı kültürümüzün; dansımızın, müziğimizin, şiirimizin, dilimizin ve gaydalarımızın da değerini azaltmaz. Nitekim bunlar tam da Avrupa’ya ve ötesindeki dünyaya ulaşmamızda pasaportumuz olmuştur. Kültürel kimliğimizin zayıflamaktan ziyade kuvvetlendiğini söyleyebilirim. Bu yüzden insanlar daha yakın bir entegrasyonla karşı karşıya kaldıklarında yüzleşmek zorunda kalacaklarını düşündükleri risklerden bahsettikleri zaman çok üzülüyorum. Daha yakın bir entegrasyon, elimizdekileri kaybedeceğimiz değil, kendimizi daha iyi pazarlayabileceğimiz anlamına gelir. Ve ben bunu kötü bir şey gibi görmüyorum. Ben bunu daha ziyade Avrupa sürecine entegrasyonda daha sağlıklı bir katılım şekli olarak görüyorum. Ve kanımca bu desteklememiz ve hakkında belki de biraz daha düşünmemiz gereken bir husus. Bana bu konuda temelden karşı olacak buradaki insanları oldukça iyi anlayabiliyorum fakat öne sürdüğüm fikri, insanların kişisel bir deneyim yahut bakış açısından yola çıkarak hakkı neyse öyle değerlendirebilecekleri bir fikir olarak sunuyorum. Nitekim Britanya’daki kurumlardan size hiç de yabancı olmadığına emin olduğum British Council’in çalışmalarının çoğu, baskın biçimde kültürel, eğitsel, bilimsel bağlantıları geliştirmekle sorumlu. Size sunmak için beraberimde getirdiğim birkaç örnek var. British Council çok temel düzeyde okul bağlantıları üstüne çalışıyor; gerçek temasları teşvik ediyor ve İngiltere’yle Türkiye arasında yüz yüze okul ziyaret gezileri düzenliyor. Elbette burs programlarını da yönetiyorlar. Bunlar gençlerin gezmesi, öğrenmesi ve yeni deneyimler yaşamaları ve hissetmeleri açısından son derece önemli. Bilimsel yeniliği ilerletmek ve çevre gibi önemli sorunlarla ilgili toplum bilincini artırmak için Türkiye ve İngiltere’deki kurumlar arasında cesaret verici profesyonel bilimsel bağlantılar. British Council aktif yurttaşlık projelerinde, medya geliştirmede, spor programları ve sivil toplumla ilgili projelerde yer alır. Bütün bunları kendi Konsolosluğu’mda oturarak yapmam münkün değil. Fakat British Council insan ağını kullanarak, benim iş arkadaşlarımdan birer aracı, birer destekçi, birer yardımcı olarak faydalanarak büyük miktarda işler başarmakta. Yani bu sabah benim burada olmaktaki amacım bütün bunların önemi ile ilgili değil. Sizlere sadece alıp yanınızda götürebileceğiniz ve gün boyunca ve ertesi gün düşünebileceğiniz birkaç nirengi noktası, fikir, düşünce sunmak istedim. Bir diplomat olarak şöyle diyerek bitirmek isterim ki; kültürel ilişkilerin politikaya getirdiği değeri, katkıyı biliyor ve takdir ediyorum ve bu anlayışı daha iyi yineleyebilmemiz için daha sıkı işbirliğine, daha iyi ticarete ve daha güvenli ve adil bir dünyaya ihtiyacımız var. Bu benim kişisel meselem ve eğer ben bununla şahsen ilgilenmeseydim işimi yapamazdım. İşte bu yüzden bu sabah uluslararası bir topluluğa hitaben kültürel ilişkiler hakkında konuşmanın benim için bir zevk olduğunu belitmek isterim. Bu tartışmayı sürdürmeyi beklerken, sizleri tam olarak bilmediğiniz, hiçbirimizin tam olarak bilmediği şu düşünce ile başbaşa bırakmak istiyorum; bizim yaptımız işi, içinde çalıştığımız kültürel ortamı kaç kişinin etkilediğini ya da kendi yaydığımız etkileri bilmiyoruz.  Her şeyden önce sanat buluşmalarının zenginliğini, yemeklerin lezzetini, seyahat etmenin mucizesini ve diğer insanların sahip olduğu ve onun paylaşabildiği düşüncelerin büyüklüğünü keşfeden şu beş, altı ya da yedi yaşlarındaki küçük kızı düşünün. Dikkatle dinlediğiniz için teşekkür ederim. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Mahir Namur-&lt;/span&gt; Sayın Barbara Hay’e görüşlerini bizimle paylaştığı için çok teşekkür ediyoruz. Biliyorsunuz bu Forum’un amaçlarından biri de kültür-sanat yöneticilerinin birbirleriyle tanışmaları. Bunun için uzun öğlen araları planladık ve bu aralarda Kafe’de vakit geçirebilirsiniz, bir yandan da buraya gelmişken özellikle yabancı konuklarımızın Türkiye’den Türk sanatçıların ve Avrupa’da yaşayan Türk sanatçıların eserlerini görmeleri için de bir sanatsal program hazırladık. Çok teşekkürler.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4650809127071447920-2703980246782139696?l=europistforum2005.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://europistforum2005.blogspot.com/feeds/2703980246782139696/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4650809127071447920&amp;postID=2703980246782139696' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4650809127071447920/posts/default/2703980246782139696'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4650809127071447920/posts/default/2703980246782139696'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://europistforum2005.blogspot.com/2007/11/al-konumalar.html' title='Açılış Konuşmaları'/><author><name>avrupa kültür derneği</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01472952020111771757</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_TwG7o62LOuI/SlXlMKHZojI/AAAAAAAAAzk/owN61DL_Wuw/s72-c/mahir+a%C3%A7%C4%B1l%C4%B1%C5%9Fkonu%C5%9Fmas%C4%B1.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4650809127071447920.post-3339099421327154360</id><published>2007-11-07T12:00:00.002+02:00</published><updated>2009-07-09T16:26:46.210+03:00</updated><title type='text'>Panel: “Türkiye-Avrupa Kültürel İlişkilerinde Bağlamlar ve Algılamalar - I”</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/_TwG7o62LOuI/SlXwDWa8paI/AAAAAAAAA0k/hN47DJG3y5A/s1600-h/1.oturum1.JPG"&gt;&lt;img style="cursor:pointer; cursor:hand;width: 320px; height: 240px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_TwG7o62LOuI/SlXwDWa8paI/AAAAAAAAA0k/hN47DJG3y5A/s320/1.oturum1.JPG" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5356451272175953314" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Panel: “Türkiye-Avrupa Kültürel İlişkilerinde Bağlamlar ve Algılamalar - I”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Moderatör: Prof. Tülin BUMİN, Siyaset Felsefecisi, Galatasaray Üniversitesi Felsefe Bölümü Öğretim Üyesi, Türkiye&lt;br /&gt;Prof. Nilüfer NARLI- Sosyolog, Kadir Has Üniversitesi, İletişim Fakültesi Dekanı, Türkiye&lt;br /&gt;Dr. Oruç ARUOBA- Felsefeci, yazar, şair, Türkiye&lt;br /&gt;Dr. Erwin LUCIUS- Konsolos, Eski Avusturya Kültür Ataşesi, Türkiye&lt;br /&gt;David BARCHARD- Cornucopia dergisi yazarı, İngiltere&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/_TwG7o62LOuI/SlXt0ZOscuI/AAAAAAAAA0E/APG5nvL_enA/s1600-h/t%C3%BClinbumin-erwinlucius1.2.JPG"&gt;&lt;img style="cursor:pointer; cursor:hand;width: 240px; height: 320px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_TwG7o62LOuI/SlXt0ZOscuI/AAAAAAAAA0E/APG5nvL_enA/s320/t%C3%BClinbumin-erwinlucius1.2.JPG" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5356448816208573154" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Tülin BUMİN&lt;/span&gt;- Ben Avrupa Kültür Derneği’ni geçen yılki etkinlikler çerçevesinde tanıdım. Bende çok anlamlı ve yerinde etkinlikler yaptıkları yönünde bir kanaat oluştu ve bu sene de onlar arasında bulunmaktan mutluyum. Şimdi isterseniz konuşmacıları tanıtayım. Moderatör olarak ilk sahneye çıkışım olduğunu da belirteyim. David Barchard şu anda Cornucopia’nın yazarlarından, eski Financial Times yazarı. Kendisi İngiltere’nin yegane Türkiye uzmanlarından, Türkiye-Avrupa ilişkileri üzerine akademik araştırmaları var. Eserleri hakkında da biraz bilgi verebilirim: 1821’den beri Türkiye’ye İngiltere’nin bakışı üzerine yapılmış bir çalışmayla meşgul. Türkiye’yi de ilgilendiren birçok eseri var. Sosyolog Nilüfer Narlı, Kadir Has Üniversitesi İletişim Fakültesi Dekanı. Ele alacağı konu da “Türk kültürü ve Avrupa” başlığını taşıyor. Solumda Dr. Erwin Lucius Eski Avusturya Kültür Ataşesi, fakat Avusturyalılık kadar Türkiye’ye de yakın durumda, çünkü çok uzun yıllar Türkiye’de kalmış. En son yine Kültür Ofisi’nden ve Ankara’daki Avusturya Büyükelçiliği’nin Kültür ve Basın Müşavirliği’nden emekli olmuş ve bu alandaki çalışmalarını Viyana-İstanbul arasında serbest olarak sürdürüyor. Oruç Aruoba, felsefeci, yazar, şair, pek çok öğrenci yetiştirmiş bir hoca ve devam eden kendi başına bir üniversite.  Üniversiteden bir zamanlar kızıp ayrıldığından beri de herhalde bu işi serbest teşebbüs olarak sürdürüyor öyle değil mi? Evet isterseniz programda olduğu gibi, bu sırayı izleyelim. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/_TwG7o62LOuI/SlXuHp3Z_GI/AAAAAAAAA0M/oknpj-MvAyM/s1600-h/nil%C3%BCfer+narl%C4%B1+1.3.JPG"&gt;&lt;img style="cursor:pointer; cursor:hand;width: 320px; height: 240px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_TwG7o62LOuI/SlXuHp3Z_GI/AAAAAAAAA0M/oknpj-MvAyM/s320/nil%C3%BCfer+narl%C4%B1+1.3.JPG" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5356449147091811426" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Nilüfer NARLI- Türk Kültürü ve Avrupa – Çeşitlilikte Uyum&lt;/span&gt; &lt;br /&gt;Anadolu kültürünün temel özelliği çeşitlilikte uyumdur. Anadolu kültürü, tarihin gelişimi içinde birçok kültürel ve dini ögenin karışarak oluşturduğu bir mozaiktir. Bir çok kültürün yurdu olan Türkiye, dekorundaki bütün bu parlak çağlara ve dönemlere ait etkileyici tarihi kalıntıları ve anıtları ile birçok medeniyetin beşiği olmuştur. M.Ö. 6500’lü yıllardan bu yana birçok kabileye ve ulusa yuva olmuştur: Hattiler, Hititler, Frigyalılar, Urartular, Likyalılar, Lidyalılar, İyonyalılar, Persler, Makedonlar, Romalılar, Bizanslılar, Selçuklular ve Osmanlılar. Her biri Türkiye’nin tarihine katkıda bulunmuş ve kültürünü zenginleştirmiştir.&lt;br /&gt;Türk dini kültürü de zengin ve çeşitlidir. Türkler, 8.yy’da şamanlıktan İslamiyet’e geçmiş ve 10.yy’da Müslüman olmuşlardır. Bazı şaman adetleri halk İslamının içinde korunmuştur – İslami inançların ve değerlerin bütünlüğü yüzyıllık İslami ve İslam öncesi Türk geleneksel inançları ve adetleri ile karışmıştır-. Selçuklular ve Osmanlılar, tutucu Müslümanlar olmak yerine, dini farklılıklara özgürlük tanımışlardır, ki bu da tasavvuf ve gizemci geleneklerin el üstünde tutulmasını sağlamıştır. Ayrıca bu Osmanlı’da mevcut diğer dini grupların ve tarikatların barış içinde var olabildiği bir ortamın oluşmasına yardımcı olan hoşgörüyü teşvik etmiştir. &lt;br /&gt;Türk gizemciler farkındalığı, yani kendini ve diğerlerini bilmeyi ve Tanrı sevgisini, dışsal tapınma tuzağından önde görürler. Bu topluma uymayan ve farklı inançları taşıyanların hoşgörüsü ve ilahi aşkı ifade etme ve yaşama üzerine yapılan vurgu ile; şiir, müzik ve edebiyat bu gizemci hareketlerin içinde yeşermiştir. Mevlana Celalettin Rumi (1207-1273) tarafından kurulan Mevlevi tarikatı ve 13.yy’da Hacı Bektaş Veli (1209-1271) tarafından kurulan Bektaşi hareketi, tutucu olmayan ve Tanrı sevgisini ve insanın değerini öğütleyen  İslam anlayışına örneklerdir. Şiirlerinde insancıllık ve hür bilinç konularını ele alarak tutucu kalıplardan ayrılan Yunus Emre (ölüm 1320 civarı) de, hoşgörülü dini geleneğin bir başka örneğidir&lt;br /&gt;Kültürel ve dini çeşitlilik 15.yy’dan beri Avrupa’nın coğrafi ve politik sistemi ile etkileşime girerek büyümüştür. Hıristiyan Batı ile sürekli çatışmalara rağmen, Osmanlı Padişahları Batı’dan kültürel alışverişi cesaretlendirmekte tereddüt etmemişlerdir. Etkileşim içinde oldukarı kültürlerin “yabancılığı”ndan çekinmemişlerdir zira Osmanlı Devleti’nin politik kültürü de çeşitli kaynakların karışımıdır. Osmanlı Devleti her ne kadar görünüşte İslam temelinde kurulmuşsa da, felsefi temelleri İslami olmayan ögeler barındırmaktaydı. İleri gelen tarihçilere göre, Osmanlı Devleti İslamiyet öncesi Türk geleneklerini, Perslerin siyasetname geleneğini ve ortaçağ İslam politik felsefesini, sosyal tatmin, büroktarikleşme ve insan tarafından konulan yasaların (kanun) geniş kabulüne dayanan Sünni politik meşruluk teorilerinden bariz bir şekilde ayrılan imparatorluğa ait bir kural tekniğiyle birleştirmiştir.1 İmparatorluk, kendini sadece İslami bir devlet olarak görmediğini, aynı zamanda hem İslami hem de Doğu Roma Devlet geleneklerinin politik mirasçısı olduğunu ileri sürerken, Doğu Roma kültürel ögeleri de Osmanlı’nın politik kültürüne yeni malzemeler eklemiştir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dini ve politik kültürdeki çeşitlilik, birçok farklı dini grubun barış içinde bir arada yaşamasının ve kendi inançlarına göre hareket edebilmesinin mümkün olduğu bir ortam sağlamıştır. Başkasının inancına, insani onuruna ve özgürlüğüne saygı duymak, bütün dini gruplar tarafından paylaşılan erdemlerdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu zengin kültürel ve dini çeşitlilik, Türkiye’yi Avrupa’nın kültürel değerlerinin ayrılmaz parçalarından birisi haline getirdi. Bu, daha sonra demokrasi ve otoriter yönetimler arasındaki gidiş gelişlerin getirdiği zorluklara rağmen, insan ve kadın haklarının saygı gördüğü laik cumhuriyetin doğmasına yol açacak demokratik değerlerin ve reformist fikirlerin beslenebileceği verimli bir ortamı yaratmıştır. Her şeye rağmen kadınlar gelişmiştir ve bu gelişimle birlikte çatışmaların çözülmesine, barış dolu bir kültürün yaratılmasına ve dinlerarası diyalogların gelişmesine katkıda bulunmaya başlamışlardır. Kadınlar diğerlerinin gelişimine katkıda bulunabilecekleri bu noktaya gelebilmek için uzun bir yol yürümüştür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Batı ile Kültürel Etkileşim&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Türkiye olmadan bir “Avrupa tarihi” olur muydu? Bazıları Türkiye’nin Avrupa’da olduğunu ama Avrupa’dan olmadığını savunmakta. Yine de modern Türkiye, Avrupa’yı şekillendiren Bizans ve Osmanlı İmparatorluklarının mirasçısıdır.&lt;br /&gt;“Hasta Adam” olarak bile olsa Osmanlı İmparatorluğu’nun Avrupa’nın kalbindeki tarihi yeri açıktır. Tarihsel sosyoloji bu anlamda diplomasiyi doğrular. Osmanlılar Konstantinapolis’i fethederek Bizans’ı Avrupa’dan almamışlardır. Bu fetihin gerçekleşmesinde Yunanlıların desteğini almış, Hıristiyan ve Yahudi elit kesiminin güç yapısı içinde yer almasını sağlamış, İber Yarımadası’ndan kovulan Sefaradları koruması altına almış, yeni topraklarını idare etmek için Ortodoks kilisesinin yardımına başvurmuştur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kültürel olarak Türkiye, Doğu İmparatorluğu’nun bütün mirasını üstlenmiştir, müziği ve mutfağı Yeni Bizans’tan büyük ölçüde etkilenmiştir. Ayrıca politik kültürü de  özünde Avrupalıdır. &lt;br /&gt;Böyle bir Avrupalı Osmanlı geçmişi neden uzun bir süredir Avrupa’nın bir parçası olma dürtüsünün var olduğunu açıklar. Reform (Tanzimat) ve 18.yy sonlarındaki modernizasyon hareketleri bunun gelişmesinde önemli bir rol oynamıştır. Avrupa’nın bir parçası olmak konusundaki ısrar, misyonu Türk halkını çağdaş medeniyet seviyesine –bu seviye Batı’nınki olarak tanımlanmıştır- ulaştırmak olan Atatürk’ün devrimleri ile birlikte artmıştır. Tarihe ve Türk toplumunun İslami doğasına rağmen yeni devleti modern Türkiye’nin de Avrupa medeniyetine doğru akabilecek şekilde biçimlendirmesi Atatürk’ün fevkalade girişimidir. Amaçlar; memleket bütünlüğü ve tam egemenlik temelinde ulusal güvenlik, toplumun modernizasyonu ve politik sistemin demokratikleşmesiydi. Batı’ya doğru yönelme son dönem Osmanlı politikasının bilinçli devamıydı.2 Bu Batı’ya bir tür romantik bağlanmaya dayandırılmamıştı. Atatürk ve arkadaşları profesyonel hayatlarını Osmanlı Devleti’ni, sonrasında da Cumhuriyeti Batı’nın açgözlülüğüne karşı savunmaya adamışlardır. Bu, Batı’nın başarıyı temsil ettiği ve Türkiye’nin sadece bu standartları yakaladığı zaman eşit olarak kabul göreceği gerçeğine dayanan pratik bir karardı. Önceleri Batılılaşma yönelimi kabul görme ve modernleşme kazanmak için felsefi ve teknik temelde kalmıştır, fakat İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra bu ilişki güçlü güvenlik ve askeri boyutlara da taşınmıştır.&lt;br /&gt;Batı ile ortak güvenlik sorunlarının fark edilmesi Türkiye’yi 1952 yılında NATO’ya üye olmaya teşvik etmiştir. Türkiye aynı zamanda Batı ile olan ilişkilerinin sadece güvenlik amaçlı bir ilişkiden daha öteye gidebilecek şekilde geliştirilmesi gerektiğinin farkına vardı. 31 Temmuz 1959’da Avrupa Ekomik Topluluğu’na (AET) ortak olmak için başvurmasının sebebi budur. 12 Eylül 1963’te Türkiye, AET ile kendisini Gümrük Birliği’ne alan bir ortaklık ilişkisine dayanan Ankara Anlaşması’nı imzalamıştır. Türkiye Avrupa Topluluğu’nun ortak üyesi olmuştur. Anlaşmanın 28. maddesi ileride tam üyeliği öngörüyordu. Sonrasında 1999 Helsinki Zirvesi’nde, Türkiye aday ülke olmuştur. Bunu takiben 17 Aralık 2004’te Avrupa Birliği Türkiye ile üyelik müzakerelerine başlamıştır. &lt;br /&gt;Son beş yıl içerisinde, hükümetler Türkiye’nin demokratik kültürünü daha da olgunlaştıran ve Türkiye’yi AB’nin politik kültürel şartlarına taşıyan devrimci reform paketlerini uygulamaya geçirmişlerdir. Demokrasinin kökleri derinlere uzanır ve yapay değildir. Türkiye’nin demokratik organları, birçok Ortadoğu ülkesinde olduğu gibi koloni güçlerinin mirası değildir. Meclis demokrasisi ve onun organları halkının seçimidir. Bunları uzun süren politik mücadeleler sonunda türetmişlerdir. Bugün demokratik değerleri ve cinsiyet eşitliğini savunan oldukça canlı ve dinamik bir sivil toplum vardır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/_TwG7o62LOuI/SlXudgDiRfI/AAAAAAAAA0U/0q2RFeyB-5A/s1600-h/oru%C3%A7aruoba21.4.jpg"&gt;&lt;img style="cursor:pointer; cursor:hand;width: 320px; height: 285px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_TwG7o62LOuI/SlXudgDiRfI/AAAAAAAAA0U/0q2RFeyB-5A/s320/oru%C3%A7aruoba21.4.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5356449522415453682" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Oruç ARUOBA&lt;/span&gt;- Bu gibi toplantılarda çok önemli bir sıkıntı kaynağı; bir yandan söylenecek çok şey var, bir yandan da söylenecek hiçbir şey yok duygusuyla işe başlamak oluyor. O yüzden ben kültür kavramının üstünde durmaya çalışacağım. Önce bir anekdot anlatarak başlayacağım. Belki biliyorsunuzdur; 1380 yıllarında Osmanlı Beyliği epey büyümüşken, Murat o sırada Bey, Bizans İmparatoru’nun adını doğrusu hatırlayamadım. Murat’ın Savcı Bey diye bir oğlu var, yani Şehzade. İmparatorun da Andronikos diye bir oğlu var, yani Prens. Bunlar aralarında anlaşıyorlar, babalarının iktidarını yıkarak iki devleti birleştirmeye karar veriyorlar ve bir isyan çıkarıyorlar. Önce bir miktar başarılı oluyorlar, galiba Trakya’da filan bir yerleri elle geçiriyorlar. Ondan sonra babalar çok kızıyor, birlikte üstlerine yürüyorlar oğullarının. Murat yakalıyor bunları Dimatoka’da, Dimatoka neresidir bilmiyorum, Balkanlar’da, Kuzey Yunanistan’da bir yer. Ondan sonra ikisinin de gözlerine mil çektiriyor, yani kör ediyor gözlerini, fakat Andronikos’unki tam başarılı olmamış. Neyse, Savcı Bey’i öldürtüyor aynı zamanda, Andronikos’u da babasına teslim ediyor. Andronikos’un bir gözü görüyormuş, sonunda ne kadar yaşamış bilmiyorum. Ben bunu niye anlattım, bunu de bilmiyorum. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi kültürden birçok şey anlaşılabilir. En geniş anlamıyla bir insan topluluğunun ortaklaşa sahip olduğu bir şeylerdir herhalde. Ama herhalde şöyle bir şey var; en başta ve en sonda hep dil var tabii, bir kültürden söz edebilmek için ortak bir dil olması gerekiyor. Ondan sonra şu ya da bu biçimde dünyanın nasıl bir dünya olduğuyla ilgili bir görüşü üç aşağı beş yukarı paylaşmaları gerekiyor. İlle de aynı yerde mi oturmaları gerekiyor, belki gerekmeyebilir, yani dünyanın farklı yerlerinde aynı kültürden insanlar olabilir. Bir de bir tür kan, ırk, “niye o insanlar birlikteler”in bir tür temelini oluşturacak bir şey lazım.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi bu açıdan baktığımız zaman, acaba tek bir Avrupa kültüründen söz edilebilir mi? İlk bakışta biraz zor. Mesela aynı dili konuştukları halde bir Avusturyalı’yı, bir Şvab’ı, bir Bavyeralı’yı bir de Berlinli’yi bir masanın etrafına oturtursanız, bir kere ilk önce birbirlerini anlamakta zorluk çekerler, yani kendi diyalektlerini konuştuklarını varsayarsak. Hele bir de İsviçre Almanı varsa hiçbir şey anlamayabilirler birbirlerinin konuştuklarından. Neyse “Hoch Deutsch” konuşmaya başladıkları zaman anlaşırlar. Ama acaba ne kadar ortaklıkları vardır? Bir Portekizli’yle bir İsveçli’ye kadar gitmiyorum yani. Şimdi bir yandan tek bir Avrupa kültürü yok mu diyeceğiz? O da biraz zor. Peki o zaman nerede var? Tarihine baktığımız zaman, Rönesans’tan önceki dönemde çok belirgin bir Avrupa kültürü var, bu da büyük çapta din üzerine kurulu, ortak bir dil bile var: Latince. Thomas Morus’la Erasmus, biri İngiliz, biri Hollandalı, rahatlıkla konuşuyorlar, Latince konuşuyorlar çünkü, çok da iyi ahbaplar. Yani bir din ortaklığı üzerine kurulu, şimdi diyeceksiniz ki hangi din; işte Katolik, Protestan, Anglikan, Prespiteryen bilmem ne, Ortodoksları bırakalım onlar çok fazla yok Avrupa’da. Yani orada da çok fazla bir ortaklık bulamıyoruz. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fakat şöyle bir şey oluyor; Yeniçağ’dan başlayarak bir başka türden ortaklık oluşmaya başlıyor. Descartes diyelim tabii Fransız; bazı şeyleri Latince yazıyor, bazı şeyleri Fransızca yazıyor, ama artık bir Fransız düşünürü değil, artık bir Avrupalı düşünür. Çünkü ortaya koydukları tek bir insan topluluğuna yönelik olarak ortaya konmuş değil, yani yalnızca Fransızlar okusun diye yazmıyor, okuyabilen herkes okusun diye yazıyor. Bunu biraz da genişletirsek, sanat ürünlerine de bakabiliriz. Bir Goethe bunun adını koyuyor ve “Dünya Edebiyatı” sözünü ilk defa kullanıyor. Kendi ait oldukları insan topluluğunun dışındaki insanlara da seslenmek, bir şeyler göstermek gibi bir çaba ortaya çıkıyor. Yani tek bir insan topluluğuna bağlı olmayan, tek bir insan topluluğunun kendi özelliği olmayan bazı şeyler ortaya çıkmaya başlıyor. İnsan hakları düşüncesi; insanın bir doğasının olduğu, bunun bütün insanlarda ortak olduğu, yani insan olmanın tek bir topluluğa bağlı bir şey olmadığı düşüncesi... Fakat öteki taraftan da garip bir gelişmeyle, bu sefer milliyetçilik ortaya çıkıyor tabii Fransız İhtilali’nden önce başlayarak. Bu sefer garip bir durum ortaya çıkıyor Avrupa’da. Bu 18. yüzyıldan 20. yüzyılın başlarına kadar iki yüzyıl filan sürüyor. Bir yandan o ortaklık üzerine, insan olma üzerine kurulu kültür anlayışı gelişirken, bir yandan bunun tam karşıtı gibi gözüken milliyetçilik gelişmeye başlıyor ve milli devletler kurulmaya başlıyor. Bu iki, bir anlamda karşıt durum iki dünya savaşında doruk noktalarına ulaşıyorlar. Demin saydığımız şeyleri düşünürsek, tek topluluk, tek dünya görüşü, tek dil; bunun bir ideal olarak işlemesi, ya da kültürü kurucu bir öğe olarak işlemesi bu üçünün en son örneği ve en doruk noktasına ulaştığı örneği Alman milliyetçiliği. Ve bu yeniliyor, tarihten siliniyor. Milliyetçilik maalesef hala çok fazla silinmiş değil, ortalıkta geziniyor, hâlâ oradan buradan boyuna patlayıp duruyor ama... &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Burada iki önemli düşünürün payı var, 19. yüzyılın sonunda gürültüler patırtılar çıkmadan önce; birisi Marx. Marx tarihin işlemesi bakımından da önemli ama, getirdiği en önemli şeylerden birisi Avrupa’nın tek tek toplumlarının değil, bütün olarak gelişmesinin özelliklerini incelemesi. İngiltere, Almanya, Fransa değil, artık kapitalizm diye bir şey var. Ortaklığı sağlayan da bu oluyor. Bunun tam karşıtı gibi gözüken Nietzsche buna karşılık “Ben ilk iyi Avrupalıyım” der. Yani şu anlamda ilk Avrupalı; insan topluğu ya da kültürel değerlerin yaratılmasının insan topluluklarına değil, yaratıcı kişilere bağlı olduğunu ortaya koyuyor ilk defa. İlk defa değil tabii de, ilk defa kuramıyla birlikte ortaya konuyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dolayısıyla bugün Avrupa kültürü diye bir tamlama kullanacaksak, bu demin saydığım topluluk olarak oluşmalarını ve kültür sahibi olmalarını sağlayan üç ögenin aslında değillenmesi üzerine kurulu bir kültür. Yani tek bir topluluk olmayacak, tek bir dünya görüşü olmayacak, tek bir dil olmayacak. Kültür yani bugünkü Avrupa kültürü ancak böyle bir temel üzerine kuruludur. Şimdi Türkiye’ye gelirsek; Savcı Beyle Andronikos’u hep düşünürüm, aralarında nece konuşuyorlardı acaba? Savcı Bey muhtemelen Rumca biliyordu, belki Andronikos da Türkçe öğrenmişti. Çevirmenlerle mi konuşuyorlardı acaba? Çünkü düşünüp, babalarına karşı komplolar geliştirmek için oturup konuşmak lazım. Bir anlamda deminki arkadaşımızın söylediği gibi... yani 1385’te yakalanıyorlar. 1385’ten beri bizim şimdilerde Türk dediğimiz insan topluluğuyla, şimdilerde Avrupalı dediğimiz insan toplulukları arasında ilişkiler var. Ne türden ilişkiler? Bir gün bir Yunan televizyonunda eski Bizans ilahileri söyleniyordu koroyla. Tüylerim diken diken oldu, şaşkınlıktan ama bir yandan da memnuniyetten. Çünkü bizim şu Saray’ın içindeki Enderun’da işlenen müzikle aşağı yukarı aynıydı. Bizimki biraz daha gelişmişi herhalde. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tanzimat, I. Meşrutiyet, II. Meşrutiyet bütün onları hızla geçersek, Mustafa Kemal’e geliriz. Mustafa Kemal gökten zembille inmedi. Yani mesela kullandığı dil, Nutuk’un orijinal diline bakarsanız, müthiş bir son Osmanlı düzyazısı örneğidir. Sonradan kendisi buna devam etmek istemedi. İnsan topluluğu olarak biz, yani Türkler ne kadar batılılaşabildik, batılılaştık mı, ne kadar Avrupalılaştık, onlara çok fazla girmenin anlamlı olduğunu sanmıyorum. Yalnız şuna bakabiliriz; cumhuriyetle birlikte Türkiye’de, Türk toplumuyla birlikte iş yapan kültür yaratıcılarının kendilerine bakışlarına bakarsak; bir ucunda “Ben zaten Avrupalıyım” gibi bir bakış görebiliriz, öteki ucunda da “Ben zaten Avrupalı olmak istemiyorum” gibi bir bakış görebiliriz. Bence ikisi de Avrupalı bir bakıştır. Bir anlamda istesek de istemesek de Avrupalıyız. Çünkü Avrupalı olmaya karşı çıkmak da Avrupalı bir tutumdur. Demin sözünü  ettiğim kültür yaratıcılarının en önemli özellikleri de kendi topluluklarında, kendi toplumlarına egemen olan anlayışlara karşı çıkmalarıdır, eleştirmeleridir. Melih Cevdet’in bir sözüyle bitirmek istiyorum. Gazete yazısında kalmış bir sözdür maalesef, çok fazla dikkat çektiğini sanmıyorum. “Ben zaten Avrupalıyım” diyor, “olsa olsa eleştiririm Avrupa’yı”. Benden bu kadar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Erwin LUCIUS&lt;/span&gt;- Benden Türkçe konuşmamı istediler. Dilim döndüğünce sözlerime başlamak istiyorum. “Türkiye Avrupa Kültürel İlişkilerinde Bağlamlar ve Algılamalar” ile ilgili ben daha ziyade sosyo-kültürel durum üzerinde durmak istiyorum. Kültür tarihi ve Türkiye’nin AB’ye giriş tarihi hakkında bazı şeyler duyduk ve hep bir sorun ortaya çıktı; acaba Türkiye ve Osmanlı İmparatorluğu, gerçekten Avrupalı bir devlet ya da bir topluluk mu, yoksa değil mi? Tarihe bakarsak, Osmanlı İmparatorluğu asırlardır Avrupa’nın tarihinde güç sahibi ve önemli bir aktördü. Türklerin Osmanlı İmparatorluğu’nun Balkanlar’a yayılmasına, Avusturya için son derece önemli olan Birinci ve İkinci Avusturya kuşatmalarına, 19. asırda çok sorunlu Bosna-Hersek sorununa, 1983 senesindeki Berlin Kongresi’ne bakarsak, Osmanlı İmparatorluğu o tarihe kadar her zaman Avrupalı bir güç, etken bir faktördü. 20. yüzyılda I. Dünya Savaşı’nda Osmanlı İmparatorluğu’nun durumu belliydi, üzerinde fazla durmam gerekmiyor. Fakat ekseriyetle unutuluyor; 1949 senesinde Strazburg’da Avrupa Konseyi kurulduğunda, Türkiye Cumhuriyeti ilk üyelerinden biriydi; Türkiye AB yolundaki adımları ve elde ettiği neticeler ile doğrudan doğruya Avrupa’nın siyasi alanında bir taraf olmuş. 1963 Ankara Anlaşması, 1999 Helsinki’deki aday statüsü, geçen senenin 17 Aralığındaki müzakere tarihi, Avrupa Birliği’yle olan ilişkiler, fakat daha evvel de yalnız Avrupa Birliği’yle değil de, bütün Batı’yla son derece sıkı bir bağ içindeydi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sosyo-kültürel duruma bakarsak, o zaman şöyle bir şey görüyoruz: Avrupa’daki Türkler hakkındaki fikir ve imajlar çeşitli devirlerde değişiyor, daima politikanın getirdiği neticelere göre şekilleniyor. Aynı zamanda, kültür açısından da hem bir alışveriş hem de karşıt bir durum ortaya çıkıyor. Ortaçağ’daki birlikten siz bahsettiniz; Latince genel bir kozmopolit durumdu, hakim din Hıristiyanlıktı. Osmanlı İmparatorluğu Avrupa’ya gelince 16., 17. hatta 18. asra kadar Hristiyanlık ile İslam arasındaki ihtilaflarda, din bir propaganda aracı olarak ve özellikle Türkleri düşman olarak gösterme aracı olarak kullanılmıştır. Anti-islam polemiği yapıldı ve bu polemik Hıristiyan geleneğinin ayrılmaz bir parçasıydı ve bu propaganda yalnız Türklerle ilgili değildir, Araplar’ın yüzünden de oluyordu. Avrupa ve özellikle Orta Avrupa’da Türkler İslam ile adeta özdeşleştirilmiştir. Dolayısıyla Türklere karşı müthiş bir cephe oluşturuldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öbür taraftan 15., özellikle 16. yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu’nu gören seyyahlar Türkler hakkında daha tarafsız ve analitik gözlemlerde bulunmuşlardı. Bu Türkler hakkındaki görüşlere yeni boyutlar getirdi ve bu yeni boyutlara ilaveten, özellikle Orta değil de Batı Avrupalı, Hollandalı, Fransız, İngiltereli bilim adamları tarafından İslam ve Şark hakkında yazılan eserlerle Türkler hakkındaki negatif imaj, yavaş yavaş ortaya ve pozitife dönmüştü. Örneğin Voltaire o zaman dedi ki: “Türkleri yeterince tanımadan, onlar hakkında sağlıklı bir fikir sahibi olmak olanaklı değildir”. Avrupalı düşünürler, Osmanlı İmparatorluğu ve özellikle Türklere değişik ve daha pozitif, daha tarafsız bir gözle bakmaya başladılar. Özellikle Aydınlanma çağında varolan Şark Romantizmi ve Türkofili sadece sosyo-kültürel açıdan yüksek olan elitlerde görüldü. Türk müziği, Türk modası, Türk bahçeleri... bu bir modaydı. Yüksek elitlerde bir Türkofili başladı, fakat geniş halk tabakalarında eskiden beri devam eden dini uygulamalardaki düşman imajı devam etti. Şunu söylemek istiyorum: Her ne kadar aydın kesimi Türkler’e daha pozitif gözle baktıysa da, geniş halk içinde din yüzünden hep bir antipati, bir düşman imajı devam etti. Bu halen de devam ediyor. Fakat şunu da unutmamak lazım; tarihe bakarsak, Avusturyalı düşünür Egon Friedel’in bir sözü var: “Konveks bir aynada tarihin ana hatları hep daha belirgin ve daha çarpıtılmış bir şekilde görülür”. Biz tarihe konveks bir ayna içinden bakıyoruz. Ayrıca hep kendi düşüncelerimize göre ve bugünkü konumumuzdan bakıyoruz, böylece tarafsız bir tarihi yazmak veyahut anlamak pek mümkün olmuyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bugüne gelirsek, Zürih Üniversitesi’nden tarih profesörü Hans Lukas Kieser’in bir saptaması var: “Bir buçuk asır evvel Doğu Avrupa’dan batıya göç eden dindar Yahudiler ile 1960’lardan itibaren Avrupa’ya çeşitli nedenlerle gelen Anadolulu insanlar aşağı yukarı aynı kaderi paylaşmışlardır. Her iki toplumun mensupları yabancı görünümü, örf ve adetlerine sıkı sıkıya bağlılığı yüzünden yerli halk tarafından yadırganmışlardır”. Bu bence son derece önemli bir tespit. Doğu Avrupa’dan 1870’lerde başlayan Yahudi göçü, maalesef milliyetçilik yüzünden ta Hitler’e kadar götürdü. Neden, çünkü o zamanki gelen grup uyum sağlamakta güçlük çekiyordu ve halkta da yeterince tolerans ve hoşgörü mevcut değildi. Buna benzer bir durumu, 1960’larda başlayan Anadolu’dan Avrupa’ya giden göçte de görüyoruz. O hususta gazeteci Yalçın Doğan’ın bir tespiti var. Örneğin Avusturya’daki Türk derneklerinin çoğunun islamcı ve ülkücü kesime ait olduğunu işaret ediyor ve diyor ki “bu üçüncü Viyana kuşatmasıdır”. Ve devamında diyor ki, onun kelimeleriyle naklediyorum: “Avusturyalıların şaşkın bakışları altında ideolojik bir kuşatma”. Şimdi ben biraz evvel dedim ki, geniş halk tabakalarında din ögesi son derece önemli bir rol oynuyor. Gelen gruplar din, örf ve adetlerinden pek vazgeçmiş durumda değiller. Asimilasyon zaten hiç kimse istemez, entegrasyon sorunu ortaya çıkıyor. Fakat orada büyük zorluklar yaşanıyor. Bence tabir edebildiğimiz bir Diyaspora fenomeniyle karşı karşıyayız. Bu insanlar geldiği ülkelerden daha sert, radikal, bağnaz ve kökten dinci bir tutuma giriyor, o yüzden uyum ve entegrasyon zorlukları yaşıyorlar. Öbür taraftan, Avrupa onları yeterince anlayamadı, algılayamadı. Örneğin Avusturya’nın eski Başbakan Yardımcısı ve Bilim Bakanı Erhardt Busek şunu söyledi: “AB kültürel azınlıkların entegrasyonu konusunda şimdiye kadar çaresiz kaldı, bir şey yapamadı, bu alanda büyük bir problem var”. Fakat bütün bu olgulara rağmen, yine Kieser’e göre; “Türkiye ve Avrupa zıt kutuplar teşkil ettiklerinden dolayı, aslında birbirine bağlıdır. Çünkü bu kutupların doğru istikamette bulunmaları şarttır. Aksi takdirde bir yakınlaşma olası değildir, yakınlaşma ise lisan demektir”. Benim üzerinde durduğum nokta aslında bu; lisan. Lisan çeşitli şekiller alır, ama her zaman bir diyalogdur, iletişim, bilim ve çağdaş sanat demektir. Eğer iki toplum, devlet, topluluk diyalog halindeyse, her zaman bir çözüm bulunur ve diyalog Türkiye açısından kendini göstermek ve ifade etmekte en mükemmel araçtır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye, çağdaş Türkiye, Atatürk reformlarıyla bu olanağı yakaladı. Dolayısıyla, bütün özellikleriyle beraber Türkiye çağdaş ve Avrupalı olduğunu anlatmak ve göstermek zorundadır. Siz kültür, ortak dil vesaireden bahsettiniz, Avrupa Birliği’nin bir tarifi daha var: Ortak değerler. İşte o ortak değerleri baz alırsak Türkiye ve AB son derece rahat bir şekilde diyalog içinde olabilir, iyi bir çözüme doğru ilerleyebilir ve her iki tarafın arzu ettiği bir sonuca varılabilir. Yine Busek’in bir sözünü son derece anlamlı buluyorum. Diyor ki: “AB acaba Suriye, Irak, İran, Kafkasya ve Orta Asya komşuluğuna hazır mı? AB’nin bunu kendi kendine sorması ve gözden geçirmesi lazım. Bu Türkiye’yi dışlamak veya reddetmek demek değildir; sadece Avrupa’nın olgunluğu, AB’nin olup olmadığı hakkında bir sorundur.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Son söz, Avrupa Birliği ve Türkiye “birlikte çok çeşitlilik” kavramı altında mükemmel bir diyalog halinde olabilir ve bence olmaları da lazım. Çok teşekkürler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/_TwG7o62LOuI/SlXvHirwD8I/AAAAAAAAA0c/rPQLhzdVclE/s1600-h/david+barchard+1.5.JPG"&gt;&lt;img style="cursor:pointer; cursor:hand;width: 320px; height: 240px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_TwG7o62LOuI/SlXvHirwD8I/AAAAAAAAA0c/rPQLhzdVclE/s320/david+barchard+1.5.JPG" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5356450244675506114" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;David BARCHARD&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Muğlak Miras: Ondokuzuncu yüzyılda Türkiye ve Avrupa&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Avrupa’da Türkiye’ye karşı halihazırdaki muhalif tutumun “Şark Meselesi”nin kısmen varisi olduğuna dair &lt;br /&gt;İster istemez kısa ve öz olması gereken bu tartışmada çoğu Batı ve Kuzey Avrupalının farkında olmadığı fakat bugün ele alınması isabetli olacak, Türkiye-Avrupa ilişikilerine dair birkaç hususa kısaca değinmek istiyorum. Şimdiden söyleyeceklerimde bilmedikleri veya aşina olmadıkları çok az şey bulacak olan Türk dinleyicilerimizden özür diliyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu araştırma belgesini geçen yıl, Türkiye’nin AB üyeliğinin sözünün geçmesiyle beraber düşmanlığın patlak vermesinden önce muhtemelen teslim etmezdim. Eski AB Komisyon üyeleri Bolkestein ve Fischler’in geçen sonbaharda yaptığı konuşmalar, o zamanın Kardinali Ratzinger ve Almanya’da Frau Angela Merkel ile Fransa’da Mösyö Nicholas Sarkozy’nin ve eski Fransa Cumhurbaşkanı Giscard d’Estaing’nin görüşleri açıkça Türkiye-Avrupa ilişkilerinin geleceği namına ciddi meseleler ortaya koyuyor. 70 milyon nüfuslu bir ülkeyi kendi koşullarıyla kabul etmekteki çekinceleri tuhaf ve alışılmadık bir fenomen. Göçmen işçiler, medeniyetler çatışması ve 11 Eylül sonrası peydahlanan İslam korkusu gibi halihazırdaki günlük meseleler muhakkak ki hikayenin bir parçası, fakat yalnızca bir parçası. Kanaatimce müşkülatın büyük kısmı, Osmanlı’nın son asrında, Hıristiyan Avrupa’nın büyüklü küçüklü devletlerinin tekmil imparatorluk topraklarını ele geçirme –sonradan ortaya çıktığı üzere- “boş” beklentisine düşüp de edindikleri tavırların bugüne intikalinden kaynaklanmıştır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;On sekizinci yüzyılın ortalarından evvel Avrupa’nın Osmanlı İmparatorluğu’na karşı takındığı tavrın meselemizle pek bir ilgisi olmadığı görüşündeyim. Batılı iktidarların “taksim tasarısı” etrafında gelişen ve meşrulaşan efsane ve fikirlerin bir ürünüdür bu mesele. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bütün on dokuzuncu yüzyıl boyunca Avrupalı Hıristiyan milliyetçiler Türkiye’nin çok geçmeden tarihe karışacağını iddia ettiler.&lt;br /&gt;1774 itibariyle ve özellikle 1821 Yunan ayaklanmasıyla birlikte Osmanlı İmparatorluğu açık bir muhtemel yokolma tehlikesiyle yüz yüze geldi. Avrupa kamuoyunun büyük kısmı, bütün 19. yy boyunca, hatta 1923 Lozan Antlaşması’na değin, Türkiye’nin ve Türkler’in dünya sahnesinden silinmeye mahkum olduğu fikrinden vazgeçmemişlerdir. (Avrupa’nın tümü değil de belli bir kesmi tarafından savunulan) Bu görüş, diğer iki fikirle meşru kılınıyordu. İlki, Türkler’in sayıca az olduğu ve milli bir birlik teşkil etmediği savıydı. İkincisiyse, Osmanlı Türk idaresinin tabiatı itibariyle zalim, yetersiz ve gelişimden aciz olduğuydu. Bu fikirler nihayetinde Britanya, Kıta Avrupası ve Kuzey Amerika’da yaygınlaştı ve bu bölgelerde günümüze değin beslendiler. Ne var ki bunların kökeni, mezkur bölge memleketleri için iki tür işleve sahip Sırp ve Yunan Hıristiyan milliyetçi hareketlerine dayanır. İlkin, Türk hakimiyetinin ilgası için şiddet kullanılmasını meşru kıldılar (“pılı pırtısı” argümanı). İkinci olarak, görünüşte etik temelli kaygılarla, Avrupalı Büyük Güçler’i milli hareketlere destek için müdaheleye çağırdılar. 19. asırda beynelmilel hukuk, Osmanlı İmparatorluğu’na Hıristiyan tebaanın çıkarları namına Büyük Güçler’in müdahelesini kolaylaştıracak istikamette gelişti. Bu Avrupalı insaniyetperver endişeler İmparatorluğun Müslümanlarını kapsamıyordu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fakat bu görüş, Osmanlı İmparatorluğu’nun çağdaş bir devlet olarak yeniden doğmasıyla çürütüldü.&lt;br /&gt;Ama her nasılsa, on dokuzuncu yüzyılın ilk üç çeyreği boyunca Osmanlı İmparatorluğu tenkitçilerini şaşırttı. Parçalanıp yok olmadı. Aksine, elle tutulur bir ilerleme gösterdi. Orta Asya Hanlıklarından farklı olarak, Türkiye topyekûn bir Rus istilasının, Rusya’nın kaldırabileceğinden çok daha pahalıya mal olacağını peşinen açık etti. Müteakip politikaların kavramsal çevçevesi, II. Mahmut (1808-1839) tarafından ortaya konmuştu. Osmanlı İmparatorluğu’nun çağdaş bir devlete dönüşmesi, 19. asır Avrupa hanedanlarının kurduğu imparatorluklarla koşut çizgiler izlemiştir. Askeri islahatları müteakiben kanuni, idari ve terbiyevi islahatlar, 1826 Haziran’ında Vak’ayı Hayriye’de yeniçeri ocaklarının iktidarına son verilmesiyle mümkün olmuştur. Sultan Mahmut’un halefi tahta çıktığında, Tanzimat yani Peristroika devri devlet adamları, çağdaş bir devletin ihtiyacı olan temel kurumları ve mekanizmaları tesis ettiler. 1820’de, İmparatorluğun emrinde geleneksel çizgileri izleyen 2000 kişilik bir kitabet-i hümayun sınıfı varken, 19. asır sonlarında devlet hizmetinde çalışan 100.000 kişilik bir memur ordusu muazzam bir sahanın idaresini üstlenmişti. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;On dokuzuncu yüzyıl Osmanlı çokkültürlülüğü hafife alınmıştır.&lt;br /&gt;Batı Avrupalılar, Hıristiyanlar üzerinde Müslüman himayesinin hakiki bir hata ve kabul edilemez olduğu itirazını öne sürseler de, Osmanlı İmparatorluğu artık 1800’den evvelki şekliyle bir İslam devleti değildi. II. Mahmut’tan itibaren Osmanlı idaresi, bir nevi çokkültürlülük ve müşterek vatandaşlık modelini benimsemeye başladı. Sultan Mahmut, bundan böyle Müslümanları yalnız camide, Hıristiyanları yalnız kilisede, Yahudileri yalnız sinagoglarda tanıyacağını söyledi. 1856 Şubatı’nda, İmparatorluğun bütün vatandaşlarına resmen yasal eşitlik tanındı. Atılan adım, geç dönem Osmanlı İmparatorluğu’nu önceki tüm İslami idare şekillerinden ayırıp çağdaş Avrupa milletler topluluğunun parçası kabul edilme yolunda meşru bir talep hakkı tanıdı. Hıristiyanlar devlet hizmetinde üst makamlara tayin edildiler ve mezhep ayrılıkları gözetmeyen bir eğitim sistemine geçme girişimleri oldu. On dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısı boyunca, Batı Avrupa başkentlerindeki Türk sefirleri ekseriyetle Musurus Paşa ve Kostaki Paşa gibi Osmanlı Hıristiyanlarıydı. Bu çokkültürlülük girişimi, Osmanlılar hüsnüniyet sahibi olmadıkları için değil, Osmanlı Hıristiyan kitleleri milliyetçiliği tercih ederek bunu reddettiği için başarısız oldu ve Batı Avrupalı güçler bunu görmezden geldiler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu islahatlara, ivme kazanan sosyal ve entellektüel batılılaşma süreci ve halihazırdaki batılı yaşam tarzlarının benimsenmesi eşlik ettiler ki bunlar, Cumhuriyet’in getirdiği kültürel değişimlerin habercisiydiler. (1840’ta yurtdışı seyahatlerinde elbise giyen en az bir kadın olduğu vakidir) Nüfus hareketlerinin (Balkanlar’dan, Girit’ten, Kafkasya’dan ve Orta Asya’dan çıkartılan Müslüman muhacirlerin akını) eşlik ettiği bütün bu idari ve sosyal değişimler, Türkiye’nin günümüze değin varlığını sürdüren büyük bir Avrupa devleti olarak kalmasını temin ettiler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye’yin Avrupa’yla bütünleşme süreci 1878’ten sonra durakladı.&lt;br /&gt;19. asrın ortalarına doğru, Türkiye’nin uzun vadede genel Avrupa yaşamıyla bütünleşmesi ümitleri oldukça cesaret verici gözüküyordu. Örneğin seçkin Osmanlı memurin mensupları, Avrupa’daki sosyal hayat çevresinin parçası haline gelme yolunda ilerledikleri izlenimini veriyorlardı. On dokuzuncu asrın son çeyreğinde, Türkiye’nin çehresinde çağdaş bir ülkenin hatları belirirken, bu süreçte bir kopuş yaşandı. Osmanlı yüksek memurları artık eskisi gibi Avrupa sosyetesi tarafından eşit sosyal mevki sahipleri olarak kabul edilmiyordu. Halbuki Paris Osmanlı sefiri vazifesini 1856 ve 1862’de iki sefer yerine getirirken Veli Paşa’ya öyle davranılmamıştı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ondokuzuncu yüzyıl Avrupası Türkiye’nin liberal çokkültürlü çağdaş bir devlet olma çabalarını nefretle reddetti.&lt;br /&gt;1876-78 yıllarında Osmanlılar Rumeli topraklarının yarısını Ruslarla giriştikleri savaşta kaybedince bir dönüm noktasına gelindi. Bu arada liberal Avrupa Mithat Paşa’nın ve destekçilerinin Osmanlı İmparatorluğu’nu meclis hükümetiyle yönetilen liberal anayasal bir monarşiye dönüştürme çabalarına arka çıkmadı. Avrupa desteğiyle bunların gerçekleştirilmesi mümkün olabilirdi ki bu durumda, islahatçıların Osmanlı İmparatorluğu ve içerdiği muhtelif unsurlar için öngördüğü “yumuşak iniş” hayata geçebilirdi, yahut bunları izleyen elli yılda yaşanan olaylar daha sancısız gelişebilirdi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mithat Paşa’nın düşüşünden sonra Türkiye, II. Abdülhamid’in (1876-1909) otokratik idaresinde uluslararası düzeyde büsbütün tecrit edildi. İstanbul’daki başlıca Avrupalı sefirler ekseriyetle Hıristiyan azınlıkların milliyetçi emmellerini etkileyen ve Osmanlı sonrası Hıristiyan milliyetçisi Balkan devletlerinin topraklarını genişletmeye yarayan değişimler empoze etmek üzere bir nevi komite gibi davranmaya başlamışlardı. Bu rolü imparatorluk topraklarının nihai dağılmasının ön hazırlığı olarak görüyorlardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Balkanlar’da Osmanlı sonrası Hıristiyan ulus devletlerinin yükselişi, buralardaki Müslüman nüfusun tahliyesi anlamına geliyordu&lt;br /&gt;Balkanlar’daki Hıristiyan milliyetçilikleri Müslümanların aleyhine gelişiyordu. Modern Yunanistan’ın ilk edimlerinden biri, Mora Yarımadası’ndaki Müslüman nüfusu tasfiye etmekti. “Eğer Hıristiyanlar hürriyetlerini kazanırlarsa, yeni hükümet her ne taahhüt etmiş olursa olsun, Müslümanlar doğum yerleri olan toprakları terk ederler” der Britanyalı bilgin David Hogarth. Ne var ki Hogarth bu türden yorumlar yapan ender Batılılardan biriydi. Yeni milliyetçiliklere hevesli, bu milliyetçiliklerin davasını savunan ve Türkleri ihya olmaz iblisler addeden Avrupalılar’ın sayısı çok daha fazlaydı. Yeni Hıristiyan milliyetçi Avrupa devletleri, Sırbistan ve Yunanistan’dan Romanya ve Bulgaristan’a kadar hepsi “monoetnik” bir tin taşıyordu: Kültürel ve dilsel türdeşlik hedefliyorlardı ve her fırsatta yerli Osmanlı Müslüman nüfusununun ihracına çalışıyorlardı. Bu da büyük ölçekli tahliye ve göçlere yol açtı. Hesaplanabildiği kadarıyla 1821-1923 arasında 5,5 milyon Müslüman Osmanlı ölmüştür ki, bunun Nazi soykırımıyla karşılaştırılabilir bir ölçekte olmasına, 1990’lardaki Bosna Savaşı’na ve Sbrenica katliamı (ve belki hatta Kıbrıs sorunu) gibi olayların bu sürecin halen bir ölçüde devam ettiğine işaret etmesine rağmen Hıristiyan Avrupa, tarihine ait bu detaya ilgi göstermeyi reddetmektedir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Osmanlı topraklarına göç yeni Türk ulusunun doğmasını tetikledi.&lt;br /&gt;Fakat Balkan Savaşları (1912-1913) sırasındaki gibi göçler, Türkiye’nin demografik temelini sağlamlaştırmış ve sonraları Kurtuluş Savaşı’nın (1919-1923) ve Cumhuriyet’in kuruluşunun başlangıcı olacak olan ulus bilincinin gelişmesine yardımcı olmuştur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Batı Avrupa’nın 19. yüzyıl boyunca Türkiye’yi yanlış algılaması, birçok tarihsel fırsatın kaçmasına sebep olmuş, hem Müslümanlar hem Hıristiyanlar açısından bir çok etkili insanlık trajedisi ortaya çıkarmıştır, buna Gelibolu çıkartmaları da dahildir. Ancak asıl amaç -Türkiye’nin 1920’deki Sevr Anlaşması’nda bölünmesi- elde edilememiştir. Bunun yerine, Türkiye süren geri püskürtmelere rağmen, Avrupalı liberal kritiklerine, özünde Avrupalı liberal çizgiler taşıyan bir “monoetnik” ulus devleti haline gelerek yanıt vermiştir. İslami tarihsel geçmişe sahip ülkeler arasından çokpartili demokratik bir sisteme ve sanayici ulusal bir devlete geçen ilk ülke olmuştur. Bu girişimin başarısına ilişkin herhangi bir kısıtlama, tecrit edilmiş koşullar altında gerçekleştirilmiş olduğu gerçeğine atfedilmelidir.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türk-Avrupa ortaklığı her iki taraf için de önemlidir.&lt;br /&gt;Türkiye’yi reddetmeye yönelik bugünkü hareketlerin uzun ve ahlaki olarak sorgulanabilecek bir tarihi vardır ki, bu güncel tartışmalarda akılda bulundurulmalıdır. Son iki yüzyıllık deneyimler Türkiye-Avrupa ortaklığının ve bütünleşmesinin önemli olduğunu ve her iki taraf için de en az herhangi başka bir uluslararası ortaklık kadar faydalı olacağını gösterir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Tülin BUMİN&lt;/span&gt;- Sorular kısmına ancak 5 dakika ayırabileceğiz. Yalnız sorulara geçmeden önce, sadece iki dakikanızı alacak bir şeyler söyleyeceğim. Birincisi Bay Lucius’a yönelik olarak; Avrupa’daki diyaspora nitelendirdiğiniz gibi, daha az eğitimli kitleler daha dindardır. Bu geniş halk kitlelerinden oraya gidenler, gidince kimlikleri için daha fondamantalist eğilimlere giren o kitleler, garip bir şekilde Türkiye’nin Avrupa isteğinin arkasındaki kitledir çünkü onlar Avrupa’yı tanıyorlar. Birçok entelektüelin kafasında hâlâ pek çok soru varken, o insanlar en azından şunu biliyordu, şundan emindi ki orada daha iyi yaşama, daha insanca muamele görme imkanı var. Her köyden en az bir kişi gitti, düşünün. Onların o mesajını ileteceği 5 tane, 15 tane yakını, bir köy dolusu insanı var, bu son derece önemli bir faktördür. Hakikaten Türkiye’deki Avrupa Birliği lobisini, oradaki cahil insanlarımıza borçluyuz diye düşünüyorum. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İkincisine gelince, Avrupalı olmak ve olmamak. Bu bence tamamen ideolojik bir soru. Avrupalı olmak diye bir şevk hakikaten bir fiksiyon olabilir, çünkü Avrupa öyle bir ülke ki, üzerinde bir gün boyunca yolculuk ettiğinizde, dünyanın hiçbir yerinde olmayacağı kadar çeşitli kültür ve dille karşılaşıyorsunuz. Avrupa’nın zenginliği de tam bu kendi içindeki çeşitliliktir. Ama onu Avrupa yapan şey bir evrensellik iddiasıdır, bütün mesele bence burada kilitleniyor. Bu evrensellik kolonyalizme de, emperyalizme de yol açtı, ama çok daha hoş bir şeylere de yol açabilir, çünkü bunun arkasında bilim, felsefe, yani evrensellik iddiası var. Dolayısıyla bu ucu açık, ötekiyle ilişki kurma gücünde bir evrensellik olursa, yani Türkiye ile ilişki kurma cesaretini gösteren bir evrensellik olursa bence daha önceki o yanlış evrensellik diyebileceğimiz türlerin dışında, bütün insanlık için daha mutluluk verici yaratılışa, yeni bir formasyona yol açabilir. Ben de böylece bir şeyler söylemiş oldum. Şimdi çok kısa bir iki soru alabiliriz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Bir izleyici&lt;/span&gt; - Ben Oruç Bey’e bir soru sormak istiyorum. Fransız Cumhurbaşkanı Jacque Chirac‘ın “Biz hepimiz Bizans’ın çocuklarıyız” nitelemesini, yahut bunu söylerken kafasının arkasındaki düşünceleri biraz açabilir misiniz?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Oruç ARUOBA&lt;/span&gt;- Şimdi Chirac adına konuşacak değilim, bunu beklemiyorsunuz benden herhalde. Osmanlı İmparatorluğu’nun oluşumuna, hem de iç işleyişine bakarsak, büyük çapta Bizans’ın hem üstüne kurulduğunu, hem de bir tür devamı olduğunu görebiliriz. Ernest Gerner İslam toplumu üzerine son 10 yılın en önemli kitabını yazmıştır “Muslim Society” diye. O kitabında Hindikuş Dağları’ndan Cebelitarık’a kadar bütün İslam toplumlarının bir takım ortak özellikleri olduğunu söyler ve bunları anlatır. Tek istisnasının Osmanlı İmparatorluğu olduğunu söyler. Yani belli bir anlamda Osmanlı İmparatorluğu’nun İslami bir toplum olmadığını söyler. Şimdi yani Chirac’ın söylediği Fransızlar için tabii geçerli, ama herhalde bizim için de geçerli çünkü Bizans, Osmanlı’nın üzerine kurulduğu çok büyük bir kültürdür. Bir de başka bir şey; “Türkiye bir İslam ülkesidir” lafı boyuna ortalıkta gezip duruyor. Öyle midir acaba? Yani diyesim geliyor ki, Osmanlılar hiçbir zaman Müslüman olmamışlardır, Selçuklulardan çok emin değilim, ama Osmanlı toplum işleyişine, hatta hukukuna bilmem nesine baktığımız zaman bu böyledir. Bir kere hiçbir zaman ne dediğini anlamadıkları bir kitaba inanıyorlar. Ne dediğini anlamıyoruz, üstelik de son yıllara kadar çevirmek de yasakmış, kendi kitabını okuyup anlamayan bir ümmet acaba o ümmet midir? Bugün bir Arap biraz eğitimliyse, işte Küreyş dilinde alıp o kitabı okuyabiliyor, bir Türk okuyamıyor. Kuran kursu adı altında yaptıkları da bir takım şekillere bakıp, bir takım sesleri çıkarmayı öğretiyorlar sadece. Orada ne dendiğini anlamıyor ki hiçbiri. Yani buradan başlayarak bir sürü başka şeye gidebiliriz. Ben Bizanslı olmayı tercih ederdim. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Tülin BUMİN&lt;/span&gt;- Ama o dili anlamaması, Sinan’ın bu camileri yapmasını engellemedi. İslamla bir şekilde bir kültürel bağ var herhalde. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Alican GÜZEL&lt;/span&gt;- Viyana Kültürlerin Buluşma Noktası Derneği’nden. Siz Türkiye’nin AB’ye girişinde yurtdışındaki diyasporadaki yurttaşlarımızın, yani o cahil insanların bir katkısı olduğunu mu söylemek istediniz?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Tülin BUMİN&lt;/span&gt;- Hemen hemen sadece onların katkısı vardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Alican GÜZEL&lt;/span&gt;- Evet, yani anti katkısı da olabilir diye düşünebilir miyiz?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Tülin BUMİN&lt;/span&gt;- Avrupalılar’ın bizden hoşlanmamasına yol açmış olabilirler, ama bizim onlardan hoşlanmamıza, istememize yol açtılar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Alican GÜZEL&lt;/span&gt;- Evet, bence o ilk göçten sonraki göçler olmasaydı, kalifiye olmayan işçilerin gidişi olmasaydı, Türkiye Avrupa’ya çok daha yakın olmuş olacaktı.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4650809127071447920-3339099421327154360?l=europistforum2005.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://europistforum2005.blogspot.com/feeds/3339099421327154360/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4650809127071447920&amp;postID=3339099421327154360' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4650809127071447920/posts/default/3339099421327154360'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4650809127071447920/posts/default/3339099421327154360'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://europistforum2005.blogspot.com/2007/11/panel-trkiye-avrupa-kltrel-ilikilerinin.html' title='Panel: “Türkiye-Avrupa Kültürel İlişkilerinde Bağlamlar ve Algılamalar - I”'/><author><name>avrupa kültür derneği</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01472952020111771757</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_TwG7o62LOuI/SlXwDWa8paI/AAAAAAAAA0k/hN47DJG3y5A/s72-c/1.oturum1.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4650809127071447920.post-1872201570276394596</id><published>2007-11-07T11:00:00.001+02:00</published><updated>2009-07-09T17:33:23.926+03:00</updated><title type='text'>Panel: “Türkiye-Avrupa Kültürel İlişkilerinde Bağlamlar ve Algılamalar - II”</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/_TwG7o62LOuI/SlX7-7shSsI/AAAAAAAAA0s/-hb3D0ZkvT0/s1600-h/2.1.JPG"&gt;&lt;img style="cursor:pointer; cursor:hand;width: 320px; height: 240px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_TwG7o62LOuI/SlX7-7shSsI/AAAAAAAAA0s/-hb3D0ZkvT0/s320/2.1.JPG" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5356464390421957314" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Panel: “Türkiye-Avrupa Kültürel İlişkilerinde Bağlamlar ve Algılamalar - II”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Moderatör: Serhan ADA, İstanbul Bilgi Üniversitesi Sahne Sanatları Yönetimi Bölüm Başkanı, Türkiye&lt;br /&gt;Eddy TERSTALL- Film Yönetmeni, Siyaset Bilimcisi, Hollanda&lt;br /&gt;Serra YILMAZ- Oyuncu, Türkiye-İtalya&lt;br /&gt;Prof. Manuel COSTA LOBO- Şehir Planlama Danışmanı, Portekiz Plancılar Derneği Başkanı, Portekiz&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/_TwG7o62LOuI/SlX8MB77buI/AAAAAAAAA00/QjiASNSdpdE/s1600-h/sa2.2.JPG"&gt;&lt;img style="cursor:pointer; cursor:hand;width: 320px; height: 240px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_TwG7o62LOuI/SlX8MB77buI/AAAAAAAAA00/QjiASNSdpdE/s320/sa2.2.JPG" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5356464615435497186" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Serhan ADA&lt;/span&gt;- “Türkiye-Avrupa Kültürel İlişkilerinde Bağlamlar ve Algılamalar”... bunları sanırım tekil söylemek daha doğru olurdu. Gördüğünüz gibi, bir konuşmacımız eksik olarak buradayız; Görgün Taner burada yok, canlı bir televizyon yayınına katılması gerekti, eğer yetişebilirse gelecek. Ben moderatörlüğü almış olmam vesilesiyle, görevimi ihlal ederek size birkaç şey söylemek ve sonra konuşmacıları tanıştırmak istiyorum. Benim burada bulunuşum sanıyorum, İstanbul Bilgi Üniversitesi’ni yönetmemle ilgili olsa gerektir, ama aynı zamanda 2006 yılında gerçekleşeceğini umduğumuz projenin yöneticisi olmam nedeniyledir. Bu proje 1911-83 yılları arasında faaliyet göstermiş olan Haliç’in en ucunda bulunan Silahtarağa Elektrik Santrali’nin bir kültür kompleksine, oradaki enerjinin kültüre dönüştürülmesi projesi. Sadece bir Çağdaş Sanatlar Müzesi, bir Enerji Müzesi değil aynı zamanda çok büyük bir kütüphane, bir uluslararası rezidans programı, ki bu salondan bile pek çok konuğun orada gelip proje hazırlayacaklarını, iş yapacaklarını umuyoruz. Aynı zamanda çok sayıda öğrencinin birlikte kültür üzerine kafa yoracakları ve İstanbul’un o tarafında da kültürün hareketli olarak hayata katılacağı yeni bir kültür mekanı oluşturacağını umuyoruz. Şöyle söyleyerek belki başlayabilirim; İstanbul’un hem Avrupa, hem de Avrupa’nın sınırının ötesinde kalan diğer yerlerle, tabii ki Balkanlar’ın tümüyle, Kafkaslar’la, Ortadoğu’yla, Rusya’yla oluşan birlikteliğini ve paylaşımını bir iddia ve yeni bir yaklaşımla ortaya koyabilecek bir mekan olmasını umuyoruz. Onun için de sizlerle ilk kez paylaştığımız bu projenin adını da burada açıklamak istiyorum. Tam da bu nedenle “santralistanbul”. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu istismar seansını geçtikten sonra, algılama ve bağlam konusunu ele almaya çalışacağız. Konuklarımızı tanıtmak istiyorum: Eddy Terstall film yönetmeni ve aynı zamanda siyaset bilimci, ama burada ikisini de birleştiren bir yaklaşımla size Avrupa kimliğinden, sanatta kimlikten bahsedecek. Hemen onun yanında Manuel Costa Lobo var, o da aslında kent plancısı ve kentin kültürle ilişkisi üzerine yayını olan, hocalık yapmış bir konuşmacı, aynı zamanda da burada kent kültürü üzerine kafa yoran bütün konukların ilgisini çekecek biçimde Lizbon’da ombudsmanlık yaptı ve kent mekanlarının kültür açısından dönüştürülmesiyle ilgili çok önemli çalışmaları var. Bir diğer konuşmacı oyuncu ve çevirmen Serra Yılmaz. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir tek şey söyleyerek başlamak istiyorum. Yanlış söylemiyorsam Avrupa Birliği’nin Başkanı Jose Maria Barroso, göreve geldiğinde “Artık kültür zamanı” dedi. Kültür zamanı bizim açımızdan çoktan gelmişti ama belli ki onlar açısından da geldi. Burada algılamaların ve bağlamın çok büyük önemi olacak. İsterseniz, Eddy’yle başlayalım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/_TwG7o62LOuI/SlX9Zx9Sz8I/AAAAAAAAA08/IvsSYBhc8QU/s1600-h/2.3et.JPG"&gt;&lt;img style="cursor:pointer; cursor:hand;width: 320px; height: 240px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_TwG7o62LOuI/SlX9Zx9Sz8I/AAAAAAAAA08/IvsSYBhc8QU/s320/2.3et.JPG" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5356465951176052674" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Eddy TERSTALL&lt;/span&gt;- Tünaydın. Oturduğum şehirden yalnızca üç saatlik uçuş mesafesindeyken Türkiye’ye ilk gelişim olmasından biraz utanıyorum. Genel bir kanı elde etmek için yeterli zaman yok, yalnız işin iyi tarafı, üç gün önce son filmimin uluslararası prömiyerinin yapıldığı New York’taydım ve sanatta, daha doğrusu benim durumumda yakından tanıdığım sinemadaki Avrupa kimliği hakkında konuşmak istiyorum. İki toplumu karşılaştırabilmek iyi. Zor bir iş ama Avrupa kimliğinin ne olduğuna dair bir ortak payda bulmak istedim. New York’ta iki hafta geçirdikten sonra, acaba aradaki tek fark; Amerikalılar New York Yanki’lerinin beyzbol maçını izlemeye giderken, Avrupa’da, Norveç, Portekiz veya Türkiye’de iseniz herkesin Avrupa Futbol Şampiyonası’ndan haberdar olmasından mı ibaret diye merak ediyor insan. Amsterdam’da sanırım nüfusun yarısı Fenerbahçe ve  Galatasaray’ı tanırken Amerikalılar Amsterdam’ı Türkiye’de sanıyorlar. Sanatta Avrupa kimliğinin ne olduğuna dair bu kısa araştırmada sanırım daha geniş bir perspektiften bakabilmek lazım. Amerikan ruhunun ve özgürlük hissinin kıymetinin bilinmesi gibi bir çok şeyimizin ortak olduğunu düşünmeme rağmen, yine de Amerikalıların şeyleri meta olarak görmeye Avrupalılardan daha eğilimli olduklarını düşünüyorum. Onların kapitalizmi kendisini daha az alaya alıyor, Avrupalılar ise kendisiyle alay eden bir kapitalizmi hedefliyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu konuyla ilgili yaptığım bir komedi filmi vardır, ismi de “Bir Arkadaş Kirala”. Filmde bir insanın sahip olacağı en samimi ilişki olan arkadaşlığı, bir sanatçının arkadaş olarak kiralanabileceğini kurgulayarak bir meta gibi gösterdim. Kurulan şirket çok başarılı oluyordu çünkü bir müddet sonra bir parti için on arkadaş, hatta mezunlar toplantısı için otuz arkadaş birden kiralayabiliyordunuz ve artık arkadaş kiralamak bir statü göstergesi haline geliyordu. Size bunu anlatmamın sebebi, ileride bütün bunların esas konumuzla ilgisini gösterecek olmamdır. Örneğin bir film yaptığımda, senaryonun nasıl ortaya çıktığını, nasıl geliştiğini de ayrıca kaleme alırım çünkü genelde “tarife uygun” olmayan (filme bir meta gözüyle bakarsanız, genelde tarife uygun olmalıdır çünkü belli bir seyirci kitleniz ve ticari ya da etkili olabileceğini düşündüğünüz belli unsurlar var) asıl yazar (auteur) filmlerinde genelde filmin yapımcısı aynı zamanda filmin senaristidir. Bunu yapmanın da ilk yolu sizi meşgul eden, sizi hırslandıran konuyu bulabilmenizdir. Üzerinde gerçekten bir sene çalışmanızı gerektiren bulduğunuz konunun; toplum mu, insan ruhu mu yoksa ülkenizde ya da şehrinizde mevcut bir durumdan mı çıktığını düşünmelisiniz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İkinci adım, bu konudaki görüşlerinizi, düşündüklerinizi, konuyla ilgili anlatmak istediğiniz önemli bir şey olup olmadığını belirlemektir. Üçüncü adım ise yapıdır. Bu noktada bu bir kitap ya da bir heykel olabilir, benim durumumda ise bir film, kendi tarzımda bir filmdir. Bence sahici bir yere varmak için atılacak doğru adım budur ve bu noktada izleyicileri düşünürüm. Yaptığım işlerin insanlara ulaşacağını biliyorum, benim açımdan izleyiciler üzerine düşünmenin anlamı yok çünkü her halükarda ulaşabileceklerini biliyorum fakat dürüst olmak gerekirse seyircide bırakacağım etki üzerinde asla düşünmemeye çalışırım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir adım geriye gidersek; film akademisinde hocalık yaptığım günler de oldu. Öğrencilerim senaryo yazdıkları zamanlarda onlara da aynı şekilde yardım etmeye çalışıyordum. Öncelikle onları meşgul eden bir konu bulmalarını, bu konu üzerindeki düşüncelerini kafalarında toparlamalarını, fikirlerini belirtmelerini ve sonrasında hikayelerini yazmaya başlamalarını tavsiye ederim. Böylelikle sürecin her aşamasında başlangıç noktalarını tartabiliyorlar. Bazen öğrencilerden biri “Mavi renk güzeldir” gibi bir ifadeyle sona eren bir öykü yazabiliyor. Bazen de öykünüzün ortasında aklınıza izleyicilerin beklemediği ve daha iyi sonuç verecek bir değişiklik gelebiliyor. Bunun tek sonucu ya da olumsuz etkisi, örneğin, sonucun ya da en son ifadenin “Mavi değil yeşil güzeldir” şeklinde çıkabilmesi. Bunu o öğrenciye açıkladığımda bana, “Evet, fakat işe yarıyor” diyordu. Beraberce sonunda şu noktaya vardık; tüm kariyerini bir meta gibi görerek her şey dahil haliyle bir film yapımcısı olmak mı istiyorsun, yoksa bir hikaye anlatıcısı, sana gelen bir hikayenin bağlantı vanası mı olmak istiyorsun? Hollanda’da Hollywood Sineması’nın tesirleri açık biçimde görülmektedir, Hollanda filmlerinin mali yapısı bile tarife uygun olarak yapılan filmlere dayanmaktadır çünkü bu sayede iş yapabilmektedirler, bu bir metadır ama doğası gereği Avrupalı olan bir şey değildir. Daha kaliteli Avrupa filmleri, Uluslararası Film Festivalleri’nde gösterilen filmler, genellikle yazar filmleridir ve tarife uygun yapılmamışlardır. Aslında tarife uygunluk ve özgünlük birbirlerinin zıttı kavramlardır, gene özgün, tarife uygun yapılmamış filmler yurtdışını daha fazla dolaşanlardır. Diğer ülkelerde de gösterime giren Danimarka, Fin, Portekiz veya Yunan filmleri genellikle tarife uygun olmayan filmlerdir. Bütün bunlardan söz etmiş olsak bile sanata meta gözüyle bakılması genelde günümüzde geçerliliğini korumaktadır çünkü her ne kadar Avrupalılar olarak Schroeder ve Blair’in bahsettiği üçüncü yol olan temel özgürlükleri ve değerleri koruyan bir kapitalizmin arkasında dursak da kendisiyle yeteri kadar dalga geçemeyen bir ekonomik sistem içerisinde yaşıyoruz hâlâ.   &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Avrupa kimliği arayışımızda ben sadece bir film yapımcısı olarak kendi deneyimlerimden bir şeyler aktarabilirim: festivallerde ya da başka yerlerde karşılaştığınız, İzlanda’dan, Türkiye’den veya İspanya’dan gelen film yapımcıları, genelde filmin nasıl yapılacağına dair bu fikirlere, tavırlara sahiptir fakat Atlantik’in öte tarafındaki, hatta Kanada’dan gelen film yapımcılarıyla karşılaştığınızda ise hangi tarife uygun ne tür bir film çektikleri hakkında konuşurlar. Kısa konuşmam bu kadar...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Serhan ADA&lt;/span&gt;- Evet, Görgün Taner burada olsaydı herhalde İstanbul Kültür Sanat Vakfı’nın Avrupa’da yaptığı işlerden, Berlin’den, Brüksel’den ve belki de Londra’daki Türkler sergisinden ve oradaki deneyimin bizim çerçevemize getirdiklerinden bahsedecekti. Hâlâ da yetişebilirse sanıyorum gelecektir. Eddy’ye film merceğinden bakıyor gibi görünse de, bu algılamayla ve hikaye anlatımıyla ilgili sunuşu için teşekkür ediyorum. Serra Yılmaz, hem burada hem orada. Bilhassa bu iki yer betimlemesini kullanıyorum ama sanat çevrelerinde bulundu, başarılı işler yaptı. Bize algılamayla ilgili söyleyecekleri var sanıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/_TwG7o62LOuI/SlX9qdQIudI/AAAAAAAAA1E/9tzBCZdWH68/s1600-h/2.4sy.JPG"&gt;&lt;img style="cursor:pointer; cursor:hand;width: 240px; height: 320px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_TwG7o62LOuI/SlX9qdQIudI/AAAAAAAAA1E/9tzBCZdWH68/s320/2.4sy.JPG" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5356466237675715026" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Serra YILMAZ&lt;/span&gt; - Evet, sanıyorum çoğunuzun bildiği gibi, son dönemde yani 1998’de Ferzan Özpetek ile yaptığım ilk çalışma olan Harem Suare’yi izleyen Cahil Periler ve Karşı Pencere İtalyan filmleri, genelde bizim basınımızın bize sunmak istediği gibi “Türk sineması çok ilerledi ve yurtdışında çok büyük başarılar elde ediyor” diye sunulmak istenen Türk filmleri değiller. Bu filmler gerçekten İtalya’da çok büyük bir ilgi gördüler ve çok büyük bir seyirci kitlesi tarafından seyredildiler. Dolayısıyla da, tabii bu filmler benim de bir anlamda İtalya’daki kaderimi belirlemiş oldu ve o gün bugündür daha sıklıkla İtalya’da çalışır oldum. O güne kadar kültürel alışveriş söz konusu olduğunda deneyimim, İstanbul Şehir Tiyatrosu’nda uzun yıllar dış ilişkilerle ilgilenmiş olmamdan kaynaklanıyordu. Kültürel alışveriş dediğimizde genellikle karşı karşıya kaldığımız bir sorun var; herhangi bir ülkeyle bir ilişkiye girmek istesek, genellikle onlardan sanatçı getirebiliyoruz, örneğin Fransa’dan bir yönetmen geliyor, yeni bir Fransız yazarının bir oyununu bizim herhangi bir sahnemizde sergiliyor. Fakat bunun alışı tamam da veriş tarafını halletmek genellikle mümkün olmuyor. Bunun çeşitli nedenleri, onların kültür politikaları, bizim kültür politikasızlığımızdan kaynaklanan birçok veçhesi var. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben size daha pragmatik şeylerden söz etmek istiyorum. Özellikle de son yıllarda İtalya’da, kendime rağmen edinmiş olduğum bir Türk elçiliği oluştu ister istemez, çünkü örneğin Karşı Pencere çok büyük bir box office elde etti. O denli ki, bundan bir ay kadar önce televizyonda gösterildiğinde, bütün kanalları, en sevilen diziyi, en sevilen milyarder olmak isteyenler filan gibi yarışmaları da geride bırakarak İtalya’da otuz milyon kişi tarafından televizyon ekranında yeniden izlendi. Bunun da bana yüklemiş olduğu, biraz önce de söylediğim gibi, bana rağmen bir Türk elçiliği görevi var. Bunun hoş yanları da, zaman zaman biraz sıkıcı yanları da var. Ama algılama dediğimizde, ben size birebir algılamadan, yani sokaktaki insanla ilişkiden ya da bir televizyon programındaki algılamadan söz etmek istiyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ne yazık ki biz bugüne kadar kendini asla kültürüyle ve sanatıyla tanıtmak istememiş olan bir devletin çocuklarıyız. Onun için Avrupa’da -benim en çok bulunduğum ülkeler Fransa ve İtalya’da- Türkiye dendi mi akla gelen şeyler Türk lokumu, göbek dansı, şiş kebap ya da artık Türk sınırlarını tamamen aşan döner olabilir. Bu tür bir algılamayla karşı karşıyayız. Negatif olan imajların içinde tabii ki birçok siyasi sorun var; Kürt meselesi, Ermeni meselesi gibi. Özellikle İtalya söz konusu olunca, eskilere dayanan “Mamma ‘li turchi” ve hatta “İnebahtı Savaşı” hâlâ gündemde. Bunu özellikle belirtmek istiyorum, beni sokakta durduran insanların çok büyük bir çoğunluğu genellikle milliyetimle çok  fazla ilgilenmeyebiliyor. Ama şöyle şeyler de oluyor, mesela bir gün orta yaşlı bir hanım beni durdurdu, dedi ki: “Sizi birçok filmde gördüm, ama durun bakayım siz nerelisiniz?” dedi. Ben “Türk’üm” dedim. “Olsun canım, ben de Sicilyalı’yım” dedi. Yani netice itibariyle bizim doğuyla olan birçok imgelemlerimiz, İtalya’da da güneyle mevcut olduğu için, Sicilyalı olmakla Türk olmayı yakın şeyler olarak algıladığından, beni bir anlamda mazur gördü. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fakat örneğin Aralık ayında, 17 Aralık’taki AB kararından önce, İtalya’daki Kuzey Legası denilen aşırı sağcı ve milliyetçi parti –aynı zamanda Berlusconi Hükümeti’nin koalisyon üyelerinden- Türkiye’nin AB’ye girişine karşı büyük bir yürüyüş düzenledi ve buradaki sloganlar size söylemiş olduğum gibi yine “Mamma ‘li turchi” ve İnebahtı Savaşı’ydı. Bu yürüyüşün hemen ardından Repubblica Gazetesi bana ve Ferzan Özpetek’e ne düşündüğümüzü sordu. Hemen yürüyüşü izleyen iki gün sonra da, İtalya’da en çok izlenen, “Ballarò” adında bir siyasi tartışma programına ben tek başıma katılmak durumunda kaldım. Biraz önce söylemiş olduğum gibi, böyle bir misyondan sıkılmış olmamla birlikte, kendime rağmen bir görev üstlenmek durumunda kalıyorum. Yine orada İnebahtı Savaşı ve Türklerin ne kadar çok içtiği, kestiği, öldürdüğü ve katlettiği konuları gündeme geldi. Orada bulunan İtalyan sendikacı ve yeşiller milletvekili, benim söylememe hacet kalmaksızın bir çok şeyi dile getirdiler ve İtalya’da benim gördüğüm kadarıyla bu program insanları çok etkileyen bir şey oldu. Çünkü programı izleyen günlerde ve Aralık ayından bu yana da, beni sokakta durdurup oyunculuğun dışında “Çok teşekkür ediyoruz, Lega’nın milletvekiline ağzının payını verdiniz” diyen çok insan oldu. Tabii ki bu da mümkün. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Benim savunduğum bir başka şey daha var; birinci bölümdeki oturumlarda sözü edildi. Sürekli olarak bir toleranstan söz ediliyor. Ben kendi payıma toleransa son derece karşıyım, çünkü benim bir şeyi tolere etmem için, tolere ettiğim şeyin zaten hatalı olması gerekiyor. Dolayısıyla ben toleranstan değil saygıdan bahsetmeyi tercih ediyorum. Nitekim o geceki tartışmada da Lega milletvekili, “Evet, belki siz daha toleranslısınız başka dinlere karşı” dediğinde, “Hayır biz toleranslı değiliz, birlikte yaşamaya belki daha fazla alışığız ve ben bir başka dini tolere edemem, çünkü bir dinin varlığını yargılamak benim işim değil. Ben o dine ancak saygı gösterebilirim ve benim dinsizliğime de aynı saygıyı beklerim” demek durumunda kaldım. Dolayısıyla bu telorans içinde yaşama şahsen benim savunduğum bir şey katiyen değil. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunun dışında biraz önce söylediğime özellikle değinmek istiyorum. Sanıyorum ki, nasıl sonuçlanacağı henüz meçhul olan bu AB’ye giriş süreci sırasında yapılması gereken tüm mevzuat değişiklikleri ve reformların yanı sıra, bizim hakikaten her düzeyde üstlenmemiz gereken bir kültürel alışveriş görevi var ve bu konuda da devletin çok daha fazla bütçe ayırması ve destek olması gerekiyor. Örneğin benim Türkiyeli bir insan olarak katiyen kabul edemediğim şeylerden biri hâlâ, maça giden taraftarlar dolaşım serbestisine tamamen aykırı olan harçtan muaf tutulurken, kültürel faaliyet için yurtdışına çıkan öğretim üyesi ve sanatçılardan hâlâ bu paranın alınmasıdır, ki bu paranın alınması da zaten Avrupa mevzuatına tamamen aykırıdır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Netice itibariyle sanıyorum hem üniversiteler, hem kültür kurumları el birliğiyle bir miktar devletimizi bu anlamda zorlamak durumundayız çünkü çok minik girişimler dahi Türkiye’nin nasıl algılandığı konusunda çok farklı şeylere yol açabiliyor. Örneğin ben bu kış Floransa’da bir oyunda oynadım. Bu oyun, yönetmenin benim için oluşturduğu bir kolajdı. Bu kolajda “Binbir Gece Masalları” vardı, ayrıca haremin son gecesinden söz ediliyordu ve de Nazlı Eray’ın iki öyküsü iç içe geçirilmişti. Bu piyeste -ki biliyorsunuz tiyatro kaç kişiye ulaşabiliyor- anlatılan şeyler, kadın hakkında söylenenlerden sonra “Türkiye’ye yeniden gitmek istiyorum”, ya da “Türkiye’ye gitmek ve keşfetmek istiyorum” diyen çok insan oldu. Ama bunlar tamamen hayattaki bir takım yol kesişmelerinden oluştu. Ben bunu yapabilmek için bugüne kadar herhangi bir şekilde bir yerden destek görmedim. Sadece İtalya’da sevildiğim için, bir yönetmenin önerisiyle ancak gerçekleşti. Sanıyorum bu anlamda, bundan böyle kültürel alışverişin tek yönlü değil çift yönlü olması gerekiyor. Eğer bir yönetmen burada bir oyun sahneye koymaya geliyorsa, bizden de oyuncuların ya da yönetmenlerin bu yönetmenin ülkesinde aynı şansa sahip olması gerekiyor. Sanıyorum böyle bir yola girmeye çok ihtiyacımız var. Bence bizim ne olduğumuzu en iyi anlatabilecek şey sadece kültür ve sanat. Onun için, Boris Vian’ın bir ufak hikayesinde olduğu gibi, devletimiz artık “Kültür denince tabancamı çıkarırım” tavrından vazgeçmeli.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Serhan ADA&lt;/span&gt;- Artan zamanımızda bir önceki seansta sorulmayan soruları da sorabilirsiniz. Sıkılmazsanız tabi. Algılar ürünlerle, sanat eserleriyle, kültür ürünleriyle  değişiyor. Hazır İnebahtı’dan Serra Yılmaz söz etmişken, bir küçücük bölüm hatırlatması yapmak isterim sizlere. Cervantes’i hep Don Kişot’u ile biliyoruz. Cervantes’in bir de “La Grande Sultana”sı var, yani “Büyük Hanım Sultan”; saraya geldiğinde sultanın zoruyla saraydaki muhalefeti susturmasıyla dinini, giysilerini ve kültürünü korumayı başarmış Hanım Sultan’ın hikayesi üzerine kurulu bir oyun. Ne kadar güzel bir Avrupa ürünü olurdu değil mi, karşılıklı algılamadaki engeller olmasa... Cenvantes’in İnebahtı’da sol kolunu kaybedip, sağıyla bildiğimiz eserlerini verdiğini burada hatırlatmama herhalde gerek yok. Şimdi Manuel Costa Lobo bize gene algılama çerçevesinden bahsedecek, biraz da sabahtan bu yana burada ortaya çıkan malzemeleri yoğurarak yaptığı bir çalışmayla.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/_TwG7o62LOuI/SlX98fBlxVI/AAAAAAAAA1M/bHpLgdgtBQM/s1600-h/2.5mcl.JPG"&gt;&lt;img style="cursor:pointer; cursor:hand;width: 240px; height: 320px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_TwG7o62LOuI/SlX98fBlxVI/AAAAAAAAA1M/bHpLgdgtBQM/s320/2.5mcl.JPG" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5356466547389220178" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Manuel COSTA LOBO&lt;/span&gt;- Çok teşekkür ederim. Burada olmaktan çok mutluyum. Türkiye ve algılama hakkındaki düşünce ve izlenimlerini sunan herkese müteşekkirim. Çok şey öğreniyorum. Ve sizinle beraber düşünmeye çalışıyorum. Bu, tutup da Portekiz’den getirdiğim bir konuşma değil; sorunlara dair sizinle beraber halen gelişme sürecindeki bir düşünüş bir nevi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İletimi sunmak için bir yol deneyeceğim. İlkin kültüre ve çevremizdeki dünyayı nasıl gördüğümüze dair; unutmayın ki her birimiz daima dünyanın merkezinde dururuz. Kendimizden yola çıkarak görmemizden ötürü de tek gördüğümüz bizi çevreleyen çemberdir. Avrupa sorununa gelirsek, ben Avrupa’yı genellikle bir üçgen şeklinde tasavvur ediyorum. Bu üçgenin üç tane çok stratejik, önemli köşesi var: Biri üst köşesi, Kuzey Burnu yani Norveç, ardından güneyde iki çok önemli köşesi var: Lizbon ve İstanbul. Lizbon’dan geldiğim doğru ama Lizbon’un orada olmasının nedeni Lizbon’dan gelmem değil. Ben bir şehir planlamacısı, bölgesel planlamacıyım. Bu yüzden her şeyin önce mekanla başladığını düşünüyorum. Avrupa bir mekandır, benim modelim uyarınca bir üçgen… Fakat Avrupa Birliği’yle karıştırmayın; AB siyasi bir örgütlenmedir, Avrupa bir mekandır. Her zaman bu böyleydi, AB henüz küçücükken Avrupa çoktan mevcuttu. Sanırım ki Türkiye’de olan bitene ilişkin bir tartışmayı bu üç köşe üzerinden başlatabiliriz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sıkça Portekiz hakkında konuşmamın nedeni yalnızca Portekizli olmam değil, aynı zamanda Portekiz’in bu Güney Avrupa coğrafyasının tam manasıyla diğer uç noktasını teşkil etmesi. Eğer devam edersek görebiliriz ki Avrupa’nın iki direği var. Bunlardan bir Anadolu, diğeri de İber yarımadası. Bunlar belki yalnızca coğrafyadan ibaret, pek ayrıntılı bir muhakeme değil ama Anadolu’da çok önemli bir siyaset şehrini, Türkiye Cumhuriyeti’nin başkenti Ankara’yı buluyor olmamız ilginçtir. Diğer tarafta ise yine çok önemli bir kent var. Portekiz’in başkenti değil, ama İber Yarımadası’nın en önemli şehri: Madrid. Burada elimizde iki ülke var: İspanya ve Portekiz. Yalnız kabul etmemiz gerekir ki yarımadanın en önemli şehri Madrid. Ve bu iki şehir, sözünü ettiğimiz mekanların tam ortasında yer alıyorlar. Bu da bütün çevrelerinden istifade ettiklerinden ötürü. Madrid ve Ankara epey yeni şehirler, hem de bu iki alanda çok eski ve çok önemli şehirler varken.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kanımca, alanın en büyük, en önemli, büyülü ve harikulade kenti İstanbul’dur. Öteki taraftaysa Lizbon’dur yani Avrupa dünyasının büyük macerasının başlangıç noktası, Afrika’nın çevresinden bu tarafa dolaşma fikri olan Lizbon. İstanbul çok yakın olduğu için, Türkiye zaten Asya’nın o tarafındaydı çünkü ticaret yapmak genellikle ilerlemenin motorudur. O çağda, yani 15. yüzyıl civarında, ticarette önemli husus, Asya’yla temas içinde olmaktı; ipek, mücevher, baharat vesaire… Türkiye ve İstanbul yakındılar, fakat Batı Avrupa çok uzakta kalıyordu. Üstüne üstlük bu iki taraf birbiriyle savaşıyordu. Tıpkı bir Ortaçağ kralının iki oğlu gibi, bir sonraki kral olabilmek için birbirleriyle savaşıyor ve gerekirse diğerini öldürüyorlardı. O zamanlar bu olağandı, artık değil.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu yarımadanın Asya’ya değil de, Küçük Asya yani Anadolu’ya karşılık gelmesi çok önemli çünkü bu insanların birbirini anlamasının kökeni. Ama her halükarda bu alanı ayıran ve bir yarısını Avrupa, diğerini Asya, daha doğrusu Küçük Asya olarak adlandırdığımız Boğaziçi hattı var. Fakat işin aslını isterseniz Boğaziçi gerçek bir ayrım değil de temel anlamda büyük bir bağlantı. Bir yakadan diğerine gidip gelen ne kadar çok vapur olduğunu görüyorsunuz. Ayrıca, İstanbul’un kentsel alanı yalnızca bir yakada gelişmemiş, öyleyse ayrımı coğrafi bir bakış açısından kabul etsek bile, büyük bir bağlantı. Beşeri, kentsel ve bölgesel bakış açılarından bakıldığında bu ayrım yok. İki taraf arasındaki ana bağ budur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türk kültürüyle Avrupa kültürü arasındaki ilişkilerdense bahsedemem çünkü benim bakış açıma göre Türkiye Avrupa’dadır. Sözünü edebileceğim yalnız Türkiye-AB ilişkileridir. Her halükarda, AB kültürüyle, kapasitesiyle burada temsil ediliyor, Türkiye burada temsil ediliyorsa, belki de gerçekten arada bir boşluk vardır. Fakat AB üyeleri “Evet Türkiye, şimdi de birleşmemiz için lütfen kültürünü değiştirmen gerekiyor” dedikleri zaman şu soruları sorabiliriz: Niçin? Niçin Avrupalılar değişmiyor? Belki bu kulağa radikal bir söylemmiş gibi geliyor, ama ben radikal değilim. Belki de arada birşeyler bulmamız gerekiyor. Çünkü benim bakış açıma göre, Avrupa’ya baktığımızda, Avrupa ruhunun en önemli kısmı güneyden, Akdeniz’den gelmektedir. Eğer birşeyi Avrupai diye değerlendirmek istiyorsanız Avrupa’nın güneyiyle karşılaştıralım, Finlandiya’yla karşılaştıralım. Kültürel açıdan bakıldığında görürüz ki, çok büyük, ağır ve eski kültür tam da buralardadır. Siyaset açısından baktığımızda ise söylenecek çok şey var...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi başka bir mevzuya geçelim. Eğitim ve bilgi hakkında konuşalım. Bir taraftan Avrupa’nın kuzeyini ve güneyini düşünün, polemiklere girmek çok sembolik, diğer taraftan da Avrupa’nın doğu ve batısını ele alabiliriz. Eğitim ve bilgiye dayanarak, buradan, batı kısmından size şunu söylemem gerekir ki, kuzey Avrupa hakkında çok şey bilirken güneyi hakkında neredeyse hiçbir şey bilmiyoruz. Doğu Avrupa ise uzun zaman insanların bilgisinin dışında tutuldu, kati bir meçhullük. Bunun belki de din yüzünden böyle olduğunu söyleyebiliriz. Belki böyleydi, ama kanımca dini, ticaret ve ekonomik çıkarlar yönlendiriyordu. Sonuç olarak, Avrupa’nın bu yakası batılı ülkelerdeki birçok insan tarafından pek de tanınmıyor. Bugün bile Türkiye hakkında sahip olunan bilgi yeterli olmaktan çok uzak. İlk kez kırk sene önce geldim Türkiye’ye, o zamandan beri her seferinde buraya Portekiz’den insanlar getiriyorum, onlar da geldikten sonra “Türkiye’nin böyle bir ülke olmasını beklemiyordum” diyorlar. Gelmeden önce ne düşündüklerini bilmiyorum fakat hayrete düşüyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Avrupa benim için bir mekandır. AB’nin de öyle olduğunu söyleyebiliriz, olabilir de fakat bu bir seçim meselesi. Daha da ileri gidebiliriz ama korkarım bütün Avrupa’yı bunun üzerine kurar ve bu küçük parçayı dışında bırakırsak, Avrupa gördüğünüz şu üçgen gibi olur. Bu parçanın olmaması bu mekanı bozar. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte burada da başka bir sembolik şema. Bu şema Avrupa’yı temsil ediyor fakat hatlar aşağı yukarı bağlara, mesafelere işaret ediyor; dolayısıyla kuzeyden az uzaktasınız. Ne var ki mesafe açısından Lizbon ve İstanbul çok uzak. Şimdi kültür, zihniyet, davranış, arkadaş edinme olanakları açısından bakalım. O zaman İstanbul Lizbon’a çok yakınlaşıyor. Burada dost edinmek öyle kolay ki. İmaj bakımından birbirimize çok benzediğimizi düşünüyoruz. Türk imgesine bir bakalım: koyu ten, kocaman bir bıyık. Eskiden Portekiz hakkındaki fikir de böyleydi. Portekizli dediniz mi kısa boylu, koyu tenli ve bıyıklı bir adam gelirdi gözünüzün önüne. Aynı buradaki gibi. Bu yüzden benzer olduğumuzu düşünüyorum. Niçin? Çünkü yüzyıllar, binyıllar boyunca Akdeniz yoluyla bağlantılar daha kolaydı. Çok uzun yıllar önce, İstanbul ve Lizbon arasında mevcut bir bağ vardı. Hatta Lizbon değil de Lizbon’un güneyi. Yakınlarda üstünde Hititçe yazılar olan taşlar bulundu, şimdi inceleniyor. Hititler belki de Portekiz’e de gelmişlerdi. Fenikeliler Portekiz’e sıklıkla gelirlerdi, yerleşim bölgeleri dahi vardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Avrupa’yı biçimlendirirken bunu unutmamak gerekiyor. Şimdi Avrupa’yı tekrar gösterebilirim. Ve evet ticaret, kültür ticareti. Şimdilerde bazıları kültür endüstrisinden bahsediyor. Eğer bütün bu farklı ülkeler, bölgeler, halklar ve kentler hep iş yapar, üretimde bulunursa.... Çok önemli bir şey satın almamız gerektiğinde Almanya ya da Hollanda’ya gidiyoruz ve bunlar var olan temaslar. Rekabet var, yarışmamız lâzım. Portekiz’de fındığın fiyatı yüksek, öyleyse Türkiye’den alacağım. Bu ülkeler sadece kuzey Avrupa’da iyi fiyata satabilmek için rekabet ediyorlar. Kuzey Avrupa güney ülkeleriyle iş yapıyor. Rekabeti sevmem fakat bu bizim “medeni rekabet” tabir ettiğimiz bir şey. Bence bugün insanoğlu artık vahşi hayvanlar gibi davranmak zorunda değildir. Öyleyse vahşi rekabete gitmek yerine işlerimizi uygarca halletmeliyiz. Ve yine bu da işbirliği anlamına gelir ki bu da kültürden gelmelidir, sadece ekonomik birleşmelerden değil. Dolayısıyla bu ülkelerle işbirliği elde etmelisiniz. Onlar bir çeşit kör gibi davranıyorlar, bizlerin arasındaki önemli bağları farkedemiyorlar. Güney ülkelerinin işbirliği yapacak duruma gelmesi lazım, o zaman Avrupa’daki dengeye erişiriz. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Son olarak, kimliğe değinmek istiyorum. Kimlik ve iyi bir Avrupa istiyorsak, tamamlayıcılara ihtiyacımız var. Sadece güney ve kuzey arasında değil, doğu ve batı arasında da. Burada tarihin bir kısmını sunacağım. Osmanlı İmparatorluğu tüm dünyayı dolaşır ve daha fazla bağ kurarken, bir çok ülke ve bölgesel topraklar fethederken Portekizliler bunu yapamıyordu. Çünkü, bir tarafında çok daha büyük bir ülke olan İspanya vardı, diğer tarafında ise sadece balık. Denize gidebilirdik, bu tür bir stratejimiz olamazdı, stratejimiz denizcilikti, yani o zamanın denize yönelik küreselleşmesi. İlginçtir ki, Portekiz’in hâlâ bizi uzaklara götüren bir politikası ve kapasiteleri var. Bir çok insan Meksika’ya, Toronto’ya, Boston’a, Güney Afrika’ya gidiyor. Dışarıda yayılmış bir çok ilişkimiz var, komşularımızla bu tür ilişkiler kuracak kadar güçlü değiliz. Ama Türkiye Balkanlar, Asya ve Mezopotamya ülkeleriyle bu tür ilişkiler kuracak kadar güçlü. Türkiye bunu yapabilir ve eğer Avrupa her bir ortağından en iyisini talep ederse burada Türkiye’de ve Portekiz’de tamamen farklı kapasiteler, kimlikler ve tamamlayıcılar bulabileceğimizi düşünüyorum. Dolayısıyla tamamlayıcılarımız var, işbirliği yapabiliriz, arkadaş olabiliriz. Buraya arkadaşlar ve aynı zamanda Portekiz’den öğrencilerle çok sık geliyorum ve şimdi hepsinin de çok iyi arkadaşları var. Bazılarının küçük çocukları bile var. İşte bu çocuklar, halihazırda her iki tarafta da arkadaşları olan ailelerin içine doğacaklar. Teşekkür ederim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Serhan ADA&lt;/span&gt;- Manuel Costa Lobo’nun konuşmasından sonra bir şeyler eklemek çok zor, çünkü kendisi kültürün coğrafyasından bahseder gibi görünse de, aslında poetikasını yaptı. Pessoa’nın şehrinden gelen konuşmacıdan da ancak bunu bekleyebilirdik herhalde. Bu kimlik meselesi sık sık gündeme geliyor. Ama konunun boyutlarının biraz da Costa Lobo’nun gösterdiği gibi coğrafyayla ilgili olmadığını, aslında AB olarak tanımlanan yerin de gevşek bir tanım olduğunu anlatmak için küçücük bir şey nakletmek istiyorum. Çok yakın zamanda üniversitedeki bölümümüzde, ekonomi ve kültür anlatmak üzere bir Yunanlı hoca misafir ettik. Yunanistan’da neler olup bittiğinden bahsediyordu. Son zamanlarda en çok tartışılan şey, göçmen kökenli Arnavut okul çocuklarının sınıfın en çalışkanı oldukları için -biraz da gösterişliler herhalde- 23 Nisan gibi, 19 Mayıs gibi geçitlerde kortejin önünde Yunan bayrağını taşıyor olmalarının Yunan kamuoyunda büyük sorunlar yarattığı üzerineymiş. Arnavutluk’un tartışmamızla hiçbir ilişkisi yok, ama Avrupa’nın ortasında, Yunanistan’a göçmüş 1 milyon Arnavut’un çok ciddi bir algılama çerçevesi yarattığına da hiç kuşku yok. Başka örnekler vermeden, isterseniz bir anekdotla size döneyim. Oruç Aruoba’yla aramızda gidip gelen bir anekdot bu, o anlatmazsa, ben anlatıyorum. Ben anlatırsam, o anlatmamayı tercih ediyor. Bugün o pas geçtiğine göre ben belki tekrar nakledebilirim. Avrupalılık nedir, Avrupalı kime denir tartışmasıyla ilgili; geçmiş Venedik Bienallerinden birinde herhalde liberal görüşlü devlet adamları, sanatçılar, entelektüeller arasında, Avrupalı kimdir sorusuna cevap aranırken, arkalarda bir yerlerde sessizce oturmakta olan Borges elini kaldırmış ve “İçinizde en Avrupalı benim” demiş. Biz kendi süremizi öngörüldüğü zamanda bitirdik. Şimdi katkılarınız ve sorularınız için size dönüyorum ve isterseniz başlayalım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Vassiliki PAPAKOSTOPOULOU&lt;/span&gt;- İstanbul’da olmak benim için memnuniyet verici. Bildiğiniz gibi Türkiye ve Yunanistan’ın iyi ilişkileri var. Yunanistan Kültür Bakanlığı’nın Uluslararası İlişkiler Departmanı’nda çalışıyorum. UNESCO, Avrupa Konseyi, AB, UNESCO ve diğer uluslararası kuruluşlar çerçevesinde Türkiye’yle dostane bir işbirliğimiz oldu. Verdiğiniz Yunanistan’da Arnavut vak’asına ve bayrak örneğine değinmek gerekirse: Yunanistan’daki kurumsal çerçeve, sınıfın en iyi öğrencisinin Yunan bayrağını taşımakla onurlandırılmasını öngörür. Yani teşkilat yahut kurumsal çerçeve, diğer ülkelerden gelen insanlara kültürümüzü paylaşma fırsatı verir. Bu bizim için çok önemli. Bana burada bu fırsatı verdiğiniz için çok teşekkür ederim. Hepinize iyi akşamlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Serhan ADA&lt;/span&gt;- Evet, komşularımızdan öğrenecek çok şeyimiz olduğuna şüphe yok. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Nevin TAN&lt;/span&gt;- Ben mimarım, İller Bankası, İstanbul İmar Planlama Müdürlüğü’nden emekliyim. Biraz evvel Yunanlı arkadaşımızın değindiği konu aslında Türkiye’mize de çok güzel oturturulabilir kanısındayım. Şu anlamda ki, eğitime ilişkin olarak Türkiye malum coğrafyası itibariyle, özellikle Batı kesimi verimli tarım arazileri üzerine oturduğu için, oradaki tarım sahibi, tarımla uğraşanlar çocuklarını eğitmezler, yani eğitseler bile -geçmişi kastediyorum daha çok, bugün de hâlâ sürüyor- onlar özellikle erkek çocukları tarafından tarımın devamını tercih ederler. Eğitimde en başarılı olanlar, geçmişte doğulu dediğimiz, bugün ise adını koyduğumuz Kürt çocuklarıdır. Bürokrasiye de bakacak olursak, çok ağırlıklı olarak bürokrasinin içerisinde yüksek kademeye gelmiş olanlar, hep bu çok iyi eğitimden geçmiş olan Kürt çocuklarıdır. Benzer şekilde askeri konjonktür içerisinde de, kendilerine belki kimlik olarak Kürt demiyorlar, ama yine onlar yer almıştır. Şimdi aynı olayın çok benzerini Yunanistan’da gördüğüm zaman ister istemez böyle bir karşılaştırmayı yapma gereğini duydum. Diğer yandan Manuel Costo Lobo’yu çok uzun yıllardır tanıyorum. Kendisinin gerçekten Türkiye’ye ilişkin, özellikle Mimar Sinan Üniversitesi’nde çok değerli katkıları olmuştur ve özellikle mimar ve şehir plancılığı kökeninden gelmiş olmasından ötürü, son derece ilginç, stilize edilmiş gibi görünmesine rağmen, politik ve sosyal yapıya çok uygun şemalar geliştirmiş durumda. Belki bu şemalar bugün burada var, ama AB’nin diğer çalışmalarına da bu şemaların geliştirilerek katılması gerektiği düşüncesindeyim. Ve kendisine özel olarak teşekkür ediyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Bir İzleyici&lt;/span&gt;- Avrupa kültürü deniliyor, daha çok Avrupalı veya Avrupa’dan gelmiş konuşmacılara yöneltiyorum bu soruyu. Dünya kültürü diye bir kültür var mı, varsa Avrupa kültürünün dünya kültüründen farkı nedir?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Eddy TERSTALL&lt;/span&gt;- Kesinlikle Avrupa kültürü denen olgunun varlığına inanıyorum çünkü ruhsal ve entelektüel gelişimin seviyesi çoğunlukla ekonomik ilerlemeye bağlıdır ve aynı zamanda laikliğin seviyesi de bununla bağlantılıdır diye düşünüyorum. Uzun süredir bizlerin, Türklerin ya da Portekizlilerin veyahut Hollandalıların, dünyanın geri kalanını talan ettiğimiz gerçeği nedeniyle birçok üçüncü dünya ülkesinden daha liberal ve laik olmamıza sebep olan bu ekonomik üstünlüğe sahibiz. Bu liberal tavır bize merak duygusunu, düşünce özgürlüğünü, icatları ve gelişimi kazandırdı ve bu çalıntı üstünlüğümüzle, biz de esasen diğer ülkelere karşı da kolaylıkla üstünlük sağladık. Liberal tavrımız dünyaya daha geniş açıdan, daha açık olarak bakmamızı sağladı; bunun sayesinde de daha laik ve açık toplumlar olduk. Bence aşağı yukarı Avrupa kültürü işte budur. Örneğin New York’tayken gözlemlediğim, New York’un kültürel elitleri kendilerini Avrupa ile özdeşleştirmekten hoşlanırlar çünkü kendilerini daima ülkenin geri kalanından daha üstün görürler. Sonra kendilerinin, yani New Yorkluların, ve belki de batı kıyısındaki insanların da Avrupa yönelimli olduğuna inanırlar. Ülkenin geri kalanı da yalnızca geri Hristiyan köylülerdir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Aynı izleyici&lt;/span&gt;- Yani Avrupa kültürü bu mudur? Dünya kültürü nedir o zaman? Bir Portekiz kitabı okuduğumda, bir Jamaika filmi izlediğimde aynı şekilde hissediyorum. Türk ya da başka birşey olduğumdan değil insan olduğum için hissediyorum sadece. Peki kültüre ne olacak, bir dünya kültürü var mı?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Eddy TERSTALL&lt;/span&gt;- Bence esasen yıllar önce çaldığımız ekonomik üstünlük sayesinde elde ettiğimiz açıklık ve liberal başarı sayesinde bir dünya kültürü olduğunu düşünüyorum. Aynı zamanda bu ekonomik üstünlük daha az geriliğe ve dini tutuculuğa da sebebiyet vermiştir. Bu kadar liberal olmanın, özgür düşünceli ve meraklı olma olanağının, daha açık fikirli, liberal ve özgürlükçü bir genel kültür getirdiğine inanıyorum. Bu kültürün de Avrupa kültürü olduğunu söylüyorum ve bence diğer insanların, Kuala Lumpur’dan Brezilya’ya kadar bütün entelektüel elitlerin de bunu böyle tanımladığını düşünüyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Manuel COSTA LOBO&lt;/span&gt;- Ben de kültür hakkında birkaç ekleme yapmak istiyorum. Bence özellikle Avrupa’da, bulunan neyin Avrupa kültürü olarak tanımlanabileceğini söylemek çok zor. Ancak bir husus önemli. Avrupa bir çok ülkeden, bölgeden ve çeşitli yüksek şahsiyetlerden, binlerce yıl süregelen savaşlarla oluşmuştur. Bütün bunlarla yavaş yavaş olgunlaştık, artık Avrupa bölgeler ya da ülkeler arasındaki savaşları sürdürmekle ilgilenmiyor çünkü bunlar eskide kaldı. Eğer Amerika’ya, Brezilya’ya, ya da daha bir çok ülkeye giderseniz, çok büyük olduklarını, kendi farklı eyaletlerine sahip olduklarını görürsünüz ama yine de bir çeşit homojenliğe sahiptirler; aynı dili konuşmak gibi. Burada aramızda çok sayıda küçük farklılıklar var ve yavaş yavaş bu çeşitliliğin içerisinde yaşamayı öğrendik. Bir de şehir planlaması konusu var. Bence belli bir açıdan şehir planlamacılığının Avrupai bir özelliği var. Örneğin, şehrin merkezi alanı gibi hoş bir kavramımız var; forum, agora ya da bizden daha önce var olanlar fakat bunların hepsi merkezi alan kavramına gelmiş. Merkezi alan, herkesin bir araya toplandığı yerdir, şehir sosyal bütünleşmenin gerçekleştiği yerdir. Örneğin, Amerikan edebiyatında bir merkezi alan kavramına rastlamayız, onlar merkezi iş bölgelerinden bahsederler. Bizim kültüre daha çok önem verdiğimiz görülüyor. Her halükarda bence önemli olan birbirimizi anlayabilmemizdir ve şayet din bizim kavgalarımıza sebebiyet veriyorsa, bırakın gitsin.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir dünya kültürü olup olmadığını soran kişiye de cevap vermek istiyorum çünkü henüz cevaplanmadı. Bence korkutucu olan dünya kültürünün bizim “Mc Kültürü” olarak tanımladığımız yöne doğru kaymasıdır; Amerikan kültürünün yayılması, bunun dünya kültürü haline gelmesidir. Buna dikkat etmek ve bu tehlikeden korkmak gerekmektedir. Bence Avrupa kültürü ile Mc Kültürü ya da dünya kültürü arasındaki fark, kokakola, kot pantolonlar  ve MTV’dir; Rusya’ya, Hindistan’a, nereye gitmek isterseniz isteyin, herkes küçük bir Amerikalı gibi görünmeye çalışır. Avrupalılar umarım şimdiye kadar, herşeyin bir fiyat etiketinin olduğu, herhangi birine herhangi bir şey satabildiğin bu herkesin bahsettiği tüketici dünyasına karşı derin manalar içeren, bir miktar ruhanilik barındıran, tanımı her neyse, bir yaşam arayışının peşine düşmüşlerdir. Bence Avrupa kültürünün, Müslüman topraklarla gerçekleşecek bir izdivaçtan fazlasıyla yararlanabileceği nokta budur çünkü Müslümanlar hâlâ ruhaniyetlerini içlerinde barındırmaktadırlar. Bizim süratle unutmaya yüz tuttuğumuz ahlaki değerlere hâlâ sahipler. Bence bizim medeniyetimize yapacakları en büyük katkı da bu olacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Alican GÜZEL&lt;/span&gt;- Viyana, Kültürlerin Buluşma Derneği. Benim sorum Serra Hanım’a olacak. Az önceki konuşmasında dediği gibi Türkiye’nin dışarı verdiği bir şey yok, fakat dışarıdan daha çok destek geliyor. Mesela bir filmin İtalyan filmi olması, Fatih Akın’ın bir Alman filmi yapması ama Türkiye’nin bundan kendine pay çıkarması, fakat Türkiye’nin bir katkıda bulunmaması, ya da bulunamaması. Peki nasıl bir çizim olması lazım, yani bundan sonraki plan ne olmalı? 17 Aralık’tan sonra, madem “Şimdi kültür zamanı” demişse AB’nin başkanı, Türkiye’nin bu konuda ne gibi katkıları olması lazım, yurtdışında yaşayan sanatçılara nasıl bir destek katması lazım?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Serra YILMAZ&lt;/span&gt;- Şimdi benim belirtmek istediğim şey şu; filmlerin milliyetini prodüksiyon şirketleri belirliyor, yönetmenler değil. Türkiye’de genelde son dönemde bana gelen tüm gazeteciler  gayet iyimserler, diyorlar ki “Türk sineması iyi gidiyor değil mi?” Ve bu beni çok hayrete düşürüyor. Şimdi Ferzan’ın filmleri İtalyan filmleri, Fatih’in filmi Alman filmi, Nuri Bilge Ceylan ise gayet atipik bir yönetmen, çünkü filmin senaryosunu kendi yazıyor, prodüktörlüğünü kendi yapıyor, kameramanlığını kendi yapıyor, ailesi oynuyor, dolayısıyla bir prodüksiyon bütçesiyle yapılan bir film değil. Benim burada kastetmek istediğim oydu. Ne yapılması gerek diyorsanız, Türkiye’nin bir film sanayisi oluşturması gerekiyor, unutmayın ki vakti zamanında çok daha fazla film üretiyorduk. Şu anda yılda 20 filmi dahi bulamıyoruz. Bu sanayi oluşturulurken tabii ki devletin de katkıda bulunması gerekiyor. Yani biz o kadar çok vergi ödüyoruz ki devlete, bu vergiler niçin bize bir filme destek olarak dönmüyor, niçin hep top tüfek olarak dönüyor bunu sorguluyorum aynı zamanda.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Alican GÜZEL&lt;/span&gt;- Kısa bir ek yapacağım, biz aynı zamanda Viyana’da tiyatro çalışmaları yapıyoruz, Türkçe tiyatrolar yapıyoruz. Çok komik bir durum; Türkçe tiyatro yapıyoruz ama Türkiye’den hiçbir destek yok, Avusturya’nın ve Belediyenin katkılarıyla yapıyoruz. Şimdi Türkiye’nin de kendi dillerinde, Arapça ya da Kürtçe yapması gereken projeler olacak. O zaman Türkiye bu olaya nasıl bakacak? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Serra YILMAZ&lt;/span&gt;- Bir kültür politikası edinerek, Kültür Bakanlığı bunun için varolmalı zaten değil mi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Serhan ADA&lt;/span&gt;- Kültür Bakanlığı adına konuşmak bana düşmese de, en son Ankara’da tanık olduğum bir şeyi size aktarmam gerekir herhalde. Kültür Bakanlığı Türkiye’nin kültür politikasını AB’ye sunmak üzere oluşturma aşamasında ve Sivil Toplum kuruluşlarıyla bunu nasıl paylaşacaklarının da arayışı içindeler. Hani bunu bir müjde olarak kabul etmek gerekir mi bilemiyorum ama, böyle bir çalışma var ve AB’ye sunulacak. Ama ben kişisel olarak, devletle çok yakın bu işlerin yapılmasından da yana değilim, çünkü o zaman bir benzetmeyle söylemek gerekirse, oyunu birlikte oynamak çok iyi sonuçlar vermeyebiliyor, ya oyun bozuluyor, ya oyuncak kırılıyor. Oradan bir soru daha var…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Serra YILMAZ&lt;/span&gt;- Pardon, ben burada ufak bir şey belirtmek istiyorum. Devletle yakın oynamak, devletin bizi denetlemesi anlamına gelmiyor. Devlet bir filme yardım ettiği zaman, ondan sonra bu film iyi olmuş, kötü olmuş, beni temsil etmiyor ya da küçük Kürt kızın hikayesini anlatıyor diye o filme sansür getirme hakkına tabi ki sahip olamaz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Aliye KURUMLU&lt;/span&gt;- Sayın Serra Yılmaz’ın bir saptaması vardı; biz Türkiye’ye çok rahat bir şekilde yabancı konuklar, sanatçılar  davet edebiliyoruz ama bizim Avrupa’ya ya da dünyanın herhangi bir yerine çıkmamız çok zor oluyor diyordu. Bunun için yapılabilecek neler var acaba? Gerçi çok büyük bir konu ama, belki iki üç cümleyle bir şeyler söylenebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Serra YILMAZ&lt;/span&gt;- Şöyle bir şey söyleyeyim. Örneğin bu alışverişler nasıl oluyor diye baktığımızda, ülkemizde Avrupalı ülkelerin birçoğunun kültür merkezi olduğunu görüyoruz. Bu kültür merkezinde görevli insanlar zaten Türkiye’deki kültür insanlarıyla kendi ülkelerinin kültür insanlarını buluşturmaya yönelik çalışıyorlar. Örneğin, Fransa’dan bir örnek veriyorum yine: Fransa’da Dışişleri Bakanlığı’na bağlı olarak AFAA diye bir daire olduğu gibi, bunun dışında Fransız Kültürünü tanıtmak üzere bir yayın dairesi var ve o yayın dairesi dünyada tercüme edilip yayınlanan Fransız eserlerine tercüme için katkıda bulunuyor. Geçen gün İtalya’da bir film festivalinde jüri üyesiydim, bir takım kadın grupları geldi ve dediler ki “Türk kadın yazar yok mu?” Sürüyle var, “Peki biz bunların hiçbirini tanımıyoruz”. Tanımıyorlar, çünkü yayınevleri genelde kitap satışlarından her zaman çok büyük kazançlar elde edemedikleri için bilmedikleri bir ülkenin bilmedikleri yazarlarını araştırıp bunları yayınlamak için bir çaba sarf etmiyorlar. Ama bizim Kültür Bakanlığımızın bir yardımı başlamış, miktarını bilmiyorum. Öyle bir yardımı olsa, bir proje sunabilirsiniz. Bunun dışında da kültür merkezi diye bir şey olur, kültür ataşesi olur ve kültür ataşesi ya da kültür görevlisi ya da kültür merkezi müdürü dediğimiz kişi, Bakan’ın kayınbiraderi ya da eniştesi değil, hakikaten o anlamda iş yapacak biri olabilir. Çünkü benim gördüğüm kadarıyla, uzun zaman boyunca bu kadrolar bu şekilde kullanıldı, yani bunların yapılması gerek diye düşünüyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Nelson FERNANDEZ-&lt;/span&gt; Visiting Arts, Birleşik Krallık. Türk sanatlarının tanıtımıyla ilgili önceki bir soruya cevap vermek istiyorum. Bence bu mesele tesadüfen sadece AB’nin herhangi bir yerinde işlerini sunmak isteyen Türk sanatçıların sorunu değil, eğer bir teselli olabilecekse, AB’nin tüm sanatçılarını ilgilendiren bir konu diye düşünüyorum. Fakat bunu aşabilmek için yollar, çözümler de var: Ben British Council’ın kardeş kuruluşu olan “Misafir Sanatlar” adında bir organizasyonda çalışıyorum. Konuşmacılardan birinin de belirttiği üzere örneğin Fransa’da benzer mekanizmalar var. Avrupa’da gittikçe kabul gören bir düşünceye göre gerçekten karşılıklı diyalog kurabilmek için sadece kendi ülkenizin sanatını sunmanız yeterli değil, aynı zamanda kendi ülkenizde de diğer ülkelerin sanatlarının sunumunu teşvik etmelisiniz, kendi toplumunuz ve seyircilerinizin AB’deki diğer kardeşlerinizin sanat ve kültürleri hakkında bilgi sahibi olmalarını sağlamalısınız. Örneğin Misafir Sanatlar, bilgiye ve ağlara  erişim sağlayarak, sanatçılara işleriyle ilgilenebilecek yapımcılar, küratörler, müteşebbisler ve festivaller hakkında bilgi vererek İngiltere’de diğer ülke sanatlarının sunumunu destekler ve teşvik eder. Sanırım, AB ülkeleri arasında giderek yaygınlaşan bir yöntem bu ve işlerini İngiltere’de göstermek isteyenlerin soruları olursa bunları yanıtlamaktan mutluluk duyarım. Hepimizin kendi Kültür Bakanlıklarımızı daha anlayışlı ve açık olmaları, sanatçılara ve kumpanyalara mali destek vererek –ki bazen bakanlıkların çok zor kabul edecekleri bir şeydir bu- onların serbestçe alışverişte bulunabilmelerini sağlamaları için cesaretlendirmemiz gerektiğini düşünüyorum. Birleşik Krallık’taki sunum olanakları hakkında daha fazla bilgi almak isteyenler sorularını bana daha sonra sorabilirler. Teşekkür ederim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Eddy TERSTALL&lt;/span&gt;- Size başka ülkelerde kendi kültürünüzü nasıl pazarlayacağınız hakkında iyi sayılabilecek bir örnek vereceğim. Bundan beş-altı sene önce, Hollanda hükümeti devlet ziyaretlerinde resim ya da ona benzer şeyler veriyordu. Artık bunu yapmayı bıraktılar. Şimdilerde ise bir devlet hediyesi vermeye başladılar, son beş yıldır kraliçenin ya da başbakanın ziyaret ettiği ülkeye verdikleri hediye genelde Hollanda Film Festivali oluyor çünkü bu sayede yabancı bir izleyiciye daha rahat bir şekilde ulaşılmış oluyor. Bu da kültürünüzü gösterebilmek için çok hoş bir yol. Bence bu çok güzel bir fikir çünkü başbakanın ya da bakanın ziyaret ettiği ülkeden o etkinliklere katılım çok yüksek oluyor. Bence devlet hediyesi olarak bir tiyatro ya da film haftası verilmesi fikri, daha az ulaşılabilir bir şeyler verilmesinden çok daha iyi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Serhan ADA&lt;/span&gt;- Son soruya geçmeden, ben konuşmacılara konuşmalarının içeriğiyle bu kadar tartışmaya açık bir ortam yarattıkları için teşekkür etmek istiyorum. İzninizle son soruyu alalım ve aşağı yukarı zamanında bitirmiş olalım. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Genco GÜLAN&lt;/span&gt;- Ben öncelikle şunu söylemek istiyorum; milli temsil konusunu özellikle tehlikeli buluyorum. Yani hem Türkiye’nin temsili, hem aynı şekilde yabancı ülkelerin Türkiye’de temsili konusunda, sadece  milliyetçilik üzerinden kültürün temsili konusunda ciddi şüphelerim var. Bir de deminki tartışmaya bir küçük katkıda bulunmak istiyorum. Bir önceki Kültür Bakanı Erkan Mumcu “Para çok, proje yok” demişti...&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4650809127071447920-1872201570276394596?l=europistforum2005.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://europistforum2005.blogspot.com/feeds/1872201570276394596/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4650809127071447920&amp;postID=1872201570276394596' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4650809127071447920/posts/default/1872201570276394596'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4650809127071447920/posts/default/1872201570276394596'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://europistforum2005.blogspot.com/2007/11/panel-trkiye-avrupa-kltrel-ilikilerinde.html' title='Panel: “Türkiye-Avrupa Kültürel İlişkilerinde Bağlamlar ve Algılamalar - II”'/><author><name>avrupa kültür derneği</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01472952020111771757</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_TwG7o62LOuI/SlX7-7shSsI/AAAAAAAAA0s/-hb3D0ZkvT0/s72-c/2.1.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4650809127071447920.post-8030138043036842761</id><published>2007-11-07T10:00:00.002+02:00</published><updated>2009-07-10T09:50:41.723+03:00</updated><title type='text'>Panel: "Avrupa Programları Bağlamında Türkiye-Avrupa Kültürel İlişkilerini Geliştirmek İçin Araçlar ve Eylemler"</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/_TwG7o62LOuI/SlbjkxhFvqI/AAAAAAAAA1U/ujX8srKChyo/s1600-h/3.1.JPG"&gt;&lt;img style="cursor:pointer; cursor:hand;width: 320px; height: 240px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_TwG7o62LOuI/SlbjkxhFvqI/AAAAAAAAA1U/ujX8srKChyo/s320/3.1.JPG" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5356719027710705314" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Moderatör: Pascal BRUNET- Director of Relais Culture Europe, France&lt;br /&gt;Lodewijk REIJS- Policy advisor of the Dutch Ministry of Culture, Holland &lt;br /&gt;Sabine BORNEMANN- Cultural Contact Point Germany, Director&lt;br /&gt;Gianluca SOLERA- Anna Lindh Euro-Mediterranean Foundation for the Dialogue between Cultures, Programme Director, Egypt&lt;br /&gt;Catherine Lalumière- President of Relais Culture Europe, Former European Affairs State Secretary of France, Former General Secretary of Council of Europe, Former Vice President of European Parliament, France &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/_TwG7o62LOuI/SlbjqEYO4PI/AAAAAAAAA1c/roD3ThK2F9w/s1600-h/3.2PascalBrunet.JPG"&gt;&lt;img style="cursor:pointer; cursor:hand;width: 240px; height: 320px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_TwG7o62LOuI/SlbjqEYO4PI/AAAAAAAAA1c/roD3ThK2F9w/s320/3.2PascalBrunet.JPG" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5356719118673174770" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Pascal BRUNET&lt;/span&gt;- Çok kapsamlı bir panel olacak, bu nedenle sunumları kısa tutmaya çalışalım. Bu panelde bazı devletlerin girişimiyle oluşan projelerden bahsedeceğiz. Almanya’daki girişimlere, ayrıca Avrupa Birliği’nin girişimlerine bakacağız, dolayısıyla konuyu iki planda ele alacağız. Avrupa Birliği’ne üye ülkelerin girişimleriyle panelimize hemen başlayalım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/_TwG7o62LOuI/Slbj35TTXNI/AAAAAAAAA1k/TrKJUx9Gw7Q/s1600-h/3.3lr.JPG"&gt;&lt;img style="cursor:pointer; cursor:hand;width: 240px; height: 320px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_TwG7o62LOuI/Slbj35TTXNI/AAAAAAAAA1k/TrKJUx9Gw7Q/s320/3.3lr.JPG" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5356719356217875666" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Lodewijk REIJS&lt;/span&gt;- Avrupa bu konferansın odak noktası olduğuna göre, Türkiye’nin Hollanda için de önemli bir ortak olduğunun altını çizmek isterim. Sadece Avrupa Birliği çerçevesinde değil, göç tarihi ve Hollanda’da yaşayan büyük sayıda Türk azınlıktan da dolayı... Şu anda Hollanda’da yaşayan Türk kökenli insanların sayısı 300.000 kadardır diye düşünüyorum. Öncelikle Flamanların oldukça açık bulduğu ama dünyanın geri kalanına pek de doğal gelmeyebilecek Flaman kültür politikaları ve ilkeleri hakkında birşey belirteyim. Böylelikle belki hikayenin geri kalanını da daha anlaşılır kılmış oluruz. Flaman kültür politikasının baş ilkelerinden biri, bir kulaç mesafede duran hükümet varlığı ve tabandan tavana yaklaşımıdır. Bu fikrin ortaya çıkması aslen ondokuzuncu yüzyılın ortalarına dayanır: Hollanda’da oldukça meşhur liberal devlet adamı Thorbecke hükümetin ne bilim ne de sanatı yargılayamayacağını söyler. Bu beyan, çoğu zaman hatalı yorumlara maruz kalmıştır fakat hükümetin bir kulaç boyu uzakta durup temelde ön koşulları hazırladıktan sonra sanatçıya, eserinin içeriğini istediği gibi oluşturma özgürlüğünü vermesi fikri, Hollanda’da, hem politika belirleyicilerin, hem de kültür sektörünün akıl ve kalbine derinden kazınmıştır. Güdülen politika, olabildiğince iş kolaylaştırmağa odaklıdır; yasamadan el verdiğince uzak durur. Tabii ki kuram kulağa hoş geliyor ama iş uygulamaya ve her zaman yetersiz olan kaynakların dağılımına gelince güçlükler ortaya çıkıyor. Temelde neyin yeter nitelikte olduğu, neyin devlet fonları tarafından desteklenmesi gerektiğine dair yargı, kültür sahasına kalıyor. Bağımsız uzmanlardan müteşekkil kurullar başvuruları içerdikleri sanatasal değer itibariyle değerlendirip, yargılayıp hükümete tavsiye ediyorlar. Bu kurullardan en önemlisi uzman olan Kültür Konseyi’dir ve sahne sanatlarından kütüphanelere, anıtlardan amatör sanata kadar uzanan tüm kültür alanlarındaki altkurullar. Hükümet, ya da bu durumda Kültür Bakanlığı, bazen Komite’nin önerisine riayet etmemeye karar verebilir fakat bu hiçbir zaman sanatsal farklılıklardan kaynaklanmamalı, daha çok çeşitlilik, çoğulculuk veya bölgesel yayılım gibi idari sebeplere dayanmalıdır. Bu tabandan tavana yaklaşımın yanısıra, Flaman kültür politikasını belirleyen ikinci bir yol gösterici ilke vardır, bilhassa uluslararası kültür ilişkileri söz konusu olduğunda. Bu da özellikle en temel seviyede işbirliği ve ağ oluşturulmasının önemidir. Bu yaklaşım Hollanda’da bol miktarda ağ organizasyonları, çeşitli kültür sektörlerini temsil eden kurumlar ve lobi organizyonlarıyla neredeyse gereğinden fazla örgenleşmiş bir kültür alanının ortaya çıkmasına neden olmuştur. Bu bir taraftan bir çok masrafa mal olmakla beraber belli bir düzen ve yapı da oluşturuyor; farklı alanlardan insanlar bir tek amaca yönelik ortak çalışmada bulunuyorlar.&lt;br /&gt;Bu arkaplanı zihnimizin bir köşesine yazıp Türkiye ve Avrupa arasındaki kültür ilişkilerine dönelim. Diğer oturum üyeleri Culture 2000 gibi AB programlarından bahsetmek için daha donanımlı olduğuna göre, Hollanda gibi özelliği olan ülkelerin Avrupa bağlamında, Avrupalı bir zihin yapısı içinde bu ilişkilere nasıl yaklaştığı üzerine yoğunlaşacağım. Göreceğiniz gibi bahsettiğim ilkeler, tabandan gelme, işbirliği ve ağ oluşumu burada açıkça mevcut. Avrupa bağlamında bu tür çift taraflı bir çalışma örneğini Matra Programı’nda görüyoruz. Bu, başlangıçta Orta ve Doğu Avrupa üzerine yoğunlaşan bir sosyal dönüşüm programı. Matra’nın genel amacı, eski komünist Avrupa’nın, kanun çatısı altında çoğulcu, demokratik bir devlete dönüşümünü desteklemek. Pratikte bu, sivil toplumun, STK’ların gelişimine, uzmanlığın teşvikine ve çoğaltma kapasitesine ilgi göstermek anlamına geliyor. AB’nin genişlemesiyle program ufkunu genişletip, Türkiye ve Hırvatistan gibi aday ülkelerle Ukrayna, Beyaz Rusya gibi yeni komşuları, hatta Akdeniz aşırı çalışmalara başlayarak Kuzey Afrika’yı da kapsamına aldı.&lt;br /&gt;Matra’nın kamu idaresi, çevre ve medya gibi temaların yanısıra on iki izleğinden biri de kültür. Özellikle hükümetle  kültür sektörü arasındaki ilişkiler, kültür yönetimi ve hatta bağımsız kültürel ifadenin desteklenmesi bağlamında kültürel altyapı gelişimi üzerine yoğunlaşıyor. Sivil toplumun güçlendirilmesine atfedilen önem nedeniyle Matra, STK’ların birbilerine bağlanması üzerine kuvvetle yoğunlaşıyor; bu durumda da Flaman kuruluşları Türk muadilleriyle beraber çalışıyorlar. Bu tür ağların geliştirilmesi Hollanda hükumeti nezdinde büyük önem taşıyor. Europist organizasyonu vasıtasıyla yürürlükte olan bir örnek mevcut. Bu, Türkiye’den kırk-elli kadar kültür yöneticisinin yanılmıyorsam İstanbul’da bir takım seminer ve atölye çalışmalarını takip ettiği bir kültür yönetimi programı &lt;br /&gt;İnsanların ve kuruluşların birbirlerinden çok şey öğrenebilecekleri bu tür ağları teşvik etmenin daha başka yolları da var. Örneğin, Avrupa Konseyi Avrupa’da Politika Eğilimleri Özeti adı verilen şeyi geliştirdi. Bu, Avrupa çapında, internet üzerinden ulaşılan bir bilişim sistemi. Avrupa Konseyi üyelerinin çoğunun kültür politikası önlemlerini, araçlarını, tartışma ve eğilimlerini toplayıp bir araya getiriyor. Bu şekilde, ülkelerin kültürel politikalarıyla ilgili sorunları nasıl hallettiklerine dair çeşitli bilgilere kolaylıkla ulaşılabiliyor ve böylece en iyi uygulamalarımızı paylaşmış oluyoruz. Elbette, Türkiye Avrupa Konseyi üyesi değil fakat kültür politikaları ve araçlarıyla ilgilenen herkes serbestçe ulaşılabilen Kompendium’un www.culturalpolicies.net internet sitesinde mevcut olan muazzam veri birikiminden kolaylıkla ilham alabilir. Bu bilgiler bütün dünyanın kullanımına açık ve herkes bunları ağı öğrenmek ve Avrupa-aşırı ölçekte ortak çalışmalar yürütmek için kullanabilir. Tabii ki yine tepeden inme değil de, tabandan tavana metoduyla.&lt;br /&gt;Avrupa bağlamında, işbirliği ve ağ kurumunu teşvik eden bir başka seçkin kuruluş da merkezi Amsterdam’da olan Avrupa Kültür Vakfı. Aynı zamanda Europist kuruluşuyla beraber çalışıyor ve Anna Lindh Vakfı’yla da bağlantılı. Maksadı, özellikle bahsetmiş olduğum Flaman kültür politikalarının yol gösterici ilkeleriyle beraber ele alınan pratik temel seviyede Avrupa’nın bütünleşme sürecini kültürel işbirliği vasıtasıyla ilerletmek. Bu organizasyonun Hollanda merkezli olması belki de tesadüf eseri değildir. ECF de Matra gibi kanat açmış, yalnız Avrupa dahilinde değil, Düşünce Ufkunu Geliştirme Programı (Enlargement of Minds Program) vasıtasıyla AB’nin komşularıyla da çalışmaya başlamıştır. Türkiye’ye değin tasarılarından biri de belediyeler ve mahalli düzeyde katılımcı politika oluşturmayı canlandırmaya yönelik Politika Altyapısı programıdır. Geçenlerde ECF aynı zamanda kısmen Hollanda’daki bakanlık tarafından finanse edilen Avrupa Kültür İşbirliği Laboratuvarını da başlattı. Bu programla, ECF kültür sektörüyle/kültür sektörü için bir işbirliği platformu oluşturmak ve kültürlerarası diyaloğu teşvik etmek istiyor. Gelecek sene, bu Laboratuvar’ın bir parçası olarak, mevcut ağ sayfalarını birbirine bağlayıp ilerletmek ve bilgi eksilerini gidermek amaçlı, kültür işbirliğine açılan kapı niteliğinde bir internet portalı açılacak. Yine kolayca ulaşılabilir, ağkurumu ve işbirliği üzerine yoğunlaşmış bilgi yönetimi.&lt;br /&gt;Son olarak, geri planda daha geniş bir bakış açısıyla, Hollanda’nın yakın geçmişte hayata geçirdiği çift taraflı tasarılardan başka örnekler vermek istiyorum. Evvelden de söylediğim gibi, bunun Hollanda’da yaşayan Türk azınlıkla çok alakası var. Dışişleri ve Kültür Bakanlıkları Flaman kültür organizasyonlarının Türkiye ile işbirliğine oldukça hevesli olduğunu keşfetti fakat Hollanda’da, mevcut ağlar ve olanaklar hakkında elle tutulur bir bilgi bulunmuyordu. Hollanda’daki kısmen Türk kökenli kültür organizasyonları bile merkezi düzlemde çok az biliniyordu. İşte bu yüzden Hollandalı kültür danışmanı Han Bakker’den bu konuyu araştırmasını rica ettik. Çalışması geçen yıl Flamanca ve İngilizce olmak üzere iki dilli basılan “Hollanda ve Türkiye’de Çağdaş Türk Kültürü” yayını ile sonuçlandı. Kendisi mevcut ağların haritasını çıkartmaya çalışıyor ve Hollanda’yla Türkiye arasında olası kültür işbirliği ve alışverişlerinin bir taslağını sunuyor. Bunun kültür organizasyonlarını yollarını bulmada yetkinleştirecek, kültürel işbirliği için bir yol haritası işlevi görmesi bekleniyor. İlkede, öğrenebilen, onlara Hollanda içinde yardımcı olabilen Flaman kültür organizasyonlarına hedef kitlesi olarak odaklanıyor. Ama daha geniş bir amaç da güdebilir, bu sebeple aynı zamanda İngilizce de basıldı. Yalnız Türk kökenli kültür alanını betimlemesine rağmen –yani bütün ufku değil- bir Türk organizasyonu tarafından Hollanda kültür alanına giriş için bir başlangıç noktası olarak kullanılmak için yeterli olacaktır. Fakat aynı zamanda diğer ülkelerle politika alışverişinde de kullanılıyor. Örneğin, Bulgaristan Kültür Bakanlığı bu yayınla yakından ilgilenmişti. Ağın kendisi hakkındaki bilgilerden ziyade daha soyut bir düzlemde ilgilerini çekmişti çünkü biz bir yerde bu tür ağları Hollanda’daki Türkler gibi kültür azınlıklarıyla beraber düzenleyip yüreklendirmeye çalışıyorduk.&lt;br /&gt;Bunlar kültürel aktörler ve organizasyonlar arasındaki ağkurumunun ve işbirliğinin temel düzeydeki imkanlarını, hükümetin bu türden bir işbirliğini teşvik edip kolaylaştırma yollarını gösterdiğini düşündüğüm yalnızca birkaç örnek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Pascal BRUNET&lt;/span&gt;-  Bu ilk sunumların ardından, şunu görmek ilginçti; Avrupa’dan bahsettiğimiz zaman, katmanlı bir yapıdan bahsediyoruz aslında. Bilir misiniz, milföy adında bir Fransız tatlısı vardır; kültürel işbirliği işte bu milföyün katmanlarından birini teşkil ediyor, bu katmanlardan bir kısmı ise devletleri teşkil ediyor. Ulusal girişimlerin örtüştüğü noktalardan söz ediyoruz. Bu ulusal girişimlerin bir kısmı Birliğin girişimleriyle örtüşürken bir kısmı da özel koşullara cevap veriyor; örneğin sizin de bahsetmiş olduğunuz göç gibi içsel sorunlara, ya da uluslararası ilişkiler gibi dışsal meselelere. Sanırım bu gün üzerinde duracağımız mesele de bu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sabine Bornemann’ın sunumu iki bölümden oluşacak; birinci bölümde kültürel işbirliği alanında varolan ulusal yardım ve araçlardan, Almanya’nın bu kültürel işbirliklerini düzenlemek için yürürlüğe soktuğu ve geliştirdiği girişimlerden bahsedecek. İkinci bölümde ise, Sabine başka bir kimlikle, bu sefer Avrupa Birliği’ne bağlı olarak çalışan Almanya Kültür Ulusal Ajansı’nın yöneticisi olarak, bu alandaki kültür programlarından ve AB’nin kültürel girişimlerinin genel yapısından bahsedecek. Belki soruların mahiyetine göre, ardından bizim de ekleyeceğimiz şeyler olabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/_TwG7o62LOuI/SlbkFUS3CLI/AAAAAAAAA1s/Fng5gytxPAY/s1600-h/3.4SabineBornemann.JPG"&gt;&lt;img style="cursor:pointer; cursor:hand;width: 240px; height: 320px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_TwG7o62LOuI/SlbkFUS3CLI/AAAAAAAAA1s/Fng5gytxPAY/s320/3.4SabineBornemann.JPG" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5356719586802075826" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Sabine BORNEMANN&lt;/span&gt;- Çok teşekkürler. Pascal’ın az önce kullandığı milföy hamuru benzetmesinden yola çıkarak, herkesi bir araya toplamaya yardım edebilecek en iyi unsur, teşhis ettiğimiz ve birçok kişinin de bahsettiği gibi, herhangi bir bütünleştirmenin en iyi aracı tabii ki kültür olarak gözükmekte. Başka kültürler hakkında bilgi sahibi olabilmemizdeki en büyük motivasyonun ilk adımı meraktan geçer ve bu yüzden de hepimizi bu kültürel Forum’a davet ederek birbirimizi daha iyi tanımamız için ilk adımları atmamıza yardım eden Europist’e çok minnettarız. Pascal Brunet’in de az önce söylediği gibi, iki görev birden üstlenmiş durumdayım burada şu an otururken; bir yandan Almanya’daki Avrupa Kültür Fonu Programları için Kültürel Temas Noktası’nı yürütürken, öte yandan kültür politikalarının yürütülmesi, geniş tartışma süreçlerine olanak sağlanması ve hükümetle çalışmaların sürdürülmesi gibi işlerle uğraşan Almanya’daki federal bir dernekte çalışıyorum. Almanya’daki araştırma merkezinden Profesör Wiessand’ın şanssız bir şekilde aramızda olamayacağını öğrendiğimden Almanya’nın çift yönlü gerçekleştirdiği bazı inisiyatiflerden bahsedecek birisi bu panelde yer almayacak. Ben de bu konu hakkında konuşabilecek en doğru insan değilim ama yine de birkaç inisiyatiften bahsetmekte fayda görüyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Almanya ile Türkiye arasında geleneksel olarak hep çok yakın ilişkiler olmuştur. İki milyona yakın Türk kökenli insanla Türkler, Almanya’daki en kalabalık azınlık durumundalar ve şu anda yaklaşık bir elli bin kadar dahası Alman pasaportu taşımakta, dolayısıyla gerçek sayı daha da büyük. Şu anda iki adet federal bakanlık hem Kültürel Temas Noktası ile hem de diğer kuruluşumla ilgileniyor: Dışişleri Bakanlığı ile Kültür Bakanlığı. Onlar çok ilgilendiler ve tabiii geri döndüğümde onlara bir rapor sunacağım, bu foruma katılmak için birilerini gönderebilmeyi çok isterdim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şu anda birçok etkinlik Almanya’daki Türk azınlığını hedef alıyor. İki taraflı bir işbirliğini içeren çok fazla program mevcut değil fakat eminim ki çok yakın gelecekte sayıları artacaktır, hatta belki de varolan birkaç projeden benim hâlâ haberim yoktur. Federal fonlarla kültür için yapılan şu; muazzam çok yıllık bir proje için para sağlayıp göçmen sanatlarıyla ilgili bir sergi düzenliyorlar ve proje nihayetinde Almanya’daki göçmen sanatları müzesi haline gelecek. Bu büyük çaplı bir proje ve sanırım maliyeti beş milyon Avro civarında. Bir başka önemli proje ise Almanya Eğitim ve Araştırma Bakanlığı’nın finansmanı ve derneğimin yürütmesiyle gerçekleşen çalışma. Kültürlerarası yetkinlik üzerine odaklanan bu proje iki buçuk yıl sürecek ve eğitim ve kültüre odaklanarak iki tarafta da kültürlerarası yetkinliğin öğrenilmesine çalışacak. Bence bu, önümüzdeki dönemde bütün ülkeler, yeni, eski ve daha sonraki AB üye devletleri için çok önemli bir çalışma olacaktır.   &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Avrupa Konseyi’nin Kültür Politikaları Özeti (Compendium of Cultural Policies) çok iyi bir bilgi kaynağı, [Alman] Kültür Politikaları Kurumu işin Alman kısmı ile ilgilendi, o yüzden bu tür tamamlayıcı bilgiler için çok iyi bir adres. Daha başka bir çok inisiyatifler de var, sanıyorum bugün Osman Okkan kürsüde olacak ve çok ilginç bir forumda, Alman-Türk Kültür Forumu’nda eminim onun size söyleyecek daha çok sözü olacaktır. Yaşar Kemal ve Günter Grass Başkanlık ediyorlar ve Almanya’daki genç göçmenler için İnternet’te çok ilginç bir proje başlattılar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Federal Yönetim’den, federal eyaletlerden gördüğümüz ilginin çokluğu umarım sizin için bir fikir oluşturmuştur, ben de artık Avrupa Programları’ndan bahsetmek istiyorum şimdi. Size meraktan bahsetmiştim, birçok kültür operatörü Türk kültür operatörleriyle daha yakın işbirliğine fazlasıyla meraklı ve hevesliler ve kültürel işbirliği projeleri için temel fon programı olan Kültür 2000’e Türkiye’nin de dahil olacağını öğrenmekten son derece mutlular. 2005 yılı için son anda Türkiye’nin talihsiz bir şekilde projeye katılamayacağını öğrenmiştik ama 2006’da ya da en geç 2007’de programın bir parçası olacaklarından eminiz ve bunu umuyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu kültürel fon programlarının amacı nedir? AB’nin, üye ülkelere kültürel projeler için doğrudan finans yardımı yapmasına izin verilmiyor, ancak farklı ülkelerdeki kültür operatörleri arasındaki işbirliğine katkı sağlamasına müsaade ediliyor. Bu Avrupa projelerinin en az üç ülkenin kültür operatörlerine ihtiyacı var ve şu aşamada, Türkiye’nin tam olarak programa dahil olmadığı halde bile, ilave bir ortak olarak katılabilme şansı var. Bu yüzden de çok fazla yükümlülük taşımadan katılmanızı tavsiye ederim, böylece ilk çalışma bağlantılarınızı kurup, ilk deneyimlerinizi yaşayabilirsiniz. Kültür programı dışında da kültür projelerine uygun birçok başka program mevcut. Birkaçını sıralamak gerekirse; bir Gençlik programı var, eğitime yönelik bir program var, film sektörü için medya konulu bir program var, kültürel miras ile ilgili de birçok farklı seçenek var. Size kısa zaman içerisinde verilemeyecek kadar çok detaylı bir konu bu. Teşekkür ederim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Pascal BRUNET&lt;/span&gt;- Teşekkürler. Burada iki AB Ulusal Kültür Ajansı’nı temsil ediyoruz ama salonda başka meslektaşlarımız da var. Belki onların de kendilerini tanıtarak, düşüncelerini bizlerle paylaşmaları ve bizim söylediklerimizi tamamlayacak noktalara değinmeleri iyi olabilir. Evet, salonda Bulgaristan’ın Ulusal Kültür Ajansı’ndan Iveta, doğrudan Türkiye’ye komşu bir ülkeden geldiğinden, bu programların gelişimiyle yakından ilgili olduğunu tahmin ediyorum.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Iveta DIMOVA&lt;/span&gt;- Çok teşekkürler. Ben Sofya’dan geliyorum, Bulgaristan Kültür ve Turizm Bakanlığı’nı temsilen buradayım. Bakanlığımız çok yakın bir tarihte Turizm Bakanlığı’yla birleşti, burada Türkiye’de de aynı gelişmenin yaşandığını öğrendim. Öncelikle bu Forum’un düzenleyicilerine teşekkür etmek istiyorum; program çok ilginç ve çok etkilendiğimi itiraf etmeliyim. Bize komşu bir ülke olmanıza rağmen, bu İstanbul’a ilk gelişim. İnsanlar çok içten, organizasyon ise mükemmel, size sonsuz teşekkürlerimi sunmak istiyorum. Bugünkü konu gerçekten de çok ilginç çünkü öncelikle bizi yakından ilgilendiren bir konu, ayrıca AB’nin Culture 2000  programlarının Ulusal Kültür Ajansları olduğumuzdan, bir ağ şeklinde çalışmaktayız ve Türk meslektaşlarımızla iletişime geçmeyi çok istiyoruz. Burada böyle bir imkanımız da olmuş oldu. Culture 2000 programı, Sabine’nin de çok doğru bir şekilde açıkladığı gibi, bir AB programı. Bildiğim kadarıyla Türkiye de bu programa katılmak üzere davet edildi, bu katılım 2005-2006 yılı gibi hayata geçecek mi, yoksa 2007 yılını mı beklememiz gerekecek bunu öğrenmek isterdim. Bulgar kültür operatörleri, Culture 2000 programı kapsamında işbirliklerini geliştirme konusunda çok istekliler, zira bölgesel deneyimleri bir hayli kuvvetli. İşbirliği statüleri koorganizatör ile ortak aralığında değişebilir, ama bölgesel işbirliği alanındaki deneyimimiz, Culture 2000 ya da Culture 2007 programı içerisinde ortaklıklar geliştirilmesinde faydalı olabilir. Çok teşekkürler, ilgilenen Türk meslektaşlarımın benimle iletişime geçmelerinden memnuniyet duyarım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Zora YAVROVA&lt;/span&gt;- Ben Slovakya’dan katılıyorum ve Sabine’in Almanya’da çalıştığı gibi ben de kendi ülkemin Kültürel Temas Noktası’nın başındayım, ikimiz de şu anda Kültür 2005 adlı Avrupa kültür programının yöneticileriyiz. Bu program 2007 yılından itibaren yerini başka bir programa bırakacak. Bu yeni program şu anda müzakere aşamasında ve 2007 yılından itibaren nasıl yürütüleceğini hep beraber göreceğiz. Aranızda Slovak kültürü hakkında bir şeyler öğrenmeye hevesliler varsa benimle görüşmekten hiç çekinmesinler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Eva CERGOVA&lt;/span&gt;- Ben de Çek Cumhuriyeti Kültürel Temas Noktası’nın başkanıyım ve Çekler de henüz Türkiye ile yakın ilişkiler içine girmediler ama eminim ki birçok Çek operatör işbirliği yapmak isteyecektir çünkü bu onlar için ilginç bir deneyim olacak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Atilla ZANGOR&lt;/span&gt;- Herkese günaydın, Macaristan’dan, Budapeşte’den katılıyorum ve ben de Kültürel Temas Noktalarının korosuna katılmak istiyorum. Eğer Macar kültür operatörleriyle iletişime geçmek isterseniz, size yardımcı olmaktan memnuniyet duyarız. Avrupa’daki her Kültürel Temas Noktası’nın çalışma farklılıkları da kültürel çeşitliliğin bir göstergesi. Elbette ki Kültürel Temas Noktaları faaliyetlerinden başka çalışmalar da yapıyoruz. Örneğin Kasım ayında AB ufkunda Avrupa’nın kültürünün ne olacağını ve 2010-2020 yıllarında ne olabileceğini tartışacağımız büyük bir konferans düzenliyoruz. Çoğunlukla yöneticiler düzeyinde gerçekleşecek olan konferans hakkında bilgi almak isterseniz, daha sonra sizinle konuşmaktan mutluluk duyarım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Mesut ÖZBEK&lt;/span&gt;- Ben de Ankara’dan, Kültür ve Turizm Bakanlığı adına katılıyorum. Bakanlık proje koordinatörüyüm, daha çok Avrupa Birliği projelerine bakıyorum. Söylendiği gibi biz, 2005’te Culture 2000’e katılmadık, 2006 için kültürle ilgili STK’lara yazı yazıldı. Eğer projeleri varsa, 2006’da katılacağız. AB projelerinin önemi; Türkiye’de Avrupa Birliği Genel Sekreterliği’nin 2002’de bakanlıklara yazdığı yazıyla, her bakanlıkta proje koordinasyon merkezleri kuruldu. Ancak bunun eğitimine biraz geç başlandı, dolayısıyla AB projelerinin Project Cycle Management eğitimi yeni yaygınlaştı. Türkiye’de AB programlarına proje sunabilmek için, Devlet Planlama Teşkilatı’nın hazırladığı ön Ulusal Kalkınma Planı’nda, proje konularının öncelikler arasında yer alması gerekiyor. Yalnız bizim Diplomacy Training Program kültürü henüz öncelikler arasına almadı; altyapı, insan hakları, azınlıklarla ilgili ilişkiler, hep bunlar öncelik oldu, dolayısıyla kültür alanında biz Avrupa Birliği’nden doğrudan çerçeve program çerçevesinde paralar alamadık. Doğu Anadolu’dan çerçeve programlara, kültürle ilgili projeler sunamıyoruz. 2006’da AB’nin Türkiye’ye ayırdığı 500 Milyon Avro için kültürün öncelikler arasına girmesini sağlamaya çalışıyoruz. Bu konuda yetkililerle görüşüyoruz. Teşekkür ediyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Pascal BRUNET&lt;/span&gt;- Belki tamamlamak için bilgi mahiyetinde ve sizin sorunuza da cevap teşkil edecek bir şey söylemeliyim. Relais Culture Europe olarak Bükreş’teki ECUMEST isimli derneğimiz, büyük bir coğrafyada, özellikle Balkanlar özelinde hem ikili, yani üye ülkeler ile üye ya da üye olmayan ülkelerin işbirliğini amaçlayan, hem de Birlik içerisindeki işbirliklerini düzenleyen, yani kültür aktörlerinin kullanabileceği araçların tamamını kapsayan bir mapping, bir kartografi hazırlamakta ve bu noktada Türk meslektaşlarımıza da yardım çağrısında bulunduk. Bu belgeyi Relais Culture Europe’un, ya da Budapeşte’deki ECUMEST derneğinin internet sitesinden indirebilirsiniz. Dolayısıyla bu belge, biraz evvel Sabine’in de değindiği gibi varolan tüm araçlar üzerine genel bilgiler içermekte. AB’ye üye ülkelere, Birliğin yapısına dair veriler mevcut ve her programda durum, operatörlerin sorumlulukları, katılım koşulları farklılık gösteriyor. Ve sanırım şantiyenin durumunu göstermesi açısından oldukça etkileyici bir belge, çünkü aslında sürmekte olan bir şantiye durumu söz konusu, ilerleme halinde olan, bazen oldukça mesafe kat eden bir şantiye. Culture 2000 ile ilgili olarak, değişik nedenlerden dolayı durum biraz bulanık; bir taraftan halihazırdaki program iki önemli aşamadan geçti. 2000-2004’ü kapsayan ilk aşamanın sonunda, finans perspektifleri ve birçok başka nedenden dolayı programın iki yıl daha uzatılmasına karar verildi. Dolayısıyla program 2006 yılında sona erecek. Bugüne gelene kadar çok fazla değişikliğe uğradı, birçok planda değişti, özellikle bazı partnerlerin katılımı hususunda değişiklikler oldu ve Türkiye özelinde Türk operatörlerin katılımının bir an önce sağlanmasını umuyoruz, ama sanıyorum ki top artık Birliğin alanından çok Türkiye’nin alanına geçmiş durumda. Ayrıca 2006 sonunda, Culture 2007 ya da başka bir isim verilecek olan yeni programa geçeceğiz. Biliyorsunuz ki, AB’nin yaratıcı ekipleri mevcut, bunlar bu tür isimleri belirliyorlar, yani diyelim ki Culture 2000 dışında herhangi bir ismi olacak bu programın. Bu program amaçları bağlamında farklılıklar içerecek. 2007’de hem amaçların hem da katılımcı ülkelerin durumunun netleşmiş olmasını ve Türkiye’nin bu programa tamamen dahil edilmesini umuyoruz. Bu şimdiden çalışmaya başlamamıza engel değil tabii. Değişik ulusal ajanslardan gelen arkadaşlarımızın burada bulunmaları vesilesiyle değişik kültürel operatörleri sizlere göstermek açısından önemli bir toplantı olduğu kanısındayım. Sayımız daha fazla olabilirdi. Sanıyorum önümüzdeki ay ulusal ajanslar olarak bir toplantımız olacak, orada bu Forum’un konusunun açılacağını umuyorum. Ama birçok ülkede, ister kültür mirası, ister çağdaş sanat alanında olsun, kültür operatörlerinin Türk meslektaşlarıyla çalışmayı çok arzu ettiklerini biliyorum, böyle bir talep mevcut. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evet, durum biraz şantiyeyi andırıyor, çok açık olan Culture 2000 programı gibi AB özelinde olduğu kadar, Avrupa’ya dahil olan ve olmayan bu bölgedeki ülkelerin statüleri bağlamında da bir şantiye durumu söz konusu. Bazıları AB’ye üye, bazıları üye olacak, bazıları aday statüsünde, bazıları üye olma potansiyeli taşıyor, dolayısıyla bu şantiyeyi tamamlayabilmemiz için daha çok zaman lazım. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Zeynep BORATAV&lt;/span&gt;- Aslında daha sonra da sorabilirim soruyu, genel olarak bir şey sormak istiyorum. Bu tür araçları devreye sokarken, aslında Türkiye’nin altyapısının yeterli olup olmadığını araştırıyor musunuz? Bunun için bir takım altyapıyı güçlendirici programlar getirmeyi planlıyor musunuz, ya da böyle programlar var mı?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Pascal BRUNET&lt;/span&gt;- Öncelikle bizim programımız yok, biz sadece bilgi sağlıyoruz. Bizim programlarımız yok, fakat altyapıyla ilgili programlar yakında olacak. 2007’den itibaren AB içinde bölgesel politika, katılım politikası gibi altyapıyı hedef alacak programlar oluşturulacaktır. Bu katılım politikası, bir ülkenin gelişmesinde önemli bir etkiye sahip olduğunu kanıtlaması halinde kültürel altyapıyı da kapsayabilecek şekilde, altyapının güçlendirilmesini hedef alıyor. Bu programlar, bazı alanlarda Türkiye ile işbirliğine açık olacak. Halihazırda Avrupa’da bazı politikaları birbirleriyle uyumlu hale getirmeye çalıştığımızdan, bölgeler arası işbirliğini amaçlayan, örneğin şu sıralar Sırbistan’da süren proje programları gibi programlardan yararlanabileceksiniz. Dolayısıyla bunlar 2007 yılında uygulamaya geçecek projeler diye öngörüyorum. AB bakış açısından, yapılandırmayla kastedilen özünde ekonomik kalkınmadır; büyük bir kalkınma vizyonu mevcuttur ve bunun ekonomik sonuçlar doğurması öngörülmektedir. Bu politika üç büyük amaç üzerine kurulu bir yapıya sahiptir: Birincisi ekonomik kalkınmadır, ikincisi sosyal kalkınma ve üçüncü amaç ise daha çok altyapı ve ekipmanın iyileştirilmesidir. Çok teknik bir konu ama, örneğin altyapı bağlamında, yollarla ilgili çok kapsamlı bir girişim var. Dolayısıyla ekonomik, sosyal ya da kamusal alanın düzenlenmesine dahil olabilirlerse, kültür altyapıları da bu alandan yüksek düzeyde faydalanabilir. Eğer teknik konularda başka sorunuz yoksa, Anna Lindh Akdeniz-Avrupa Vakfı’na kulak vermeyi öneriyorum. Bu Vakıf, çok yeni bir araç, hazırlıkları uzun yıllardır sürmekte, ama açılalı 15 gün oluyor. İskenderiye’de açıldı, sanırım Vakıf Türkiye’de ilk kez tanıtılmış olacak. Bu Vakıf, AB’nin gene çok büyük dış politikasının somutlaşmış halidir. Bu dış politika, bugün 12 yıl gibi bir süredir karşılıklı anlaşmalarla devam etmiş ve Avrupa ile Akdeniz bölgesi arasında oluşmasını arzu ettiğimiz ilişkiyi doğurmuştur. Bu vesileyle, kültürel yapılanma ögelerinin neler olabileceğini göreceğiz. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/_TwG7o62LOuI/SlbkSMdnGvI/AAAAAAAAA10/kCjYHipmRvg/s1600-h/3.5GianlucaSolera.JPG"&gt;&lt;img style="cursor:pointer; cursor:hand;width: 240px; height: 320px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_TwG7o62LOuI/SlbkSMdnGvI/AAAAAAAAA10/kCjYHipmRvg/s320/3.5GianlucaSolera.JPG" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5356719808037985010" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Gianluca SOLERA&lt;/span&gt;- Vakıf için çalışan ben ve diğer arkadaşlarıma gelecek yıllarda gerçekleştireceğimiz çalışmalar için bu yüreklendirici sözlerinden dolayı teşekkür ederim Pascal. Dün yer alan bir tartışmaya dair kısa bir fikrimi arz ederek başlamak istiyorum. Dünkü tartışmayı dikkatle dinledim ve bu konferans çerçevesinde Türkiye’nin meşru kılması gereken bir şey olup olmadığını merak ettim. Dün yapılan bütün yorumlarda Türkiye’nin Avrupalılığının meşru kılınmasına yönelik değiniler oldu. Türkiye niçin Avrupa’ya birşeyler ispat etmeye çalışıyor? Sanırım olası cevaplardan bir tanesi, Türkiye’nin içinde bulunduğu coğrafyanın çok uzun yıllar hatta asırlar boyunca Avrupa tarafından göz ardı edilmiş olmasıdır. Akdeniz havzasından bahsediyorum. Avrupa yüzyıllar boyunca kıtasal bir alan olarak kabul edilmiştir ve denizle sınırlıdır. Ne var ki bir başka kıtasal alan da Akdeniz havzasıdır ki bunun sınırları ise karalara dayanır. Binyıllar boyu uygarlıkların merkezi olan bu alan hatta medeniyetin doğup geliştiği yer olmuştur. Amerika’nın keşfinden önce, endüstri devrimine kadar bu boş alan, Akdeniz, dünyanın merkeziydi. Şimdilerde Avrupa’nın inşasından bahsediyoruz ve bugüne kadar Avrupa’nın fikri babaları Avrupa’yı başından beri bir iktisadi yapı olarak tasavvur etmişler. Hatırlarsanız Avrupa ortak pazarı vardı, yani ilk fikir, iktisadi ve ticari ilişkiler için bir çerçeve yaratmaktı fakat eksik olan birşey vardı ve bu da son yıllarda Avrupa’nın siyaset masasına yatırdığı boyut ve kimlik sorunu oldu. Ve bence gözardı edilen bir boyut vardı ki bu da aslında kültürel boyuttu. Halbuki Avrupa’yı ekonomik bakış açısından inşa etmek için dünyaya kuzeyden güneye bakmak lazım gelir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu hepimizin birarada sahip olduğu muazzam mirasın vücut bulduğu en belirgin şey nedir; kentler. Rumlar için polis, Latinler için urb, İslam dünyası için medîne. Bir medeniyetin gelişiminin zirvesinin en belirgin göstergesi, kent fikrinin yaratılmasıydı. Kent ise Kuzey’de değil, Akdeniz havzasında doğdu. Şimdi, Avrupa-Akdeniz Kültürlerarası Diyalog Vakfı tam da siyasetçiler Akdeniz havzasına dönüp orada bir varlık nedeni arama ihtiyacı duymaya başladıkları vakit doğdu. 1995’te siyasiler uzun yıllardır unutulmaya terk etmiş oldukları şeyin farkına vardılar. Hatırlarsanız 1995’te bakanlar Barselona’da buluşup AB ülkeleri ve Fas’tan Türkiye’ye kadar Akdenizli ortak ülkelerle Avrupa-Akdeniz ortaklığı fikrini ortaya attıkları vakit Barselona süreci başladı. On tane ortak ülke sayılıyor. Bu iş üç boyutta gerçekleşmekte: Barış ve istikrar için çalışmak –o zamanlarda Oslo Anlaşması’nın Ortadoğu çatışmasına son vereceği ümidi vardı-; müşterek refah için çalışmak –çoğu Avrupalı göçlerden korkuyordu, öyleyse kıtamıza yönelmiş göç akınını yavaşlatmak için bu bölgelerde iktisadi kalkınma sağlamamız gerekiyordu- ve bir de üçüncü boyut olarak halklarımız arasında kültürel anlaşma ve alışveriş ki ilk aşamada pek de hayata geçirilememişti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Böylece Avrupa-Akdeniz sürecinde, ilk on yıl tasarının bu üçüncü direği, ikinci planda kaldı, neredeyse yok gibiydi. Ardından ansızın Bin Ladin ve New York ikiz kulelerine yapılan terörist saldırılarla bu küçük üçüncü direk muazzam önem kazandı ve siyasetçiler unuttukları bu üçüncü direk olmaksızın Avrupa yapılaşmasının ayakta duramayacağının farkına vardılar. Vakıf işte o zaman vücuda geldi. İlk fikir 2002’de çıktı ve iki yıl sonra, 2004’te kültürlerarası diyaloğu hazırlayacak bu Vakfın kurulmasına resmen karar verildi. Hakikaten gerçekleşmesi ise iki hafta önce oldu. Takdir edersiniz ki bürokrasi ve siyaset çağında yaşıyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İlginçlik Vakfın isminde. Kültürlerarası diyalog tabirini şimdilik rafa kaldırıp derneğin aldığı Anna Lindh adı üzerinde duralım. Avrupa bütünleşmesi fikrinin doğuşunun tarihin kara sayfalarından birindeki mağlubiyete -II. Dünya Savaşı- dayandığı gibi bu dernek de ismini tarihin kara sayfalarından almayı düşündü: Anna Lindh cinayeti. İyi bir fikri bir mağlubiyetten almak bence son derece manidar. Bu gelecek vaad eden öyle bir tutum ki bunu herhangi bir zafer, başarı ya da fetihten yola çıkmaya tercih ederim. Ayrıca Anna Lindh özel bir insandı. Maalesef kendisiyle şahsen tanışma fırsatım olmadı ama hakkında yazılanları okudum ve onunla tanışmış, onunla çalışmış insanları dinledim. Seçilmesinin nedeni Dışişleri Bakanı olmasına rağmen sade bir kadın olmasıydı fakat bu dünyada sınırların olmadığına inanıyordu. Gerçeklik ancak halklar arası temas olursa değişebilirdi ve Vakfın arkasındaki gizli fikir de budur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi, bu vakfın misyonu nedir? Bu vakfın misyonu diyalogdur fakat yüz yüze diyalog anlamında, cepheden değil de yanında durmak suretiyle. Ortakların aynı sıklette, aynı şeref ve aynı karşılıklı saygıda bulunmaları gerekir; yalnızca hoşgörünün değil, karşısındakine saygı duymanın da tesis edilmesi ve ötekini kabulün ötesine geçen bir karşılıklı merak ve ilginin gelişmesini sağlamak için. Velhasıl vakfın temel misyon unsurlarından birisi hareketliliği sağlamaktır; kültürel mirasın, fikirlerin, insan kaynaklarının bir yerden ötekine gidebilmesini. Çünkü kültür yalnızca durağan birşey, bir anıt değil bir akışkandır. Kültürün yalnız bir hadise değil, siyasi kalkınma vektörü olması lazım gelir. Kültür gelişmeye yönelik temel siyasi vektör olmalıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunu nasıl yapmalı? Vakfa düşen iş sivil toplumla çalışmak ki bu, neredeyse hepimiz sivil toplum çıkışlı olmamıza rağmen pek de kolay değil, özellikle de farklı siyasi aktörlerin, siyaset kültürlerinin ve kurumlarının bulunduğu, bazen sivil toplumların müttefik değil de düşman gibi göründüğü dünyada, Akdeniz bölgesinde. Bu yüzden Vakıf olarak girişimimiz, siyasetçileri yatıştırmak ve eğer sivil topluma güveniyorlarsa fikirlerinin veya tasarılarının hayata geçirilmesi gerektiğini anlatmak gayesiyle, siyasi ve sivil boyutların arasında bir yerde olacaktır. Bundan dolayı çalışma atölyeleri, ağlar, organizasyonların tespiti ve bildirilmesi, temas kurulması. Üç boyut üzerinden çalışılacak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bildiğiniz üzere Vakfın pek fazla parası yok. Üç yıl boyunca aldığı 11 milyon Avro’dur. Herhangi bir başka Avrupa programı dahi Vakfımızdan daha iyi mali kaynaklara sahiptir fakat biz de cüzi miktardaki paramızla elimizden geleni yapıyoruz. 2 + 2 formülüne dayanan tanıtım projeleri finanse etmeğe çalışacağız. Bu ne anlama geliyor? Projelerde en az iki AB ortağınız ve iki de AB dışı ortağınız olacağı. Yani eşit imkanlar istiyoruz. AB dışı ortakların bu projelere katılırken AB ortaklarıyla eşit saygınlığa sahip olması ilkesini oturtmaya çalışıyoruz. Temasları kolaylaştırırken iki farklı ağ ya da organizasyon arasında köprü işlevi görmeye çalışacağız. Sonra da tasarıları tanıtmak kalıyor, bir tür etiket geliştirmeye çalışacağız. Kültürlerarası diyalog için Avrupa-Akdeniz etiketi, en iyi performans gösteren tasarılar için.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu ilk sene ne yaptık: Komik çünkü dernek resmen 20 Nisan 2005’ten beri mevcut fakat geçtiğimiz birkaç aydır gizliden gizliye Mısır’da bir bakıma yasadışı olarak çalışıyordu. Örneğin, Nisan’daki açılış töreninde bir konser düzenledik ve sanırım İskenderiye’ye tarihinde ilk kez farklı kültürel müzikleri ve müziğin ardındaki kültürel miras çeşitliliğini bir araya getirmeye çalışan bir genç müzisyen grubu getirdik. Size söyleyebilirim ki konserde dans etmeseler bile sandalyelerin altında ayaklarını oynatan örtünmüş kadınlar dahi gördüm. Bu yalnızca bir başlangıçtı fakat ne tür bir şey yapmaya çalıştığımızı size biraz olsun hissettirmiştir sanıyorum. Bu sene, öğretim programlarını değiştirerek onları Akdeniz kültürü fikriyle bağdaşık duruma getirmek; savaş, hoşgörüsüzlük, İslam-Hıristiyan çatışmaları bir yana, bizi bölenin değil de birleştirenin ne olduğunu bulmaya çalışarak, Akdeniz bölgesinin bir parçası olmanın olumlu taraflarını keşfettirmek üzere, okullar üzerinde çalışmayı deneyeceğiz. Bu etiket fikri üzerine çalışmaya da başlayacağız. Halen nasıl hayata geçireceğimiz üzerinde çalışıyoruz ama birçok diğer organizasyonların çalışmalarını da tanımamız önemli çünkü yeni bir şeyler icat edecek olan bizler değiliz. Biz sadece, diyalog için çalışan çok sayıda insana gereksindikleri saygınlığı vermeye, arka çıkmaya, kültürel, siyasi ve sosyal sahalarda, hem Akdeniz bölgesi ülkelerinde hem de AB ülkeleri nezdinde önemli aktörler olarak tanınmalarına çalışıyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi bir de geleceğe bakalım: Önümüzdeki üç yıl boyunca üstünde çalışmayı planladığımız altı faaliyet çizgisi var. Birincisinin başlığı “ortak geleceğimiz gençlerdir”: Gençler üzerine çok çalışmak istiyoruz ve onlar için özel projeler geliştirmeye gayret edeceğiz. Hangi alanda olursa olsun, bu projelerde gençlerin aktör, hatta başrol oyuncusu niteliği taşımalarını istiyoruz. İkincisi –oldukça karmaşık bir sözcük- “çok algılılık” olacak. Ana düşünce, arka planımızdaki ortak kültürel Akdeniz mirasını yeniden keşfedip görünür kılmak, özellikle eğitim kurumlarında. Sonrasında ise, “sanatsal yaratı”: Çalışmamızın üçüncü boyutu, bütün bu otuz beş ülkeden genç ve genç-olmayan sanatçıların bir araya gelip beraber çalışmalarına yardımcı olmak. Ardından, “bilimsel araştırma”: Genç bilim adamlarına burs, Akdeniz kültürü üzerine ortak bilimsel projeler vs. Nihayet sonuncusu: “Bir insan gelişimi aracı olarak bilişim teknolojisinden nasıl en iyi yararlanılır”. Son olarak da “kadınlara güç vermek”: Akdeniz bölgesinde çok hassas bir konu ki açıkyüreklikle yüzleşmeliyiz bununla.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Vakfımız bir ağlar ağı. Bir hevenk gibi çalışacak. İskenderiye’deki insanlar, ben ve diğer çalışanlar, birlikte çalışan 35 ülkeden 35 ağın çalışmalarının uyum içinde gelişmesini sağlamaya çalışacağız, her ülkede her ağın başında bir kişi olacak. Türkiye’de İstanbul Kültür Sanat Vakfı var. Beraber öneri getirme sorumluğunu üstleniyorlar ve biz de diğer ortaklarla bağlantıların kurulmasında, en iyi tasarıların tespitinde ve bu ağın etkin çalışmasında yardımcı olmak için yanlarında olacağız. Ardından da UNESCO, Euro-Med ve AB tarafından zaten tesis edilmiş ağlar gibi bölgesel kurumsal ağlarla çalışacağız. Ana fikir, bizim bir bakıma anahtarları ellerinde tutan yönetim ve bakanlar kurulları ile sivil toplum örgütlerinin arasında bir yerde yer almamız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Son bir değiniyle bitirmek istiyorum: Sanıyorum ki geçtiğimiz son birkaç ayda, yalnız Türkiye için değil bütün Avrupa için, bütün bu bölge için büyük önem arzeden gelişmeler yaşandı. Bunlardan ilki, Ekim ayında Roma’da anayasa tasarısının kabulüydü. İkincisi, Türkiye’yle pazarlıkların başlaması kararıydı. Belki üçüncüsü de Avrupa’da değil de Akdeniz’in güney sahillerinde bir Kültürlerarası Diyalog Vakfı’nın kurulmasının kararlaştırılması olacak  ki bu ufak bir detay sayılmaz. Çünkü kanımca kültür yalnızca bir meta değil, insan gelişiminin de motorudur ve biz de bunu bu şekilde yorumlamayı arzuluyoruz. Kanaatimce Türkiye’nin de oynayacak önemli bir rolü var. Avrupa’nın ucunda olduğundan değil, Ortadoğu, Asya ve Avrupa’nın merkezinde olduğundan, Akdeniz bölgesinin bir parçası olduğundan. Öyleyse, Türk insanından ciddi anlamda destek ve anlayış bekliyoruz projemiz için. Teşekkür ederim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Pascal BRUNET&lt;/span&gt;- Teşekkürler Gianluca. Sanırım sizin ağın üyelerinden birinin salona girdiğini gördüm, arka tarafta oturuyor. Ağın Slovenya’daki temsilcisi olacak kendisi. Gianluca’nın sunumu sonrası, sanırım Vakfın konumunun, hatta Vakfın da ötesinde AB’nin konumunun da nasıl kavramsallaştığını açıkça görmüş olduk. Özellikle de, belki AB’nin kültür politikasından bahsetmek için henüz çok erken olsa da, ama eylemsel bazda bazı amaçlar belirmeye, netleşmeye, tanımlanmaya başladı, sorunların neler olduğu da aynı oranda netlik kazanıyor. Bence kültürlerarası diyalog sorunu bugün yüz yüze olduğumuz en önemli sorunlardan biri. Bu gelecekteki Culture 2007 programının hedefini de teşkil edecek; kuşkusuz ki bu program birçok amaç ve hedef üzerine oturacak ve bu da muhtemelen o hedeflerin başta geleni olacak. Gianluca ayrıca ikinci bir eylem hedefinden söz etti; hareketlilik (mobility) Gianluca’nın da söylediği gibi fikirlerin, eserlerin, kişilerin hareketliliğini kapsıyor ve bu alanda Avrupa’da birçok girişimin olduğunu gözlemliyoruz. Culture 2007 programı bu hedefi de kapsayacak ve bu yönde yeni düzenlemeler önerecektir. Bir çok üye ülkede benzeri girişimler olduğunu görüyoruz. Evet şimdi Sabine Bornemann’a geçiyoruz...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Sabine BORNEMANN&lt;/span&gt;- Sihirli kelimelerden biri, AB’nin gelecekteki programının hedeflerinden biri olan hareketlilik. Ancak Avrupa programlarına baktığınızda şimdiden farklı ülkelerde işbirliği ortaklarına ihtiyaç duyulduğunu görürsünüz ve o zaman da Kültürel Temas Noktalarının, yani bizlerin, gittikçe daha sık maruz kaldığı yeni ülkelerin nasıl bulunacağı ve hangi parayla desteklenebilecekleri sorusuyla karşı karşıya kalırsınız. Bu yüzden bu ülkelerdeki farklı Temas Noktalarıyla iletişime girmek iyi olacaktır çünkü hareketlilik fonlarının sayısında bir artış var. Bu yeni Vakfın yeni inisiyatifini duyduğuma çok sevindim. Amsterdam’daki Avrupa Kültür Vakfı (ECF) da birçok hareketlilik fonu sağlamakta ve bunlar çok sayıda ülkeye de açık. ECF özellikle Güney ve Doğu Avrupa ülkelerine önem veriyor ve bu hareketlilik fonlarından Türk operatörler de yararlanabilir. Pek bürokratik değil, yalnızca projeler ve kurma aşaması için yeni işbirlikleri oluşturmaya odaklı. Ağ üzerinde iletişim kurmak ve toplantılarından birine ilk kez katılmak isterseniz ya da bir proje için hazırlanmayı düşünürseniz ve gitmeden önce altı yedi haftanız varsa seyahat masraflarınızı karşılaması için ECF’ye başvurmak zahmete değecektir. Akdeniz Bölgesi’nde gösteri sanatlarının üzerine odaklanan başka fon kaynakları da vardır, örneğin belki de birçoğunuzun bildiği Roberto Cimetta Fonu. Ayrıca bütün bu bilgileri barındıran çok hoş bir internet sitesi de var: www.on-the-move.org Bu sitede bir Avrupa ülkesine gitmek istediğinizde kafanızda şekillenecek bütün sorular hakkında her tür bilgiyi bulabilirsiniz. Teşekkür ederim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Pascal BRUNET&lt;/span&gt;- Bizi işleyiş şekliyle ilgili meseleleri düşünmeye iten diğer bir nokta da bu; bu ağlar ve bağlantılar, fikirlerin dolaşımı konuları bu öğleden sonraki bölümde ele alınacak. Vakfın bu alanda önemli ve etkili bir aktör olacağını sanıyorum. Bu konuda şüphem yok, fakat fikirlerin dolaşımını sağlamak, buradaki Forum’a benzer etkinlikler yoluyla bu ve benzeri anlar üretmek Vakfın açısından öncelikli meselelerini teşkil edecektir diye düşünüyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Lodewijk REIJS&lt;/span&gt; – Belki de hareketlilik hususuna ek olarak bir kaç söz söyleyebilirim çünkü çok önemli olan insanların yer değiştirebilmesi konusunun yanında bir de mirasın hareket edebilirliği var, Gianluca’nın da belirttiği gibi. AB dahilinde şu aralar halen ciddi gelişmeler var fakat kanımca gelecekte perspektif genişletilebilir. Mayıs’ta Lüksemburg’de gerçekleşecek bir sonraki Bakanlar Konseyi’nin koleksiyonların nakli konusuyla ilgilenen çalışma grubu hakkında önemli bir sunumu olacak. Çok çalıştılar ve şimdiden oldukça hoş sonuçlar elde ettiler. Çalışma yine memurlar değil tabandaki organizasyonlar tarafından yapıldı ve artık bu hususta sanırım hemfikiriz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Pascal BRUNET&lt;/span&gt;- Teşekkürler. Bir soru, ama doğrudan bu konuyla ilgili olsun çünkü ardından tartışma bölümünü açacağız zaten. Teknik, bilgi amaçlı bir soru varsa alalım...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Yolanda ONGHENA&lt;/span&gt;- Teşekkürler, Barselona, İspanya’dan geliyorum. Gianluca’ya bir şey sormak isterdim. Vakfın Başkanının da hazır bulunduğu Barselona’da yapılan Anna Lindh Vakfı açılışına katılmıştım çünkü. Başka ülkelerde mevcut ağlarınız var mı, eğer varsa elde ettiğiniz sonuçlar nelerdir, bu ağlar işliyor mu? Çünkü kendime sormadan edemiyorum, bu ülkelerde ne zaman gerçek anlamda bir işbirliği, ortaklık vücut bulacak? Pascal’ın Avrupa-Akdeniz projeleriyle ilgili fikrini de öğrenmek istiyorum: Biz uzun zamandır Avrupa-Akdeniz Kültür Mirası programı içerisinde çalışıyoruz. Ben bu projelerin gerçekten Akdenizli değil de daha çok Avrupalı projeler olduğunu gözlemliyorum. Çünkü güney ülkelerinde, projelerin devamlılığıyla ilgili hep büyük kaygılar oluyor. Proje tamamlandıktan sonra iki ya da üç yıl içinde ne oluyor? Zaman sorunu da var; bazen sırf bir projeyi zamanında bitirebilmek için, kalitesinden ödün verildiği oluyor, yoksa bir sonraki proje için öngörülen bütçeyi alamıyoruz. Üçüncü sorum da Sabine’ye olacak: Demiş olduğunuz gibi Almanya’da Türkiye ile değil de Almanya’daki Türklerle olan deneyiminizde bir ilerleme kaydetmemiş olmanız gerçekten üzücü. Çünkü örneğin İspanya’da göç yeni , fazla tarihi geçmişi olmayan bir konu. Özellikle bir ülkenin dahili kültürel işbirliği alanındaki deneyimi daha ilginç sonuçlar doğurabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Pascal BRUNET&lt;/span&gt;- Teşekkürler. Kısaca cevaplarınızı alalım. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Gianluca SOLERA&lt;/span&gt;- Aslında, her ülkede ağlar özerk olarak oluşmaktadır. Dolayısıyla ağa kimlerin erişiminin olacağına, kimin olmayacağına biz karar vermeyeceğiz. Tamamen açık olan ağlar var, sınırlı olan ağlar var, projeye yönelik oluşan, dolayısıyla projenin doğasına göre örgütlenen ağlar var. Diplomatik düzeyde yapılabilecek şey, ağların mümkün olduğunca açık olmasını sağlamak ve dahili bir değerlendirme sistemini işler kılmak olacak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Pascal BRUNET&lt;/span&gt;- Evet, Avrupa-Akdeniz projeleriyle ilgili olarak sorduğunuz, ama genel olarak işbirliği sorunsalına gönderme yapan sorunuza gelecek olursak; bunlar işbirliğinin zorlukları, yani birçok kişi, farklı yapı ve partnerlerin alter-egolarının isteğiyle birçok farklı dayanışma modelinin bir arada çalışmasının zorluğu. Avrupa-Akdeniz sorusu ise bu durumu daha da geren bir örnek. Bunu Birlik düzleminde gördük; örneğin Batı’daki yapılar, Birliğe yeni dahil olan ülkelerdekinden daha katı ve güçlüydü, yeni giren ülkeler bir öğrenme ve gelişme süreci yaşadılar, bu gerilimler Avrupa-Akdeniz düzleminde çok daha yoğun olarak yaşanıyor. Dolayısıyla, bu durum bizi kültürel işbirliğini tanımlamaya itiyor. Kültürel işbirliği, Gianluca’nın da belirttiği gibi, yan yana çalışmaktır, ama bu “yan yana çalışma”da farklılıklarımızı da dikkate almalıyız. Ayrıca, Güney’deki operatörlere bilgi ve becerilerimizi aktaracağımız imkanlar tesis edilmeli. Çünkü burada teknikten pek fazla söz etmedik ama bütün bunların arkasında bir teknik var ve bu teknik her zaman kolay işlemiyor. Bu işbirliği oyununa katılabilmek için yeterince güçlü bir yapıyı oluşturacak imkanlara ihtiyaç var. Belki bir dereceleme öngörülmedi, belki projeye katılım için hazırlık, projenin yürütülmesi ve son aşama olarak, genellikle unutulan bir aşama olan projeden çıkış öngörülmedi, ama bu fikri, yani bir kültürel projede hazırlık, yapım ve bırakma aşamalarının olduğunu komisyonda belirtmeyi düşünüyorum. Bu mesajların mümkün olan tüm yollarla ifşa edilmesi gerektiğine inanıyorum. Bu ilk yorumlardan gördüğüm kadarıyla, tüm bu projeler ve teknik araçlar uygulama hedeflerini azamide, her zaman çok kolay okunamayan siyasi niyetleri ise asgaride ortaya koymakta. Bu niyetlerin belirsizliği bir çok farklı nedene dayanıyor. Belirsizler, çünkü her zaman bunları düzenlemesi gereken makamlar tarafından düzenlenmiş olmayabiliyorlar ya da onları belirgin kılacak çalışmayı yapmak için yeterince zaman ayırmıyoruz. Dolayısıyla sanırım Bayan Lalumière bu politik duruma değinecektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/_TwG7o62LOuI/Slbkn4Ugo_I/AAAAAAAAA18/-Y10QT6zTzQ/s1600-h/3.6CatherineLalumiere.JPG"&gt;&lt;img style="cursor:pointer; cursor:hand;width: 320px; height: 240px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_TwG7o62LOuI/Slbkn4Ugo_I/AAAAAAAAA18/-Y10QT6zTzQ/s320/3.6CatherineLalumiere.JPG" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5356720180588225522" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Catherine LALUMIÈRE&lt;/span&gt;- Bayanlar ve Baylar, iyi günler. Öncelikle sizlere bir özür borçluyum, çünkü aslında dün burada olmam ve bu konuşmayı dün gerçekleştirmem gerekiyordu. Fakat gelemedim ve bugün burada, İstanbul’da olmaktan büyük mutluluk duyuyorum. Onbeş yıla yakın bir süredir Türkiye’ye düzenli olarak gelip gitmekteyim ve diyebilirim ki Türkiye’yi sevmeyi öğrendim. Her şeyi bilmiyorum tabii, ama Türkiye hakkında bugüne kadar öğrendiklerim, bu bilgilerimi derinleştirme şevkimi artırıyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gianluca Solera’nın Anna Lindh Vakfı’ylı ilgili sunumunu dinledim ve bundan büyük mutluluk duydum. Anna Lindh’i tanıma şansım oldu ve kendisini çok takdir ettim, çünkü tam da bu kültürlerarası diyalog fikrini temsil ediyordu ve isminin böylesi bir kültürlerarası diyaloğa verilmiş olması gerçekten çok uygun. Diğer bir olumlu husus da Akdeniz-Avrupa alanına duyulduğu belli olan bu ilgi. Bunu çok büyük bir öncelik olarak tanımlamalıyız; gerçek diyalog, anlayış ve ötekine saygı, hareketlilik ve özünde Avrupa’nın verdiği temel mesajla ilgili söylediklerinize katılıyorum. Aslına bakılacak olursa, burada söyleyeceklerim sizinle aynı çizgide devam edecek. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sizleri, Avrupa Birliği içindeki ilişkilerde kültürün rolü üzerine düşünmeye davet ediyorum. Türkiye ile AB arasındaki ilişkiden bahsederken, siyasi ilişkileri dikkate alıyorum. Tabii bunun öncesinde bir açıklama yapmam gerekiyor. Kültür dediğimde, sadece güzel sanatlar ve edebiyattan bahsetmiyorum. Söylemeye gerek yok ki tüm sanat biçimleri, sanatsal yaratılar ve sanatsal miras kültürün bir parçası, fakat ben kültür derken aynı zamanda fikirleri, değerleri, inançları ve tüm toplumun görüşlerini de kastediyorum. Bu noktada, Bay Solera siz de sivil toplumdan söz ettiniz. Evet, burada kültür en geniş tanımıyla, antropolojik anlamda ele alınmalı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu açıdan ele alındığında, kültürün Türkiye ile Avrupa ilişkilerinin en önemli boyutunu oluşturduğu görülmektedir. Tabii ki, Türkiye ve AB’nin üzerinde birlikte çalışması gereken başka alanlar da var. Ekonomi alanı var örneğin; Türkiye ile 1995 yılından bu yana Gümrük Birliği anlaşmamız var, bu alanda yapılması gereken birçok şey mevcut. Askeri konularla ilgili de bir araya gelip işbirliği yapmamız gerekiyor; Türkiye NATO’nun ve UNO’nun seçkin bir üyesi. AB’nin Türkiye ile askeri bağlamda ilişkileri giderek artacaktır. Uluslararası politikadan da söz edebiliriz; Irak’taki olaylara, Ortadoğu’daki sorunlara karşı nasıl bir tavır alıyoruz vb. Ama diğer taraftan, kültürel bağlam meselesi Türkiye’nin AB’ya katılımı -eğer böyle bir şey olacaksa- projesinde çok belirleyici bir yere sahip olacak. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tüm bu dosyaların, özellikle de AB’ye katılım dosyasının ön koşulu karşılıklı birbirini anlama, Türkiye ile AB’nin geri kalanı arasında gerçek bir diyalogun inşa edilmesidir. Bu doğrultuda, demagoji, yanlış anlama ve art düşünceleri aşmamız gerekiyor. Gelecekte bu katılımı hazırlamak ve gerçekleştirmek için kültürel boyut hayati öneme sahip. Biraz dramatikleştirerek de olsa bunun üzerinde duruyorum, çünkü bugün insanların bu konudaki görüşlerini, AB’deki kamuoyunun ne durumda olduğunu ve özellikle Fransa’da Türkiye’nin AB’ya katılımı söz konusu olduğunda insanların neler düşündüğünü görüyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Avrupa’daki ülkelerin büyük çoğunluğunda, Türkiye az tanınıyor. Evet, tarih kitaplarında İstanbul’un Osmanlı İmparatorluğu tarafından alınışından söz edildiğini okuduk, ama bu on yüzyıl kadar eskiye giden bir olgu. Osmanlı İmparatorluğu ve gücünü biliyoruz; yeniçerileri, Büyük Türk’ün korkutuculuğunu duyduk. &lt;br /&gt;Ama tüm bunlar tamamen bir bilgi kargaşasından ibaret ve Türkiye’ye dair abartılı ve karikatürize bir tasavvur yaratıyor. Cehalet çok yaygın ve utanarak şunu belirtmeliyim ki, Fransızlar ve diğer Avrupalılar da bu konuda çok cahiller; Türklerin dünya görüşlerini, Türk kafa yapısını, Türklerin yaşama biçimlerini bilmiyorlar. Bu yanlış anlamalara sebebiyet veriyor ve zamanı geldiğinde, Türkiye’nin AB’ye girişinin önüne engeller koyacak bir durum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bütün bunlara bazı kaygılar da eşlik ediyor: Türkiye’nin demografik ağırlığı, aynı zamanda bir potansiyel olarak da görülen ekonomik gücü ve en belirgin kaygılar şu şekilde ifade ediliyor: Eğer Türkiye AB’ya girerse, Avrupa kimliği çözünecektir, çünkü Türkiye Avrupalı değildir. Peki o zaman bu ne anlama geliyor? Avrupalı olmakla ne kastediyoruz? Avrupa kimliği ile neyi kastediyoruz? Kaçınılmaz olarak kendimizi, kültürel bir sorunun merkezine ulaşmış buluyoruz. Avrupalılığı tanımlayan şey nedir? Türkiye ne açıdan Avrupalı değildir? Avrupa kültürünün içeriği nedir ve Türkiye’nin Avrupalı olmasını ya da olmamasını belirleyen şey nedir? Bana diyeceksiniz ki bu soru zaten olumlu bir cevaba kavuşturulmuştur, zira Türkiye 1963 yılından bu yana Avrupa Konseyi’nin bir üyesi ve bu bağlamda, Avrupalı, Avrupa kültürüne, Avrupa kimliğine dahil bir ülke olarak tanınmıştır.&lt;br /&gt;Bu soru, 1989 yılında Orta Avrupa ülkelerinin, Avrupa Konseyi’nin ve ardından da AB’nin kapısını çaldıkları zaman da ortaya atılmıştır. Avrupalı kimliğinin kriterleri o dönemde sorgulanmaya başladı. Avrupalı’yı Avrupalı yapan nedir ve bir Avrupa oluşumuna katılabilmenin kriterleri nelerdir? Coğrafi öğeler var: Türkiye biraz Asya’nın, biraz da Avrupa’nın üzerinde kurulu. Ama ne İstanbul, ne de Çanakkale Boğazı aşılamaz sınır çizgileri. Dolayısıyla coğrafi kriterler birer gösterge, fakat kati tanımlar değiller. Tarihsel öğeler de mevcut ve bu noktada Türkiye’nin eski çağlardan bu yana Avrupa tarihinin bir parçası olduğu görülüyor. Bu da bizi yine kültürel kriterlere geri getiriyor. Her halükarda Türkiye’nin AB’ye girmesiyle ilgili tüm soru işaretleri, endişeler ve şüpheler de bu nokta üzerinde yoğunlaşıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şu an Fransa’da çok büyük bir çoğunluk tarafından dile getirilen bu rahatsızlığın biraz altını deştiğimizde, bunun Türkiye’nin Müslüman bir ülke olmasından kaynaklandığı görülüyor. Bu da bizi AB’nin bir Hıristiyan kulübü olduğu ve üyelerinin arasına Müslüman bir ülkeyi alamayacağı noktasına getiriyor. Görüyorsunuz ki çok tehlikeli bir yola girmiş bulunuyoruz, çünkü çok tehlikeli ve tamamen zararlı sonuçlara varma riskimiz var. Türkiye’nin adaylığıyla ilgili bu kaygılar ve gerekçeleri çok ciddi çelişkiler ve tehlikeler barındırıyor. Dini, üyeliğin kriteri olarak konumlandırarak, Avrupa’ya “Hıristiyan” ya da “Hıristiyan geleneğinden gelen” ibaresi taşıyan bir etiket yapıştırarak çok tehlikeli bir yola girmiş oluyoruz. Samuel Huntington’a ve medeniyetler savaşına hak vermeye gerek yok, Haçlı Seferleri’ne başlamak gerekir ve bu çok yanlış bir başlangıç olur. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu konuda başka bir kanaat de kültürel bir sorundan çıkıyor; Fransa’nın eski cumhurbaşkanlarından biri de bu argümanı kullanmıştı: “Farklılar ve öyle de kalacaklar”. Şimdi bir seçenek değişime inanmak; her insanın değişebileceğine, dönüşebileceğine, gelişebileceğine inanırsınız ve bu noktadan sonra herhangi birini a priori dışlamayı yanlış bulursunuz çünkü bu ne gelişmeye ve dönüşmeye, ne de halkların iyi niyetine inandığınız anlamına gelir. Kültürel farklılıklara yüksek kıymet veren günümüz Fransası’nda görülen böylesi bir akıl yürütme çok güzeldir, ama bu akıl yürütmenin sonunda şöyle bir noktaya varmış oluyorsunuz: “Farklısınız, farklı kalın, yurdunuzda kalın. Bizim ülkemize girmeye haiz değilsiniz, zira farklısınız ve biz farklılığınıza saygı gösteriyoruz. Dolayısıyla kulübümüze üye olamazsınız.” &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Burada kaygan bir zeminin üzerindeyiz ve buna tepki göstermeliyiz. Avrupalıların bu hususta çaba göstermeleri gerekiyor ve özellikle de şu anki düşünce yapısı eğer dikkat etmezsek içe dönüklük, dışlama, ötekinden korkma, hırçınlık, yabancı düşmanlığı ve hoşgörüsüzlükle sonuçlanacak.  Dolayısıyla biz Fransızlar olarak önce kendi arka bahçemizdeki durumu çözmeliyiz. Bunları altını çizerek söylüyorum, çünkü bugün içerisinden geçmekte olduğumuz bu dönem, AB Anayasasıyla ilgili önümüzdeki hafta Fransa’da gerçekleşecek olan referandum, endişelerimiz, hıncımız, önyargılarımız, kendi arka bahçemizdeki sorunu çözmek için bir fırsat sunmaktadır. Kültürel açıdan, Fransa doğru bir tutum içerisinde değildir. Bu tür fikirlerin gelişmesini önlemek için çok dikkatli olmalıyız, çünkü sonradan çok pişman olabiliriz. Fikirler, düşünme şekilleri, önyargılar; bunlar da yine kültürün bir parçasıdır. Bizim böylesi bir sorunumuz var, ama Türkiye’nin de sorunları var, zira Türkiye bir değişimden, dönüşümden geçiyor. Bu sürece son 15 yıldır tanık olmaktayım. Bu değişimler henüz sonuçlanmadı, iyi ki de öyle, çünkü eğer Türkiye AB’ye girmek istiyorsa, kelimeye burada verdiğim anlamda kültürel alanda bu değişimlerin sürmesi gerekmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;AB’ye girmek, AB’nin parçası olmak, örneğin Avrupa Konseyi ya da diğer herhangi bir uluslararası örgüte dahil olmaktan çok daha güçlü, çok daha farklı taahhütleri beraberinde getirmektedir. AB’ye dahil olmak, evlilik taahhüdüne benzetilebilir. Yani aynı temel değerler ışığında, aynı tavırda ve aynı yönde birlikte çalışacağını taahhüt etmek demektir. Bu yüzeysel bir şey değil derin bir konudur ve bu zamana kadar AB’nin, AB mekanizmasına dahil olan ülkelerden talep edilen çabayı ölçüp biçtiğini hiç sanmıyorum. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1989 yılında Orta Avrupa ülkelerinin AB’ye üyelik başvurusunda bulunmalarından sonra neler yaşandığına bakalım -ki bu salonda bu ülkelerden bazı temsilcileri görmekteyim: Macaristan, Slovakya, Bulgaristan vs.’nin Kopenhag kriterlerine, yani ekonomik ve siyasi kriterlere uymaları istendi. Zihniyetin değişimi, kamuoyu görüşü ve AB üyesi olmanın anlamının doğru şekilde değerlendirip değerlendirilmediği konularını atladık. Bay Solera siz biraz evvel sivil toplumdan bahsettiniz ve AB’ye giriş sürecinde sivil toplum çok önemli bir aktör. Sivil toplumlar bir oldubittiyle karşı karşıya kaldı. Başka yerlerde diplomatlar ya da politikacılar tarafından yerine getirilen görevlerle gerçekten bağlantılı değildirler. Öyle olması halinde bu büyük bir sorundur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kültür alanı dikkate alınmamaktadır ve bugün birçok yanlış anlaşılma söz konusu; bakınız örneğin Birleşmiş Milletler nezdinde ya da Irak’ın işgaline karşı takınılması gereken tavır konusunda. Bu hafta Avrupa Parlamentosu’nda yeni üyeler ile eski üyeler arasında Yalta Deklarasyonu hakkında anlaşmazlık yaşandı; bazıları Yalta da dahil Rusların yaptıklarını kutlamak istiyordu, çünkü Kızıl Ordu Hitler’in alt edilmesine katkıda bulunmuştu. Diğer taraftan Polonya, Baltık ülkeleri ve başkaları ise Kızıl Ordu’ya böylesi bir övgü gösterisinin biraz abartılı olduğunu dile getirdiler, çünkü adı geçen Kızıl Ordu Hitler’in alt edilmesine katkıda bulunmuştu ama sonrasında da Stalin’i başa getirmiş ve Orta Avrupa ülkelerini 50 yıl boyunca baskı altına alan yönetimleri de iktidara o taşımıştı. Yani burada da görülüyor ki, yanlış anlaşılmalar ortadan kaldırılmadığı müddetçe akıl karıştıran durumlar oluşuyor ve bunlar AB’nin içerisinde gerilimlere yol açıyor. Sanırım 2004 yılında sadece yeni üye ülkelerde değil, eski üyelerde de kamuoyundaki gelişmelerle, zihniyetlerdeki dönüşümlerle pek ilgilenmedik. Bugün, yine Fransa örneğine bakacak olursak, Fransız halkı tarafından AB’ye getirilen eleştirilerden birisi de, on yeni ülkeyi Birliğe dahil ederek yapılan genişlemede halkın görüşüne baş vurulmamış olmasıydı. Dolayısıyla kültürel boyutu, kimlik boyutunu bir yana bıraktığınızda, aslında bizdeki iyi hatıralara yaslandığı görülmektedir, çünkü kamuoyu dikkate alınmaksızın kalıcı bir birlik inşa edilemez. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye konusuna gelecek olursak; Türkiye AB’ye giriş adaylığını beyan ettiğinde, zorlu bir yola girmiş oldu. Burada bulunan Türk vatandaşlarına sesleniyorum, siz bunu herkesten daha iyi biliyorsunuz, ülkeniz çok güçlü bir kişilik, çok uzun bir tarihi var, bağımsızlığı ve bağımsızlığın hakimiyetini tatmış bir ülke. Oysa ki AB’ye giriş, hakimiyetin bir kısmının Birliğe ihale edilmesini gerektiriyor. Bu birçok üye ülke için bir hayli zor oldu ve örneğin Fransa ve Almanya’nın, birlikte kuracakları bu Birliğin yararına hakimiyetlerinden feragat etmeleri için iki nefret uyandıran Dünya Savaşı’nın acısını yaşamaları gerekti. Türk halkı gibi bir ulusun ise uzmanlıklarının, hakimiyetinin bir bölümünü AB yararına aktarması, 25, 27 ya da belki 30 diğer üye ülkeyle kendini eşit bir konumda görmesi kolay değil. Çünkü bu soru her bir vatandaşın kalbinin derinliklerine, kültürüne, en derin kültürel kimliğine dokunmaktadır. Bu adımın atılması bu yüzden büyük zorluklar içermektedir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Diğer taraftan, AB’ya dahil olunduğunda, ortak değerleri uygulamak gerekecektir. Bu ortak değerler halihazırda zorlu bir şekilde onaylamaya çalıştığımız bu anayasa projesinde de çok iyi dile getirilmektedir. Açıktır ki Türkiye gibi bir ülke için bu birçok değişimi gerektirmektedir. Gerçekten çaba harcanması gerekir ve yaşanan bazı olaylar, bu ilke ve değerlere ters düşmektedir. Bundan birkaç hafta önce, Türkiye’de feminist bir gösterisi polis tarafından bastırılmıştır. Bu eylem, kadın – erkek eşitliği ilkesine tamamen ters düşen bir yöntemle bastırılmıştır. Dolayısıyla yapılan şeyler iyi hesap edilmelidir. Türkiye’de bazı siyasetçiler, Avrupa’nın şu ya da bu soruna gelenekler gereğince karışmaması gerektiğini belirtmektedir, ama karışması gayet doğaldır, çünkü bu sorunlar temel değerleri dokunmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;AB’ya katılmak isteniyorsa, oyunun kurallarına riayet edilmesi gerekir, ki bunlar oyunun kuralından da ötedir; bunlar Avrupa’nın üzerine kurulu olduğu en temel değerlerdir. Yani şu noktayı vurgulamak istiyorum: Gerçekten bu Birliğe tam üye olarak katılmak isteniyorsa, Birliğin bu temel değerlerinin kabulü kaçınılmazdır. Çevre sınırlarda kalınacaksa, eğer ortaklık anlaşmasıyla yetinilecekse, Birliğin temel değerlerine katılım şart değildir. Ama eğer Birliğe katılmak isteniyorsa, adı geçen bu değerlere katılımı talep etmek en doğal hakkımızdır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben AB’nin dünyaya dersler vermesini kesinlikle desteklemiyorum, genellikle farklılıklara özen göstermeksizin, ötekine çok fazla ders verme eğilimindedir. Örneğin Birliğin komşuluk politikalarıyla ilgili olarak, anlaşmanın 57. maddesi var; bu maddeyi pek sevmiyorum çünkü bizden komşularla, Birliğin değerlerini dikkate alarak işbirliğine girmemizi talep ediyor. Bu biraz tek taraflı bir düşünme yapısı. AB kültürel çeşitliliklere saygı göstermeli ve üçüncü taraflara sürekli kendi kurallarını dikte etmemeli. Fakat bu ülkelerden biri eğer AB’ye üye olmak istiyorsa, bu tabii başka bir konudur. Çok güçlü ve ve dikkatle uyulması gereken bir angajmandır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdiye kadar tüm söylediklerimden de anladığınız gibi, benim açımdan ülkelerle AB arasındaki ilişkide kültürel, felsefi, siyasi boyut hayati bir öneme sahip çünkü tüm bunlar AB için de hayati unsurlardır. Çok güçlü, birbirine çok bağlı ve kendine özgü bir birliktelik olan AB, bu birlik bir değerler kaidesinden temellenmedikçe bu güçlü yapısını sürdüremez. Tıpkı bir ev gibi, bir temele oturmak zorunda. İşte bu temel değerler kelimenin en asil ve en geniş anlamıyla kültüreldir. Bu değerler bu birlikteliğin harcıdır ve Birliğin amaçlarını belirleyen de yine aynı değerlerdir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;AB’yi niye kurduk? Refah için, ama bundan daha fazlası var. AB’nin bir uygarlık ülküsü, bir insanlık kavramı, insana saygı ilkesi, insanın toplumla ilişkisine dair bir algısı vardır. Dolayısıyla burada tanımladığım en geniş anlamıyla kültür, Avrupa oluşumunun aynı zamanda hem kaidesi, hem harcı, hem de amacıdır. Gelecekte AB’nin dış politikasını şekillendirecek olan da işte bu kültürel çizgidir. AB’nin dünyadaki dışa dönük faaliyetleri öylesine belirlenmiş bir faaliyet, bir sömürgecilik ya da bir fetih hareketi kesinlikle olmayacaktır. Fakat insani faaliyetler, gelişmekte olan ülkelere yardım, çatışma ortamındaki bölgelere askeri destek gibi faaliyetler de belli bir amaç doğrultusunda gerçekleştirilecektir. Bu amaç şöyle formüle edilebilir; barış ortamının yeniden inşası, halkların en iyi koşullarda yaşamalarının sağlanması vb. Dolayısıyla AB’nin dışişlerinde belli bir dünya kavrayışından, belli bir kültürel yapıdan beslenen bir özgünlük mevcuttur. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye bu değerler kaidesini ve bu sözünü ettiğim amaçları paylaşarak bu mekanizmaya dahil olmaya davet edilmiştir. Bunun için bir takım dönüşümler ve bu yönde bir niyet gerekmektedir. Kimse Türkiye’nin yerine karar alamaz. Türkiye derken tabii ki Türkiye’nin yöneticilerini kastediyorum. Tüm Türk toplumunu da kastediyorum. Bunu daha önce de belirttim, bu karar sadece yöneticiler tarafından alınamaz. Tüm toplum bu kararın açıkça ve bilinçli olarak bir parçası olmalıdır. Bu süreç, kültürlü kadın ve erkeklerden, siz entelektüellerden, yaratıcılardan, fikirleri, inançları, değerleri, büyük ilkeleri, kısacası kültürü yaratanlardan geçmektedir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kültürlü kadınlar ve erkekler, entelektüeller Avrupa’nın oluşumunda yeterince etkin olamadılar ve bundan dolayı oldukça pişmanlar. Avrupa’nın oluşumunu, hayati öneme sahip sosyal ve insanı boyuttan mahrum bırakarak, fazlasıyla iktisatçıların, teknoktratların eline bıraktık. Türkiye, Türkiye’nin AB’ye üyeliği konusunda da aynı şey geçerli. Bu sadece iktisat dosyalarına, istatistiklere ya da formalitelere bırakılacak bir konu değildir. Çok daha derin, çok daha hayati bir konudur, aynı zamanda bir o kadar da katı bir konudur. Ben kişisel olarak tüm kalbimle Türkiye’nin bu ön adaylık sürecini bu şekilde ele almasını ve entelektüellerin, kültür alanının profesyonellerinin işe el atmalarını ve “AB’ye ilgili her şey uzmanların, teknisyenlerin işidir. Biz oradan buradan teşvik almaktan veya şu ya da programa dahil olmaktan memnunuz” diyerek köşelerine çekilmemelerini umuyorum. Hayır mesele çok daha ciddidir ve Anna Lindh Vakfı’nın de aynı ilkeden hareket etmesinden dolayı çok memnunum ve sanıyorum bu Vakıf doğru yolda ilerlemektedir. Ama bu Vakıf her şeyi de tek başına yapamaz. Hepimizin ülkelerinde, tüm koşullar altında düşünebilen ilkeli ve idealist kadınların ve erkeklerin bu sorumluluğu üzerlerine almaları gerekiyor. Türkiye’yi, AB’yi ancak böyle geliştirebiliriz, geliştirebilirsiniz, Türkiye’yi ancak bu koşullarda AB’ye dahil edebilirsiniz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Bir izleyici&lt;/span&gt;- İlk başta bir yanlışı düzeltmek istiyorum. Türkiye İslam devleti değildir, anayasasında laik bir devlettir ama Türkiye’de Müslümanlar fazla yaşamaktadır. Ama ülkemizin her yerinde ateist de vardır, Hıristiyan da vardır, Musevi de vardır. Türkiye’yi İslam devleti olarak görmenizi başta Avrupalıların ve Amerikalıların yaptığı en büyük hata olarak görüyorum. Bir de bir şeyi açıklamak istiyorum; Avrupa’da çoğunluğun mensubu olduğu dinler bu topraklardan çıkmıştır. Mezopotamya’dan Sümerliler’den çıkmıştır, gerek Hristiyanlık, gerek Musevilik. Bu topraklardan gitmiştir yani kültürlerarası kaynaşmada dini kitaplara baktığınız zaman ortak birçok noktamız vardır. Bu bakımdan farklılıklarımızın zenginlik olduğunu çok iyi görmemiz gerekiyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İkincisi, ben Avrupa’nın birçok ülkesini gezdim. Elli yıl evvel sizlere Türkler geldi çalışmak için. Elli yıldan beri Hollanda’da Hollandaca bilmeyen insanlar var. Yeni yasalar çıkarılıyor: 500 tane Hollandaca kelime bilmezseniz Hollanda vatandaşı olsanız dahi Türkiye’ye geri döneceksiniz. Dünyanın en gelişmiş medeniyetlerininin topluluğu olarak görülen Avrupa, kendisine gelen misafirlere dilini öğretme zahmetinde bulunmuyor ki ekonomik olarak da çok iyi bir durumda. Sonra bir bakıyorsunuz geri kalmış, kenar mahallelere itilmiş toplumlar, orada komün yaşıyorlar, kendi kendilerine biraraya geliyorlar, Avrupa’nın postmodern yapısını algılayamadan, moderniteye de geçirilememiş bir toplum çünkü Anadolu moderniteyi Anadolusal ve topraksal bir yapıda yaşıyor. Bunları araştırmanızı tavsiye ediyorum, özellikle vakıfların bunu çok araştırması gerekiyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir şey daha, bizler 500 yıl Avrupa’nın içinde yaşamış bir ulusuz. Savaşla gitmişiz ama aynı şey, Amerika da şimdi savaşla Ortadoğu’ya giriyor. Yani Avrupa kültürünün Türk-Anadolu kültürüyle birleşmesinde çok zorluk çekileceğini sanmıyorum. Biz AB’ye giriş sürecimizi yaşarken, kendi değerlerimizi evrensel değerlerle bütünleştirmek için gidiyoruz. Çok önemli; Fransızlar Hatay’a girdiler ve üç-dört yıl kaldılar ve bugün Antakya Fransız kültürü altında gelişmiştir. 500 yıl kaldığımız Macaristan, kökleri Orta Asya’dan gelen Hunlar bizi barbar olarak görüyor ve bir şey yapmamışız, dinini de değiştirmemişiz, oldukça laik davranmışız o zamanların içerisinde. Bunu böyle iyi değerlendirmemiz gerekiyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Avrupa’ya geldiğimiz zaman Fransa ve Almanya arasındaki farklılıkları, birbirlerine nasıl davrandıklarını bütün dünya biliyor. Bugün bir Fransız’a İngilizce konuşturamıyorsunuz Paris’e gittiğiniz zaman, dona kalıyorsunuz. Yani bu nasıl bir birleşim? Bu çok şaşırtıcı. Ama benim gördüğüm yine ekonomik. ABD’nin emperyalist gücüne karşı Almanya ve Fransa’nın birleşmesi gerekiyor. Çok ciddi bir birleşiklik yaşaması gerekiyor. Avrupa kimliği konusunda detaylı bilgi alamadım Sayın Lamuière’den. Avrupa kimliğinin nasıl olacağı konusunda detaylı bilgi almak istiyorum. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir de bir şeyi öğütlemek istiyorum; lütfen Anadolu topraklarındaki hümanizm felsefesini iyi irdeleyin. Çok ihtiyacınız olacaktır. Bizim Bektaşiler’den Yunus Emre’ye kadar halkımızın yapısının temel faktörlerini çok iyi bilin. Bizler bunu niye hayatımıza yansıtamadık biliyor musunuz? Çünkü ekonomik olarak günlük yaşamak zorundayız. Geleceğimizi planlayacak imkanlarımız yok. Biz yıkılmış bir devlet üzerine kurulduk. Mustafa Kemal’in önderliğinde dünya devleti olabilmek için çok mücadele verdik ve bunlar için Afrika’dan, başka yerlerden para gelmedi bize. Biz bunları bir bütün içerisinde yaptık ki Almanlarla işbirliğimiz var, Fransızlarla da Kanuni Sultan Süleyman’a giden işbirliğimiz var. Bizlerden yardım istediniz zor durumda olduğunuz zaman. İnsanlık bir bütündür, önemli olan insanlığa bakış açısıdır. Küreselleşmenin boyutlarına iyi baktığımız zaman bir bütün olarak yaşamaya mecburuz. Eğer bütün olarak yaşamazsak, terörizm ve kan her tarafa yayılacaktır. Sayın Lalumière’e bir şey daha söylemek istiyorum; evet polisimden ben de utanç duydum o kadını dövdüğü için ama geçen gün Türk’ün en büyük gazetesi Hürriyet’te okuduk Fransız polisi gençleri çok kötü dövdü. Öyle kötü dövdü ki manşetlerdeydi. Ben ondan da utanç duyuyorum. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Catherine LALUMIÈRE&lt;/span&gt;- Beni yanlış anlamayın. Türkiye’den Müslüman bir ülke olarak bahsederken, Türk devletinin laik olduğunu biliyorum tabii ki. Sadece şu sıralar AB’de ve özellikle de Fransa’da olup biteni dile getirdim, bunları ben de eleştiriyorum ve kınıyorum, ama maalesef gerçek bu. Yani şu an Fransız kamuoyunda bazı tepkileri kötü buluyorum. Bu fikirleri değiştirmek için bunların varlığını dikkate almalıyız. Bunların konuşulmasını istiyorum, tüm bunları saklamak çok tehlikeli. Türkiye’ye bakacak olursak, burada da her şeyin mükemmel olduğu söylenemez. Benim söylemek istediğim, birlikte bir şeyler inşa edebilmemiz için özenli olmamız gerektiği. &lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Bir izleyici&lt;/span&gt;- Geçen sene Bişkek, Kırgızistan’da yurttaşlık eğitimi projesinde görevliydim. Bu sene İstanbul’da küçük bir üniversitede çalışıyorum. Bütün oturumculara sunumları için teşekkür ediyorum. Hepsi de oldukça aydınlatıcı oldular ve itiraf etmeliyim ki beni kültürün çözüm değil sorunun ta kendisi olduğuna ikna ettiniz. Kültür tarihçisiyim. İşim bu ve araştırmalarım Kanada ve ABD’de çokkültürlülük sorunuyla ilgili. Sanırım sahici bir kültürlerarası diyalog oluşturmak istiyorsak, merkez fikrinden vaz geçmemiz gerekiyor. Bence bunu bir daha düşünmeliyiz. Tarihçi olarak beni rahatsız eden diğer husus da Dr. Solera’nın değindiği Avrupa-Akdeniz kültür sentezi fikri; bunu hayata geçirmek için tarihi ne derece suiistimal edebiliriz? Tarihi düzlemde ortak değer arayışı çoğunlukla belli siyasi ve iktisadi emeller uğruna tarihin yeniden okunup çarpıtılmasıyla sonuçlanmıştır. Bunun burada tehlike arz edip etmediğini merak ediyorum. Teşekkürler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Pascal BRUNET&lt;/span&gt;- Son bir soru alalım, sanırım ardından bu oturumu bitireceğiz. Bu tartışmalar bugün öğleden sonra devam edecektir ve yarın da sanıyorum bir tartışma bölümü olacak. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Bir izleyici&lt;/span&gt;- Kültürel birleşimden bahsediliyor, hakikaten çok kapsamlı, çok ulvi ve çok yüksek bir hakikatten konuşuluyor. Şimdi, genelde hep biz Avrupa’yı tanıyoruz. Yani yaklaşık 70-80 seneden beri bu konularla ilgili çok atılımlar var. Fakat Avrupa hakikaten Türkiye’yi tanımıyor. Buradaki insanlardan, düşüncelerden de çok bariz bir şekilde ortaya çıkıyor. Türkiye’yi “Her kim olursan ol yine gel” diyen bir Mevlana, “Yaratılanı severiz yaratandan ötürü” de diyen bir Yunus Emre ve “İnsanların en hayırlısı insanlara faydalı olandır” diyen bir peygamberin sözlerinde bulabiliriz. Burada konuştuğumuz kültürel farklar hep siyasete kayıyor. Hanımefendi mesela “Türkiye eğer girecekse bize uymalı” dedi. Hakikaten doğru, yani siz bir yere girecekseniz uymalısınız. Fakat örneğin vahşi bir hayvan düşünün yüz tane masumun hakkına tecavüz ediyor, onları öldürüyor. Şimdi o hayvanı affedersek biz çok güzel bir şey yapmış oluruz, fakat o yüz tane masum ne olacak? Böyle bir şey olamaz. Yani yüz tane masumu parçalayan caniyi affetmek o yüz tane masumun hakkına tecavüz etmek demektir. Şimdi Avrupa bizden bunu istiyor. Yani bu kültürel farklılığı farklı boyutlara taşımak çok yanlış. Olay sadece vicdanda bitiyor çünkü aklın gıdası ilimdir, kalbin gıdası da dindir, vicdandır. İkisinin birleşmesinden hakikat tecelli eder. Avrupa bunu ayırmaya çalışıyor. Bunu ayırırsanız hem politikada, hem siyasette, hem yaşantıda, hem vicdanda hiçbir zaman başarılı olamazsınız. Biz Avrupa’yı hakikaten çok irdeliyoruz. Ama Avrupa şunu anlamalı, Türkiye’nin yaşantısı Avrupa’ya göre farklı. Mesela Avrupa’nın yaşantısında, kültüründe içki çok normal bir şey fakat bizde içki haram olarak biliniyor. Bunun niye haram olduğunu bilmeniz gerekiyor. Siz sadece kendi bakışınızdan bakmaya çalışıyorsunuz ve bu da hataları getiriyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Lodewijk REIJS&lt;/span&gt;- Amerikalı arkadaşımızın –üzgünüm adınızı duyamadım- kültürel diyalog hakkında söylediği “kültürün merkezi olmamalıdır” ifadesi üzerine kısa bir düşünce sunmak istiyorum. Kanımca tamamen haklı ve tam da bu nedenden dolayı Avrupa’da şu aralar oldukça ateşli bir tartışma söz konusu. Özellikle UNESCO, kültürel çeşitlilik ve önemi üzerine. Bu tabii ki çok güç bir mesele çünkü herkes dünyaya kendi bakış açısının merkezinden bakar fakat özellikle Avrupa’da bu meselenin oldukça üstünde durulmaktadır, özellikle de Fransa’da bütün bu kültürel çeşitlilik sorunu ele alınıyor. Kanımca kültürel diyaloğun bu anlamı için çok önemli.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Pascal BRUNET-&lt;/span&gt; Teşekkürler böylece süremizi epey aşmış olduk. Sanırım bu tartışma öğleden sonra da devam edecek, ama bu bölümdeki tartışmamızın konusu özellikle “Avrupa programları içinde araçlar, faaliyetler ve bunların gerekçeleri” idi ve sanırım bu konuyu açıklığa kavuşturduk. Aynı konuyu ağlar ve ağların operatörleriyle, deneyimleri bazında tartışmanın çok ilginç olacağı kanısındayım. Yarın ise yaratım süreçleri ve sanatçılar ele alınacak.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4650809127071447920-8030138043036842761?l=europistforum2005.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://europistforum2005.blogspot.com/feeds/8030138043036842761/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4650809127071447920&amp;postID=8030138043036842761' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4650809127071447920/posts/default/8030138043036842761'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4650809127071447920/posts/default/8030138043036842761'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://europistforum2005.blogspot.com/2007/11/panel-trkiye-avrupa-kltrel-ilikilerini.html' title='Panel: &quot;Avrupa Programları Bağlamında Türkiye-Avrupa Kültürel İlişkilerini Geliştirmek İçin Araçlar ve Eylemler&quot;'/><author><name>avrupa kültür derneği</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01472952020111771757</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_TwG7o62LOuI/SlbjkxhFvqI/AAAAAAAAA1U/ujX8srKChyo/s72-c/3.1.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4650809127071447920.post-1370131494293036723</id><published>2007-11-07T09:00:00.002+02:00</published><updated>2009-07-10T10:22:10.149+03:00</updated><title type='text'>Panel: “Ulusal Kültür Ajansları, STK’lar, Kültür Ağları ve Sanatçı Etkinlikleri</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/_TwG7o62LOuI/SlbmgyPhC6I/AAAAAAAAA2E/WVH0DGiljWY/s1600-h/4.1.JPG"&gt;&lt;img style="cursor:pointer; cursor:hand;width: 320px; height: 240px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_TwG7o62LOuI/SlbmgyPhC6I/AAAAAAAAA2E/WVH0DGiljWY/s320/4.1.JPG" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5356722257720839074" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Panel: “Ulusal Kültür Ajansları, STK’lar, Kültür Ağları ve Sanatçı Etkinlikleri Bağlamında Türkiye-Avrupa Kültürel İlişkilerini Geliştirmek İçin Araçlar ve Eylemler”&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Moderatör: Mahir NAMUR- Avrupa Kültür Derneği Başkanı, Türkiye&lt;br /&gt;Bernard FAIVRE D’ARCIER- Sanat Danışmanı, Avignon Festivali Eski Yönetmeni, Fransa&lt;br /&gt;Nelson FERNANDEZ- Visiting Arts, Sahne Sanatları ve Profesyonel Gelişim Bölümü Başkanı, İngiltere&lt;br /&gt;Jan ZOET- Rotterdam Schouwburg’un Direktörü, IETM Yönetim Kurulu Üyesi, Hollanda&lt;br /&gt;Filippo Fabricca- Cittadellarte – Fondazione Pistoletto, İtalya&lt;br /&gt;Nevenka KOPRISKEV- Balkan Express Network’ün Koordinatörü, Bunker Productions’ın Direktörü, Slovenya&lt;br /&gt;Dr. Kerstin Tomenendal- Türkolog, Avusturya Türk Bilim Ofisi Direktörü, Avusturya&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/_TwG7o62LOuI/SlbnV9QEFlI/AAAAAAAAA2M/-ftW6wmiTwE/s1600-h/4.2BernardFaivreDarcier.JPG"&gt;&lt;img style="cursor:pointer; cursor:hand;width: 320px; height: 240px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_TwG7o62LOuI/SlbnV9QEFlI/AAAAAAAAA2M/-ftW6wmiTwE/s320/4.2BernardFaivreDarcier.JPG" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5356723171208992338" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Bernard FAIVRE D’ARCIER&lt;/span&gt;- Esasında, Avrupa’nın politika, ekonomi ve kültür olarak en azından üç farklı işbirliği düzeyi ortaya çıkaran oldukça komplike bir yapı ve ortak bir oluşum olduğunu söyleyebiliriz. Ve aslında Avrupa’yı oluşturmak çok güç çünkü Avrupa kültür ile değil ekonomi ile başlamış bir olgu. Yıllar içinde, Avrupa iki eğilimin arasında kaldı: Kendi iç organizasyonu veya yeni katılacak üyelerle genişlemeyi kabullenmek ve Avrupa mefhumunu derinleştirmek. Bana göre, derinleşmeyi ve genişlemeyi aynı zamanda sağlamaya çalışmak fazla riskli. Bu, şimdilerde Fransa dahil farklı batı ülkelerinde büyük bir tartışma olmasının nedeni, yani taslak anayasanın referandum vasıtasıyla kamuoyunun kararına sunulduğu ülkelerde. Dediğim gibi, ekonomiden politikaya geçiş yapmak zor. Çünkü Avrupa’nın politik yapısına baktığınız zaman, tamamiyle farklı bir manzarayla karşılaşıyorsunuz, çünkü Avrupa, Avrupa Parlamentosu’nun rolü yoluyla örneğin dışişleri, askeri savunma gibi alanlarda çok kapsamlı bir egemenlik ilkesi tasavvur ediyor. Bildiğiniz gibi, Avrupa anayasa tasarısı projesinin ortak bir Avrupa Dışişleri Bakanlığı pozisyonu kurması bekleniyor ve fakat tabii ki bu çok zor çünkü, sabahki oturumda da belirtildiği üzere, örneğin Irak’ın durumu ya da başka birçok uluslararası sorunda, farklı Avrupa ülkeleri arasında bir uzlaşma yok. Dolayısıyla, politik kurumsal manzara oldukça karmaşık ve gelecekte de böyle olacak. Bundan dolayı kanımca, genişleme öncesinde adım adım, daha farklı bir şekilde ilerlemeliydik. Ama tarih herkesi ve her ülkeyi genişlemeyi kabul etmeye sevketti. Öncelikle politik ve hatta askeri sebeplerle; çünkü Orta Avrupa ülkelerinin çoğu NATO’ya dahil olmaya ve takiben de Avrupa projesine dahil olmaya niyetliydi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak, Türk halkı olarak Avrupa Birliği’ni düşünürken üç farklı çerçeveyi birbirinden ayırmanız gerekir; bunlar politika, ekonomi ve kültür. Tabii ki siyasi düzeyden önce, ekonomik ve kültürel düzeyde hazırlanmanız gerekiyor, ancak kültür söz konusu olduğunda AB'nin de yeterince aktif olmadığını söyleyebiliriz. Bunu unutmayın. Birçok kişi Avrupa’nın kurucularından birinin de “tabii ki işe kültürle başlamış olmamız gerekir” dediği gibi işe kültürle başlamış olmamız gerektiğini söylüyor. Aslında tam olarak bu cümleyi de kullanmamış ama bir anlamda, bu cümleyi duyduğunuzda bir politikacıya “Madem kültürle başlamadınız, o zaman neden kültürle devam etmiyorsunuz?” diye sorabilirsiniz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kültür Avrupa antlaşmalarında hiçbir zaman ortaya çıkan bir olgu olmamıştı. 1992’deki Maastricht Antlaşması’na dek sözü edilmemişti, ve şimdiki yeni antlaşmada bile kültürle ilgili, bazı humanist niyetler ve bazı uzlaşmacı dilekler dışında fazla veri, ya da kültürle ilgili bir konuşma geçmiyor. Ve genellikle bazı politikacılar kültürle ilgili konuştuklarında, sistematik olarak üç şeyi gündemde tutuyorlar: Bir; Avrupa Mirası. Avrupa Mirası’ndan antlaşma tasarısında Avrupa’daki kültür sorununun esas nesnesi olarak bahsedildi. İkincisi eğitimdi ve sanat, eğitim sorununun içinde biraz dağılmış bir olgu. Ancak tabii ki eğitim çok önemli ve Avrupa yapısının içinde başarılı bir konuma sahip. Demek istediğim karşılıklı dil bilgisi, öğrenci değişimi, Erasmus Programı ve bunun gibileri. Kültürden bahsedilen üçüncü nokta da kültür endüstrileri tabii; televizyon, müzik ve diğer kültür endüstrileri gibi. Ve bunun tabii ki Fransa’nın da başka bazı ülkelerle masaya yatırdığı “kültürel istisnalar” meselesiyle de ilgisi var. Kültür ürünleri ve kültür hizmetleri diğer ürün ve hizmetlere benzemez ve farklı bir yaklaşım gerektirir. Ama şu an için sanatların yaratımı ve yayımı konusunda bir şey yok çünkü bu bağlı bir konu olarak görülmekte -bağlılık ilkesini biliyorsunuz-. Bunun için, Avrupa bu sektöre müdahale etmedi çünkü bu, üye ülkelerin esas alanı ve ayrıca batılı ülkeler arasında, kültürel halk desteği alan politik idari kuruluşlar arasında o kadar çok farklılık var ki ortak bir tarım politikası gibi ortak bir kültür politikasına sahip olmaya çalışmak pek mümkün değil.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bundan dolayı, şu an için Avrupa’da ortak bir kültür politikasından bahsedilemez ve sanırım bu da iyi birşey. Farklılığa saygı duymaya ihtiyacımız olduğunun altını çizmekte yarar var, bu aynı zamanda her ulusal koruma veya halk desteği sisteminin savunulması anlamına geliyor. Örneğin Fransa’da kitap fiyatları, kendi sinema endüstrimiz ya da radyo ve televizyon yayını alanında özel düzenlemeler konusunda üç özellik var. Onun için, kültür alanında söz birliğinin gerekliliğini çoğu durumda ilke olarak benimsiyoruz. Her ülkenin bu alanda veto yetkisi var. Böylelikle bu tür bir durumda ortak bir kültür politikası oluşturmanın zorluğunu anlayabilirsiniz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Esasında, bir kültürler Avrupası var tabii ki ama bu, politika çevrelerinden çok profesyonellerin kendi çabalarının bir sonucu. Profesyoneller işbirliğine girmek için en etkin yolun ağlar olduğunu çok çabuk bir şekilde anladılar. Bu öğleden sonra kültürel ağlardan konuşacağız ve en azından üç tür kültürel ağın olduğunu göreceksiniz: Şimdi neredeyse 25 yaşında olan IETM gibi bilgi ağları, benzer kapasitelere sahip mesleki kurumların oluşturduğu ağlar; örneğin tiyatro için Avrupa Tiyatrolar Birliği (Union des théâtres de l'Europe) ya da Avrupa Tiyatro Kongresi (Convention Théâtrale Européenne); ki bunlar şu anda Avrupa kapsamında ağlar haline gelmiş Fransız kökenli iki girişim. Üçüncü kültür ağı türü de, büyük ya da küçük kurumları, ortak yapım gibi aynı hedeflerde biraraya getiren ağlar; örneğin Avignon Festivali tarafindan kurulan ve şimdi Batı ve Doğu Avrupa’da 25 farklı tiyatroyu yeni nesil yönetmen ve koreografların ortak yapımları için biraraya getiren Theorème gibi. Ancak, bu tabii profesyonellerin çabalarının sonucu, yoksa siyasi iradenin değil. Çünkü siyasi iradeyi düşündüğünüzde bu, kolokyumlarda ve seminerlerde çokça ifade bulan ve bütçe söz konusu olduğunda hiç adı geçmeyen bir olgu. Örnegin şimdiki Avrupa bütçesinin kültüre ayrılan kısmı şu anda 0.12 ve bu oran 2013’te sadece 0.15’e çıkabilecek. Yani ortadaki farklı zorlukları görüyorsunuz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Theorème gibi ağların oluşumuyla ilgili sorunuzu yanıtlayayım. Fazla zamanım kalmadığından, sizlere şunu söyleyerek bitirmek istiyorum: Avrupa oluşumunun bir parçası olmadan da bir Avrupa kültür işbirliğine girmek mümkün. Türkiye Avrupa oluşumunun bir üyesi olmadan da çalışıp kültürel düzeyde işbirliği yapabilir. Onun için, gelecekteki müzakerelerin sonucunu beklemenize gerek yok ama daha ziyade farklı çevrelere mensup ağlar yoluyla edineceğiniz bağlantıları çoğaltmanız lazım. Sadece Avrupa çevreleri değil, bu sabahki oturumda da gördüğümüz gibi aynı zamanda Avrupa-Akdeniz çevrelerinden sözediyorum. Ve son sözüm olarak lütfen, bu tartışmalarda sanatçıların rolünü unutmayalım. Sadece kurum temsilcilerini, sadece profesyonelleri değil, sanatçıları da davet edin.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/_TwG7o62LOuI/SlbnuFm_4uI/AAAAAAAAA2U/s2iSfa0Nyfs/s1600-h/4.3Mahir+Namur.JPG"&gt;&lt;img style="cursor:pointer; cursor:hand;width: 240px; height: 320px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_TwG7o62LOuI/SlbnuFm_4uI/AAAAAAAAA2U/s2iSfa0Nyfs/s320/4.3Mahir+Namur.JPG" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5356723585769530082" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Mahir NAMUR&lt;/span&gt;- Çok teşekkürler. Şimdi kısaca Nelson Fernandez'i takdim etmek istiyorum. Kendisi kültürel ilişkilerde kültürel operatörlerin rolünü irdeleyecek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/_TwG7o62LOuI/Slbn8puc3GI/AAAAAAAAA2c/Oxg1eN6m504/s1600-h/4.4NelsonFernandez.JPG"&gt;&lt;img style="cursor:pointer; cursor:hand;width: 240px; height: 320px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_TwG7o62LOuI/Slbn8puc3GI/AAAAAAAAA2c/Oxg1eN6m504/s320/4.4NelsonFernandez.JPG" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5356723835982634082" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Nelson FERNANDEZ&lt;/span&gt;- Evet, benim değineceğim noktaların bir kısmı tam da Bernard’ın bize biraz önce bahsettiklerinden yola çıkacak. Dünkü oturumu açış konuşmasında Mahir Namur, uluslar ve kültürlerarası anlaşmayı geliştirmede kültürel işbirliğinin önemli bir araç olduğunu söyledi. Ve açık nedenlerle bu, dünkü oturumda dinlediklerimizin ortak bir paydasını oluşturuyor. Ben de bu ortak inancı başlangıç noktam olarak belirledim. Çünkü benim için mesele kültürel diyaloğu, kültürel işbirliğini en etkin şekilde kolaylaştırma ve geliştirmenin hangi yollarla yapılabileceği.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu seminer Avrupa Kültür Derneği ve ortakları tarafından geliştirilen bir dizi sanat yönetimi eğitimi girişiminin sonucu olduğundan, ve Bernard'ın sanatçıların davet edilmesi ve katılımı konusundaki dileğinden sonra, ben de bugün sanatçıdan çok kültür yöneticisinin rolüne odaklanmayı düşündüm. Gerçi bu iki rolün muhakkak ki karşılıklı olarak birbirine bağlı olduğuna tamamen katılıyor ve inanıyorum. Kendi yaptığımı da bu bağlam içinde açıklamak gerekirse, 22 yıl dansçı olarak çalıştım. Onun için pratiğin ne olduğu konusunda biraz deneyimim var. Jan Zoet’in de bu kültürel ağlarda sanatçının rolü hakkında konuşacağını biliyorum, onun için, bir anlamda bu çok yararlı çünkü birbirimizi umarım ki tamamlayacağız. Ama öncelikle Mahir'in de bahsetmiş olduğu Visiting Arts hakkında konuşmak istiyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Visiting Arts 1977'de başta hem hükümet hem de hükümet dışı kamu örgütlerince kurulmuş ve Birleşik Krallık merkezli bağımsız bir hayır kurumu ve British Council’ın kardeş kuruluşu. Buradakiler, bizler de Birleşik Krallık’ta diğer ülkelerin sanat ve kültürlerinin karşılıklı anlayış ve iletişimini beslemeye, güçlendirmeye, cesaretlendirmeye odaklıyız. Bunu niye yapıyoruz? Çünkü karşılıklı anlayışla kazanılabilecek çok şey olduğunu düşünüyoruz; çünkü dış dünyada etkin olarak iş görmemiz gerekiyorsa, kendi halkımız, kendi izleyicilerimiz, kendi sivil toplumumuzun bu anlayışa ihtiyacı olduğunu hissediyoruz. Ama burada bizim artık homojen bir toplum olmadığımızı da unutmamak gerekiyor; kültürel anlamda çok farklılıkları bünyesinde barındıran bir toplumuz. Bunun için, dünyanın başka bölgelerindeki sanatın bize yapacağı katkıyı fazlasıyla önemsiyor ve değerli buluyoruz. Bunu nasıl yapıyoruz? Esasında, yine bilgi yoluyla, hem yabancı sanatçı ve yapımcılara hem de kendi yapımcılarımız ve sanatçılarımıza tavsiyelerde bulunma yoluyla, Birleşik Krallık’taki sanat kuruluşlarına, benzer kuruluşlarla tanışıp birlikte çalışabilmeleri için olanaklar sağlamakla yapıyoruz. Bu olanakları mümkün kılan sanatçı davet programları düzenliyoruz. Dünya üzerinde Lübnan, İran, Vietnam, Slovenya ve Afganistan’ı da içeren 32 ülkenin kültürel profillerini çıkaran yayınlarımız var. Ayrıca, sanatçı menajerleri ve küratörler için denizaşırı festival ve bienallere seyahatler düzenliyoruz ve içtenlikle inanıyorum ki buna benzer ziyaretlerin bazılarını burada Türkiye’de de düzenleyeceğiz ki bunun başka bağlantılar yaratmada önemli bir yol olduğunu düşünüyorum. İngiltere’de dünyanın başka kesimlerinde sanatsal etkinliklerini desteklemek için yarım milyon Avro’dan düşük ya da aşağı yukarı 600.000 Avro’luk son derece mütevazi bir bütçeye sahip olduğumuzu da eklemek isterim. Ayrıca sanat yöneticileri için bütün bir profesyonel gelişim olanakları dizisi geliştirdik. Bu programlar değişen kültürel koşullarda iş yapabilmeleri için diğer ülkelerdeki sanat yöneticilerinin olanaklarını keşfedip geliştirmeyi amaçlıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bugün odaklanmak istediğim konu, sanat yöneticilerinin rolü. Bu rol nedir? Bildiğimiz gibi diyalog sanatçılar arasında, sanatçı ve seyirci arasında, ve benzer şekilde de kültür yöneticileri arasında olur. Bir kültür yöneticisi tüm bu değişim süreci içinde belirleyici ve aktif bir rol oynayabilir. Ancak, bu işlerde etkin bir oyuncu olabilmek için, etkin bir aracı olabilmek için, kültür yöneticisinin yaratıcı projeler geliştirmesi, sanatçıları desteklemesi, başarılı bir biçimde proje yönetmesi, temsil ettiğiniz dünyaya aşina olmayabilecek seyirciye hitap etmeyi bilmesi, mali destek yolları bulması ve bizim sıkça zor koşullar olarak adlandırdığımız koşullar altında ayakta durmak için gerekli belli yöntemlere, tekniklere ve yaklaşımlara ilişkin belli bir anlayış geliştirmiş olması gerekir. Tüm bunlar sanırım iyice düşünülmüş ve son birkaç ayki seminerlerin bazılarında bir ölçüde ele alınmıştır. Fakat daha yapacak çok iş var. Ancak, kültür yöneticisinin ya da yaratıcı yapımcının bundan daha fazlası olabileceğini söylemeliyim. Ben kültür yöneticisinin, daha iyi bir terim olmadığı için, bir tür kültürlerarası tercüman olarak adlandıracağım bir iş görebileceğini savunuyorum. Bu kültürlerarası tercümanın rolü sivil toplumlara, halkımıza, seyircimize diğer toplumları ve kültürleri anlamaları ve takdir etmelerine yardımcı olmak olacaktır. Bildiğim için söyleyebilirim; masanın etrafinda bu rolün ne olduğunu tam olarak anlamış olan insanlar var. Ben de yıllarca tam olarak bunu yaptım, bu tür bir tercüman görevi gördüm. Seyircimize sadece bizim kim olduğumuzu ya da diğer ülkelerin ne olduğunu takdir duygusunu değil, diğer kültürlerin çeşitliligini takdir duygusunu da verebilmek lazım. Evet, tabii ki Avrupalılar olarak beraber gelişmek istiyoruz, ve Avrupalılar olarak AB’nin bir parçası olalım ya da olmayalım buradayız, ve ben de bunun bizim diyaloğumuzun olmazsa olmazı olduğu konusunda Bernard’a tamamen katılıyorum. Bizler hepimiz Avrupalıyız. Ama sanırım bu çeşitlilik takdirinin biraz teşvik edilmesi, çeşitliliğin değer görmesinin sağlanması gerek. Bu her şeyden çok bir düşünüş tarzı, bir tutumdur. Bu kültürlerarası anlayışı nasıl geliştirebiliriz? Daha evvel de bahsettiğim gibi, son üç-dört aydır devam eden programınız gibi programlar yoluyla, kültür yöneticisi pratisyenlerimizin becerilerini geliştirip genişletebiliriz. Bir kere, kendi adıma, burada Türkiye’deki partnerlerle çalışmayı çok isteyebileceğimi söylemeliyim, ama aynı zamanda Avrupa’nın diğer kesimlerinden partnerlerimizin bazılarının da, kültür yönetimi alanında her birimizin ne şekilde çalıştığına dair daha yakın bir anlayış oluşturmaya yardımı olacak gelişen inisiyatifleri inceleyip bu becerilerin nasıl geliştirilebileceğini düşünmelerini isterim. İşin büyük bir kısmı burada Türkiye’de yapılabilir, ama aynı zamanda kültür yöneticilerinin Avrupa’daki diğer ülkelerde deneyim kazanmalarına yardımcı olacak programlar geliştirmek de çok yararlı olacaktır. Bir kez daha anlaşılıyor ki bu bir mali fon meselesidir, çünkü Bernard’ın da altını çizdiği gibi, kurum politikaları bu konuda çok söz üretip sanatın emrine fon ayırmak konusunda esasında çok az şey yapmıştır. Ancak, kültür yöneticilerinin bu önemli kültürlerarası rolü benimseyebilmelerini sağlamamız ve bu rolü dinamik olarak yeniden tanımlamamız lazım. Ben diyorum ki, bu ancak daha kapsamlı düşünmekle ve bu rolün neye karşılık gelebileceğini kavramsallaştırmaya çalışmakla mümkün olur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şunun farkındayım -dün de dinleyicilerden biri tarafindan dile getirilmişti- ki buradaki bazı meslektaşlarım ulusal inisiyatifleri cesaretlendirmememiz, ulusal kimliklerin altını çizen inisiyatifleri desteklemeye girmememiz gerektiği inancındalar. Buna kesinlikle katılmıyorum çünkü sadece kendi içimizdeki farklı olan şeyi gözardı ederek Avrupa kapsamlı bir kimlik geliştirmeye çalışmamamız lazım. Çeşitliliğin tadını çıkartmamız lazım; çeşitliliğin değerini bilmemiz lazım. Bunu da kendi bireysel kültürel kimliğimizden ödün vermeden yapmamız lazım. Birlikte çalışmamız gerektiği düşüncesinden başka söyleyecek çok özel birşeyim yok, sadece bunu paylaşmak istedim. Teşekkürler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/_TwG7o62LOuI/Slbqf52cAtI/AAAAAAAAA2k/WSdoknrI3cU/s1600-h/4.5JanZoet.JPG"&gt;&lt;img style="cursor:pointer; cursor:hand;width: 320px; height: 240px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_TwG7o62LOuI/Slbqf52cAtI/AAAAAAAAA2k/WSdoknrI3cU/s320/4.5JanZoet.JPG" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5356726640629777106" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Jan ZOET&lt;/span&gt;- Teşekkürler Nelson. Ben Hollanda Rotterdam’dan Jan Zoet. Bu öğleden sonraki oturum programına baktığımda şu başlığı görüyorum: Ulusal Kültür Ajansları, STK’lar, Kültür Ağları ve Sanatçı Etkinlikleri Bağlamında Türkiye-Avrupa Kültürel İlişkilerini Geliştirmek İçin Araçlar ve Eylemler. “Sanatçı Etkinlikleri” kavramının üzerinde durmak istiyorum çünkü bu kavram bugünkü oturumlarda başlanan noktadan ilerliyor ve bence sanatçılar ve sanatçılarla yapılan çalışmalarda ortaya çıkan en iyi uygulamalar hakkındaki pratik örneklerden konuşmak gerçekten önemli çünkü işin özü bu, öyle değil mi? İnsanlar arası ilişkiler, özellikle sanatçılar arası ilişkiler. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kültürel ilişkilerden sözettiğimizde, ben kendi konumumdan yani Hollanda’dan bir bakış açısıyla konuşacağım. Konumum itibariyle uluslararası bir tiyatroda kültür yöneticisi, yapımcı, topluluk yöneticisi, dramaturg ve IETM’de kurul üyesi olarak deneyimim var. Gayriresmi Avrupa Tiyatro Buluşması (IETM - Informal European Theatre Meeting) 1981’den beri varolan bir kuruluş ama bundan ve uluslararası bağlamda sanatçılarla çalışma biçimlerinin pratik örneklerinden bahsetmeden önce, uluslararası bağlamda çalısırken akılda tutulması gereken bazı hayati ilkeler olan tarzların altını çizmek istiyorum. Şunu belirtmek isterim ki ilişkiler üzerine çalışmanın birçok yolu olabilir ama ben kendi hikâyemden hareket etmek ve bir tiyatro insanı olarak kendi işimden bahsetmek istiyorum. Yani, sadece performanslar yaparak seyirci kitleleriyle iletişim kurmak için varolan sahne sanatçılarıyla çalışmayı kastediyorum. Sanatçılar ve kültürel alışverişten konuştuğumda bu akılda tutulmalı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Vereceğim örneklere geçmeden önce bahsetmek istediğim tarz ya da ilkeler şunlar: Daha önce de tartışıldığı gibi yapılar, siyasi ve kültürel hedef ve stratejiler gözardı edilemeyecek kadar önemli ve yararlı olmalarına rağmen, dediğim gibi kültürel ilişkiler insanlar, sanatçılar ve onlarla çalışanlar arasında cereyan ediyor. Birbirimizi tanımak için gerçekten zaman ve zemin yaratmaya ihtiyacımız var. Bu kulağa çok basit geliyor ama kesinlikle çok hayati. Sanatçılarla ilişkilerde, birlikte yaratılacak ve ortaya konacak bir ortak yapım aşamasına gelmek yıllar alabiliyor. Bu yüzden, tesadüfler yerine zaman, zemin ve buluşma yaratmada süreklilik olmalı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öğrendiğim başka bir şey de şu ki, çalıştığınız bağlamın tamamen farkında ve kesin olmanın hayatiliği, birbirinizden öğrendiğiniz şeylerin yani birbirinizin geçmişinden, yöntemlerinden, biçemlerinden, başlangıç noktalarından öğrendiğiniz şeylerin tamamen farkında olmanın önemi. “Ben böyle bir şeyi daha önce görmüştüm, 20 yıl önce biz bunu Hollanda’da yapmıştık onun için bu performansı izlemenin ya da sanatçılara yoğunlaşmanın ilginç olan pek bir yanı yok” diye konuşmak çok kolay. Özellikle batılı, ama belki Türk kültür yöneticilerinin ya da programların da takındığı bir tavır var, o da şu: “Biz bunu biliyoruz, daha önce gördük, ve bizce sadece bir tek usül vardır o da bizimkisidir.” Bu türden bir kibir, hangi bakış açısından olursa olsun, tamamıyla konu dışı ve yersizdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;En önemli mesele ya da ilke “Bunu neden yapıyorsun?” Neden sen, ya da herhangi biri - mesela ben- performanslar davet ediyorum? Davet ettiklerimiz Türk performansları ve performans sanatçıları olduğu için ve bizde yaşayan çok Türk olduğu için mi; o yüzden de siyaseten doğru ya da her ne tavır ise onu takınmış olacağımız için mi? Hayır, davet etmek, işbirliği yapmak ya da çalışmak için sanatsal bir gerekçe bulmak kesinlikle şarttır. Eğer İstanbul’da yaşıyorsanız neden Avrupa’ya gitmek isteyesiniz? Bana göre bu muhteşem kent gerçekten dünyadaki en ilginç yer haline gelmekte; ve ben buraya tekrar gelmek istiyorum ve tekrar geleceğim. İşte, biraz önce sözünü ettiğim şey olan zaman, zemin ve süreklilik yaratmak konusuna yoğunlaşmadan önce ortaya koymak istediğim ilkeler bunlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu zaman ve zemin konusuna dair bir araç ki daha önce sözü geçti, Gayriresmi Avrupa Tiyatro Buluşması IETM sanatçıların ve kültür yöneticilerinin buluşmasını sağlayan bir araç, ya da bir vasıta. IETM üyeleri tarafından kurulmuş olan bir ağ kuruluşu ve bir üyelik örgütü; ki şu anda Avrupa’nın her bir ülkesinden gelen 400’den fazla üyesi var. IETM’de Türk konuklarımız da oldu gerçi ama henüz hiç Türk üye yok, bu nedenle de sizleri gerçekten IETM’nin bir buluşmasına davet etmek isterim ki tekrar biraraya gelmek için yararlı bir araç olup olmadığını kendiniz göresiniz. Size biraz IETM’nin yapısından söz edeyim. Dediğim gibi çesitli işlevleri var ancak merkezi ve esas işlevi sanatçılar ve sanatçılarla çalışanlar için bir ağ oluşturmak. Her yıl iki kez bir Avrupa kentinde genel kurul gerçekleşiyor. Sonuncusu bir ay önce Belgrad’da gerçekleşti. Bir sonraki buluşma Kasım ayında Hollanda’nın Utrecht kentinde gercekleşecek ve Perşembe günü başlayıp Pazar gününe dek sürecek dört günlük bir buluşma olacak. Burada yaptığımız gibi tartışmalar da olacak ama özellikle belli bir konu hakkında önemli konuşmacıların yer alacağı bir büyük tartışmadan oluşacak. Dört günün geri kalan bölümü ise spesifik meseleler üzerine çalışma grupları, uzman oturumları ve master sınıflarına ayrılıyor. Mesela; Avrupa’da nasıl para bulunur, ya da küçük çaplı tiyatro grubunuzu nasıl organize etmek gerekir, ya da üzerinde uğraştığınız sanatsal işi gerçekleştirmek için yolculuk arkadaşı veya yollar nasıl bulunur? İşte IETM’nin düzenleniş ve buluşmaları bu konular ve bu çizgi üzerinde. Tabii ki bu işleyişin yanında gerçekleşen performanslar da var. Bu benim özellikle sevdiğim bir şey. Belki de Belgrad’a hiç gitmezdim veya giderdim ama bu, çok iyi bir kombinasyon; orada olmak, tutkunuz, yaptığınız iş, mesleğiniz hakkında profesyonel meslektaşlarla konuşmak ve aynı zamanda da gittiğiniz ülkenin hem genç hem de daha deneyimli sanatçılarının işlerini ve performanslarını görmek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oluşturulan ağın yanısıra, IETM aynı zamanda bir proje birimi; yani hem ağ hem de proje var elde. Bu noktada bazı projeler hakikaten sözünü etmeye değer işler. Bunlardan biri hakkında bu sabahki oturumda da konuşulmuştu; www.onthemove.org adlı web sitesinden bahsediyorum. Bu sitede; performans sanatlarıyla ilgili iş imkanları, bir işinizi bir yere götürmek istediğinizde nereden seyahat harcırahı bulabileceğiniz, Avrupa’da hareket halinde olmak, hareket etmek istediğiniz takdirde nereye gidebileceğiniz, kimlere ulaşmanız ya da kimlerle temasa geçmeniz gerektiği gibi konulara ilişkin gerçekten her türlü bilgiyi bulabilirsiniz. Bu anlamda hakikaten yararlı bir site.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;IETM’den çıkan projelere bir diğer örnek de; Balkan Ekspresi. Bu, IETM’nin Balkan ülkelerinden gelen üyelerinin oluşturduğu bir çalışma grubu. Bu öğleden sonraki oturumda Nevenka ayrıntısıyla anlatacak Balkan Ekspres’i. Kayda değer olduğunu düşündüğüm bir başka proje de; Avrupa’lı sanatçıların 10 günlüğüne Filistin’e gidip oradaki sanatçılar ve insanlarla çok spesifik ve somut işler üzerinde birlikte çalıştıkları Filistin’de 100 Sanatçı projesi. Bu harika bir deneyimdi ve ikinci aşaması da Filistin’deki sanatçıların Avrupa’ya gelip çalışmaları biçiminde gerçekleşti ve bu sayede kurulan bağlantılar halen sürmekte. Bunlar Afrika bağlantıları ve Afrika Projesi orada gerçekleşiyor. Onun için bu çok esnek, farklılıkları barındıran bir proje ve ticari değil ama sizlerin de gördüğü gibi bence çok yararlı. Tabii eğer sadece oraya gidip her şeyi görmezden gelirseniz buluşmayı çok sıkıcı bulabilirsiniz ama açıksanız, konuşmaya ve dinlemeye istekliyseniz, önyargılarınızdan kurtulmaya niyetliyseniz, bilmeniz gereken bir oluşum IETM ve işte bu yüzden de “Türkiye, gel ve IETM’ye katıl” diyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zamanımızın daralmasına rağmen, bence çok iyi bir örnek olan ve burada yürütülen bir projeden daha bahsetmek istiyorum. Şu an bulunduğumuz yerden, İstanbul’dan 150 kilometre uzakta, Marmara Denizi’nin kıyısında Ganos adlı küçük bir köy var, orada küçük şarap bağları olan bir kişi var ve bu kişi Türkiye’den ve Avrupa’dan sanatçıların ve bilim insanlarının buluşabileceği bir ortam yaratmak istiyor, hatta bunu yaptı da. Bu yerin adı Ganos, ve projenin adı da Ganos Projesi. İlgilenenler için elimde basılı bilgi var. Projenin konsepti yaşamak, kültür ve bilim üzerine düşünmek ve yaratmak için sanatçılara ve bilim insanlarına bir mekan sunmak. Mekanın yeri araştırma, fikir alışverişi, yaratım ve bir think tank için ideal bir nokta. Yine zaman ve zemine geliyoruz, çok hayati. Ve kesinlikle para kazanmak amacıyla kurulmamış; idealizm ve insanlara duyulan ilgi söz konusu ve bu oluşum şimdiden orada var. Fiziki anlamda tamamlanabilmesi için halen desteğe ihtiyaç duyulmakta ama halihazırda işleyen bir yer ve şarapları da bir harika. Evet, burada bitiriyorum. Teşekkürler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Mahir NAMUR&lt;/span&gt;- Evet, bildiğiniz gibi, bu oturumdan ve hazırlıklardan önce tüm konuşmacılar “Bizler çok az konuşmalı ve başkalarının konuşmasına izin vermeliyiz, çünkü görüyoruz ki konuşmak isteyenler var” dediler, ancak gördüğümüz gibi hiç de öyle olmuyor. Onun için, ilk üç konuşmacıya soru sormak isteyen var mı? Konuşmak isteyen varsa, şu an değerlendirmeye geçiyoruz, sorularınız yoksa, devam ederken yine çok zamanımız olacak. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Bir izleyici&lt;/span&gt;- Şimdi, Avrupa Topluluğu içinde kültür-sanat alanına özel, istisnai bir statü verilmesi yani üye devletler tarafından sübvanse edilebilir bir alan olarak ortaya çıkması aslında kültür-sanat alanını korumak için konulmuş olsa bile, sonuç olarak üye devletlerin kültür-sanat alanında nasyonalist kaygılarla politika belirlemelerini kolaylaştırıyor kaygısı var. Benim de paylaştığım bir kaygı. Bunun yerine, buna alternatif olarak ağların faaliyette olması, uluslararası işbirliğinin ağlara bırakılmış olmasının bir anlamda, olayın bürokrasileşmesine engel olduğundan kuşku duyuyorum. Sonuç olarak bu ağların içinde de bir kültür operatörleri bürokrasisi doğuyor ve sanatsal faaliyetten ve sanatçılardan kopuk, kendi içinde ve kendileri için, kendi kendini besleyen, bir faaliyetler bütünü oluşuyor. Böyle bir kaygım var, bu konuda bir şeyler söylenebilir mi acaba?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Mahir NAMUR&lt;/span&gt;- Kime soruyorsunuz bu soruyu?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Aynı İzleyici&lt;/span&gt;- Herkese, üç konuşmacıya da.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Bernard FAIVRE D’ARCIER&lt;/span&gt;- Bu bir risk olabilir ama olan bu değil kanımca. Ben 25 yıldır kültürel ağların nasıl oluşturulduğu konusunda bilgi sahibiyim. IETM’nin başlangıcında içinde bulundum. IETM ilk başta çok küçük bir gruptu ve başlığı Gayriresmi Avrupa Tiyatro Buluşması olarak belirlendi. Tabii ki, yıllar geçtikçe büyük bir örgütsel yapı halini aldı ama buna bürokrasi demek yanlış olur. O anlamda bürokrasi burada değil, Brüksel’de. Örneğin, Avignon Festivali’nin yöneticisi olarak, 1998’de Orta Avrupa’dan gelen tiyatro ve dans yapımlarına daha fazla yer vermek istediğimde Brüksel’e gitmeye karar verdim ama benim için çok zor oldu çünkü muazzam bir bürokrasiyle karşılaştım. Ve esasen ricamı dinleyecek doğru merciyi bulmakta epey zorlandım. İnsanlar öncelikle “Peki, programınızı anlatmaya çalışıyorsunuz ama programınızın adı, başlığı nedir?” diye sordular. Ama o zaman tabii bir başlık yoktu, ben de o gün öğleden sonra Theorème diye bir başlık uydurdum, çünkü başka alanlarda çalışan Eureka diye bir oluşum vardı ve Theorème de aslı Fransız olan Thèâtres de l'Est et de l'Ouest - Rencontres Européennes du Millénaire’in (Doğu ve Batı Tiyatrosu – Milenyum’da Avrupa Kavşağı) kısaltmasıydı, ve başlığı bulur bulmaz işim kolaylaştı. Şimdi bu başlık Fransa Cumhurbaşkanımız tarafindan bile tanınıyor ki kendisi daha birkaç gün önce bir konuşması sırasında Theorème projesini bir örnek olarak verdi. Ama aslında bir yandan da bu, zorlukların daha başlangıcı oldu; örneğin tanıştığım bir memurun sanata kamu desteği düşüncesine tamamen karşı olduğunu öğrendim. Bana “Avrupa’nın bu kısmındaki genç tiyatro yönetmenlerine ya da sanatçılara ne diye yardım etmek istiyorsunuz?” diye sordu. Çünkü tabii ki, Berlin’deki duvarın yıkılışından beri büyük ihtimalle tüm iyi sanatçılar Amerika'ya gitmişlerdi. İşte durum tam da böyleydi ama adım adım ilerleyerek biraz para bulmayı başardık. Ancak şunu söylemek isterim ki Theorème'e tekrar başlamak durumunda olsaydım her halükarda cesaretim kırık olurdu çünkü çok az para karşılığında çok çaba göstermek ve çok zaman harcamak gerekiyor. Ama diğer yandan da kültürel ağların çok hareketli, profesyonel, etkin ve esnek ve sıkça da gayriresmi örgütlenmeler olduğunu düşünüyorum. Fakat belki de ağların her geçen gün artması ve sanatçıların bu ağların içinde kaybolması riski de vardır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Nelson FERNANDEZ&lt;/span&gt;- Buna sadece şunu eklemek isterim; evet, ağların şüphesiz kapıların gönüllü bekçileri haline gelme tehlikesi de var ki sanırım siz de bunu kastettiniz. Ama, biliyorsunuz, ağlar da yokoluyorlar ve hepimizin tartıştığı gibi yenileri ortaya çıkıyor. Kendi deneyimimden biliyorum, sadece birkaç yıl sürecek bir ihtiyaç ya da ilgiden dolayı ortaya çıkıp gelişen ağlar da var. Örneğin Birleşik Krallık’ta 70’lerde ortaya çıkmış, Romanya Tiyatrosu’na odaklanan bir ağ vardı ve Avrupa’da birçok yapımcının çok iyi Romen tiyatro yönetmenlerinin varlığının farkına varması da bu zamanda oldu. Bu oluştu, bir süre ayakta kaldı, Romanya ve Avrupa’nın başka kesimleriyle belli oranda işbirliğinin gelişmesini sağladı ve en nihayetinde bu özel ağın varoluşuna olan ihtiyaç azaldı. Kanımca böyle olması son derece doğru. Sanatçılar söz konusu olduğunda, kendi deneyimime dayanarak diyebilirim ki sanatçılar sıklıkla ağların bir parçası; ve IETM’de sanatçılar temsil ediliyorlar. Şimdi gerçi bu her zaman böyle değil ama sanatçıların bu ağlara sahip olmamaları için hiçbir neden yok. Ve sizin sorunuzda değinebileceğim son bir şey de, ulusal hükümetlerin, bir anlamda kendi ulusal kimliklerini korumak için kendi ulusal sanatlarını destekledikleri görüşü. Bana bunun neresinin yanlış olduğunu söyleyebilir misiniz?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Bir İzleyici&lt;/span&gt;- Tabii şunu da vurgulamak istiyorum, burada çok sözü edilen farklılıklara saygı gösterme, farklılıklar içinde birarada varolma söylemi, bir yandan da nasyonalist kaygılarla politika belirleme ile de örtüşüyor. Bunu da bu arada vurgulamak gerekebilir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Zeynep GÜNSUR&lt;/span&gt;- Konuşmalar için teşekkürler. Size sadece şunu sormak istiyorum: Birçok kültür ağı ve kültürel diyalog Avrupa parasıyla finanse edildiği için, bence çok hassas bir konu olan bu kültürlerarası yorumlama konusunda ne düşünüyorsunuz? Ve Avrupa bazlı bir bütçe ile hareket ettiğinizde, Avrupalı olsun olmasın insanlar, ülkeler arasında bu karşılıklı diyaloğu yaratmada sorunlar çıkabileceğini düşünüyor musunuz? Ve Avrupalılar olarak bunun farkına varabilmek için önerileriniz var mı? Benim baktığım yerden bu bir sorun çünkü finans oldukça önemli.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/_TwG7o62LOuI/Slbq0y2wlXI/AAAAAAAAA2s/XaIIgDT6ajU/s1600-h/4.6NevenkaKopriskev.JPG"&gt;&lt;img style="cursor:pointer; cursor:hand;width: 320px; height: 240px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_TwG7o62LOuI/Slbq0y2wlXI/AAAAAAAAA2s/XaIIgDT6ajU/s320/4.6NevenkaKopriskev.JPG" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5356726999529330034" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Nevenka KOPRISKEV&lt;/span&gt;- Size tamamen katılıyorum. Yakın zamana kadar AB üyesi olmayan bir ülke (Slovenya) vatandaşıydım ve Avrupa’dan para almak oldukça zordu. Ortak çalışmaların tutarı sorusu vardı her zaman, AB’nin gözünde meşru olup olmadığı, vs. Fakat üstünde sürekli çalışmanın da tek yolu bu. Size daha sonra bahsedeceğim inisiyatif gibi, Balkan Express tam da böyle bir şey. Akdeniz’in çevresinde birbirinin yanında o kadar çok sayıda ülke var ve bunlardan her biri birçok programa katılabilir ve kim size onlarla çalışmamanızı söyleyebilir ki? Şimdi, bu saçma değil mi... Bunu değiştirmek bize kalmış. Ağ, birçok insanın bahsettiği bir şey. Birçok siyasetçi “Şu veya bu ağı düzenleyeceğiz” diyorlar. İşe yaramıyor, işbirliği yapmak isteyen ve önceden irtibatları olan insanların gerçekten  gereksinimleri olması lazım. Ondan sonra belki Avrupa’dan gelecek bir para yardımı bu alışverişi kolaylaştırabilir. Balkan deneyiminden bahsetmem gerekirse; buraya gelmeye çok hevesliydik, ama biraz daha fazla paramız olsaydı daha da hevesli olurduk. İş bu kadar basit fakat kesinlikle haklısınız, ülkelerin dışlanması değil içeri alınması gerekiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Mahir NAMUR&lt;/span&gt;- Belki sonraki soruları bundan sonraki üç konuşmacıdan sonra alabiliriz. Şimdi sözü Avrupa-Akdeniz düzeyinde çalışan Filippo Fabricca’ya vereceğim, kendisi toplumun dönüşmesine ilişkin konulara odaklanacak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Filippo FABRICCA&lt;/span&gt;- Herkese iyi günler. Meslektaşlarım konuşmamda sunmak istediğim konuların çoğuna değindiler. Ben de çok pratik şeylerden sözedeceğim, çünkü Cittadellarte-Fondazione Pistoletto’da gerçekleştirdiğimiz etkinliklerden sözedeceğim. Cittadellarte “sanat kenti” anlamına geliyor ve Pistoletto da birkaç yıl önce bir tekstil fabrikasında bir çağdaş sanat merkezi kurmak amacıyla bir grup insanı biraraya getirmiş olan kişinin adı. Cittadellarte’nin uğraşı fikir ve yaratıcılık yoluyla sivil toplumu sorumlu bir şekilde dönüştürmek için araştırma yapmak ve iş üretmek. Bu şu anlama geliyor; sanatçılar toplumun sorunlarına karşı da bir konum almak durumundalar. Sanatı sadece temsili sorunları aktarmak için değil, o sorunlara müdahil olmak, yaratıcı fikir ve projeler vasıtasıyla yaratıcı ilişkiler kurabilmek için kullanıyorlar. Ayrıca toplumun diğer kesimleriyle bağlantı kurabilmek için de. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Böylelikle, burada bir tür fark yaratmış oluyoruz; sanat ve politika, sanat ve ekonomi, sanat ve din, üretim arasında bir bağlantı yaratmış oluyoruz. Bir grup insanla biz model olmak değil ama sanat ve yaratıcı sürecin sivil toplumun dönüşümü için işe yarayabileceği bir örnek oluşturmak istiyoruz. Daha sonra size politika ofisinin en esaslı projelerinden birinden bahsedeceğim ki bu “Farklılığı Sevin” (Love Difference) projesi. Ama önce ekonomi ofisi hakkında bir iki söz söylemek istiyorum, örneğin yaratmak ve sürdürebilirlik ve ekonomide mikro-krediler gibi konularda araştırma yapmak. Ekonominin de içinde yaratıcılıklar var ve biz de bu süreci göstermek istiyoruz. Aynı şey üretim için de geçerli. Bir İtalyan moda firmasıyla çalışıyoruz. İtalyan Endüstri Birliği’yle de çalışıyoruz. Onlarla çalışıyoruz çünkü her ürünün sorumlu olabileceğini ve yine sorumlu olan malzemeleri kullanabileceğini düşünüyoruz. Üretmek için yaratıcı ve yeni yollardan yararlanabilirsiniz. Bir markayla çalışmanın da yeni bir yolu olabilir. Farklı bir yolunuz olabilir, bu sebeple fabrikada eğitimi yaratıyoruz. Ayrıca örneğin kahve fincanları yapmak için de bir üretim yapıyoruz. “Su yoksa kahve de yok” yazıyoruz, sadece tasarım, ama insanlara bir mesaj vermek istiyoruz ki o da şu: Dünyadaki en iyi kahveye sahip olabilirsiniz ama suya özen göstermezseniz kahvenizi de içemezsiniz. Bunlar sadece birkaç örnek. Yaptığımız bir diğer fincan, “Farklılığı Sevin” fincanı; Akdeniz biçiminde ve üzerinde Akdeniz ülkelerinin dillerinde “Farklılığı Sevin” yazıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Farklılığı Sevin” projesini öncelikle Akdeniz ülkeleri arası politikalar için bir sanatsal akım olarak adlandırdık. Bu sanatsal akım insanlardan çıkıyor, hem bir grup insan “Evet, bir ağ oluşturabiliriz” diyerek biraraya geldiği için, hem de biraraya gelerek Akdeniz ülkeleri genelinde proje geliştirmede birbirlerine yardım edebileceklerine karar verdikleri için. Akdeniz bir özne, bir sembol, bilirsiniz bazen sanatçılar bir sembole ihtiyaç duyar. Akdeniz bir sembol ama kurulan bu ağ halihazırda Akdeniz dışında da gelişmeye başladı. Örneğin, Güney Amerika’da bir atölye çalışması düzenledik. Ayrıca Hindistan’da da Bangalore’da bağlantıya geçtiğimiz bir okul var. Akdeniz ülkeleri-arası demek zaten uluslararası anlamda Akdeniz politikaları demek. Neden politika? Çünkü kanımızca projelerle bazı sosyal, sivil toplum sorunlarına gerçekten temas edebilir ve yaratıcılığı kullanarak insanlarla çalışabilir, bağlamları değişime uğratabilir ve belki sorunları da çözüme kavuşturabilirsiniz. Ve, bir tür politika düşüncesi, parlamentoda değil ama sosyal toplumun içinde bir politikadan sözediyorum, çünkü bu da politikanın bir parçası ve bazen bizler bunu unutuyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Farklılığı Sevin”, 2002’de kurulmuş olan, kâr amacı gütmeyen bir dernek. Çalışmaya başlayalı sadece birkaç yıl oldu ve bu dernek sanatsal bir proje olan Pistoletto Vakfi tarafindan destekleniyor çünkü biz sanatsal bir proje olmayı seçiyoruz ama aynı zamanda yeni bağlantı ve ortaklıklar yaratmak için de gelişen bir dernek olmak zorundayız. Onun için, herkesi bize katılmaya, derneğimizin bir parçası olmaya ve fikirlerini ifade etmeye davet ediyoruz. Aynı zamanda insanların da dahil olabileceği yeni bir yapı oluşturmaya çalışıyoruz. Bir web sitemiz, haber bültenimiz, düzenlediğimiz konferanslar, toplantılar, sergiler var, kültürel ve politik etkinlikler sunuyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Farklılığı Sevin”in misyonu, güncel toplumsal meselelerle ilgili işbirliğini arttırmak ve toplumsal bağlamla ilintili yaratıcı projeler yoluyla kültürlerarası diyaloğu desteklemek. Peki hangi yolla? Toplumun sorumlu bir biçimde dönüşmesi için yaratıcılıktan yararlanan kültürlerarası bir ağ yoluyla. Onun için, Akdeniz bölgesindeki toplumların sorumlu bir biçimde dönüşümü için sanat nesnesinin gelişimini desteklemek ve toplumumuzda yaratıcılığın önemini göstermek, ayrıca tek tek kişilerin yaratıcılığını cesaretlendirmek isteğindeyiz. Çünkü biz gerçekten insanlara açık bir ağ yarattık. Onun için söylemeye çalıştığımız; insanları kişisel yaratıcılıklarını kullanmaya davet eden, yaratılarını diğer insanlarla paylaşmalarını sağlayacak etkinliklerimiz var. Teşekkürler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Nevenka KOPRISKEV&lt;/span&gt;- Ben Slovenya’lıyım, Ljubljana’dan geliyorum. Beni davet ettikleri için Mahir ve Zeynep’e çok teşekkür ederim. Öncelikle, düzenlediğim festivalde misafir etme şansına sahip olduğum Türk sanat camiasına büyük bir saygı duyduğumu belirtmeliyim. Stüdyo Oyuncuları, Mustafa Kaplan gibi topluluk ve sanatçılar... Bu kenti de çok seviyorum ve buradaki sanat camiasını tanıdıkça daha da çok seviyor, daha da çok ilgileniyor, daha da meraklanıyorum ve bu kente ne kadar sık gelirsem hakkında o kadar çok şey bilmek istiyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Söylemek istediğim, esasında, sözü edilen işbirliği ve hayat bugün başlamış bir şey değil. Türkiye’nin zaten birçok bağlantısı var, sadece Balkanlar’la değil Avrupa’daki birçok başka ülkeyle de. Yani örneğin iki hafta önce Berlin'de Aydın’la birlikteydik, şimdi burada Emre'yi görüyorum ki Ljubljana’da o da vardı, başka bir AB ağı olan DBM’nin kurucularından biri olan Zeynep burada.. Söylemeye çalıştığım şey, tüm bu insanlar esasen bireyler, sanatçılar ya da STK’lar. Ve gerçekten altını çizmek isterim ki bunlar birer pencere. Ve samimiyetle umuyorum ki Türk Kültür Bakanlığı, kentsel veya bölgesel otoriteler, değişimi sırtlanan kişilerin bu insanlar olduğunu ve bu kişilerin kendilerini açarak somut uluslararası işbirliği için sadece çift yanlı değil aynı zamanda gerçekten çok yanlı geçişi mümkün kılanlar olduğunu anlıyorlar. Aynı zamanda uluslararası fon organları da.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben Slovenya’lıyım ve Slovenya gerçekten çok küçük bir ülke. Sadece iki milyonluk nüfusuyla, 17 milyonluk İstanbul ile karşılaştırıldığında gerçekten çok küçük. Özellikle Yugoslavya’nın dağıldığı 90’ların başından itibaren ülke sanki daha da küçüldü. Kültürel mecra da sanki küçüldü ve böylelikle uluslararası çalışmaya olan gereksinim aşırı bir şekilde arttı. O zamanlar gerçekten küçük Glej Tiyatrosu diye bir yer yönetiyordum. Esas olarak Slovenya tiyatrosu yapıyordum ve daha fazla uluslararası bağlantılar kurmaya çalışıyordum. Kısa sürede IETM’e dahil olma şansı elde ettim ki bu benim için harika bir bilgi erişim kaynağıydı. Bazen ya bilgi olmadığından ya da çok fazla bilgi akışı olduğundan ve hangisini seçeceğinizi bilemediğinizden kendinizi izole edilmiş hissedebiliyorsunuz. Işte IETM’nin buluşmaları ya aynı çorbanın tuzu olan benzer insanlarla, ya da sizden farklı ve bu yüzden de esin kaynağı olabilecek insanlarla tanışmak için harika birer firsat. Ve yine IETM yoluyla, yeni ağlar kurduğumuz birçok meslektaşımla tanıştım: Junge Hunde, DBM, Aylin DBM’nin kurucularındandır, Zeynep de şimdi DBM’nin yönetim kurulunda. Daha sonra tabii ki Balkan Ekspres’teki ve Theorème’deki meslektaşlarla tanıştım ve yavaş yavaş hemen hepsinin üyesi durumuna geldim. Bu çok zaman alan ve çok çaba gerektiren ama aynı zamanda birçok firsat yaratan bir şey.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bildiğiniz gibi, Slovenya şimdi AB üyesi oldu. Tabii ki bunun yarattığı birçok firsat olduğu kadar, belli sorunları ve tehlikeleri de beraberinde getiren birşey. Örneğin şimdi çok sıkı bir göç politikası güdülmesine neden olan yeni sınırlarımız var. Dolayısıyla şu anda özellikle Balkan bölgesinden sözedersek; Slovenya ve Yunanistan arasındaki uçurum daha da artabilir. Ve nasıl ki İstanbul bir kesişme noktası, herkese göre Slovenya da bir kesişme noktası. Bizim sorumluluğumuz ise, aynı anda hem bir tür köprü kurmak hem de bir pencere açmak. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;IETM buluşmalarından biri sırasında “Gerçekten bir şeyler yapmak lazım bu konuda” diyen bir grup meslektaş vardı ve Balkan Ekspres böyle bir çalışma grubu olarak ortaya çıktı. Biz kasten Balkan adını verdik çünkü bu açıkça siyaseten her zaman çok doğru olmayabilir; bazıları güney-doğu olarak adlandırıyor...ve aslında Viyana’da gördüm ki, Balkan kelimesi Türkiye’den çıkıyor; sadece sıradağlar anlamında değil aynı zamanda Bal-kan hecelerinden: Bal ve kan. Belki de yanılıyorum, bu açıklamaya Viyana’daki muhteşem bir sergide rastladım; “Bal ve Kan”. Sembolik olarak, tüm sorunlarıyla beraber işkence görmüş bu bölgeyi ama aynı zamanda cenneti; harikulade manzarası, kültürel çeşitliliği ve sahip olduğu zenginlikleriyle bu cennet gibi bölgeyi temsil ediyor. Ve böylece bu Balkan Ekspres grubu ilk olarak Ljubljana’da toplandı. IETM’nin Trieste’deki buluşmasından hemen önceydi, ortak bir macera oldu. Bölgedeki, benim “kültür eylemcileri” diye tanımlayabileceğim ilginç eylemcileri davet ettik. İlk başta engeller, vize sorunları gibi politik sorunlar hakkında konuşuyorduk. Çok kısa süre içinde insanların gerçekten birbirlerini daha fazla tanımak, birlikte çalışmak ve işbirliği yapmak gereksiniminde olduğu ortaya çıktı. O anda bir tür suç ortaklığı, ya da daha doğrusu bağlantıları yeniden kurmak ya da bölgeyi yeniden keşfetmek gibi bir istek oluştu. Benzer sorunları paylaştığımız oldukça açıktı. Her şey eksikti: bilgi akışı, altyapı, eğitim, işletme eğitimi olduğu kadar sanat eğitiminde eksikler. Bunlar için gerçekten bir şeyler yapmaya çalışmamız lazımdı. İşte üç yıl önce her şey böyle başladı. Yapmak istediğimiz şey aslında hareketliliği cesaretlendirmek; sadece Balkan bölgesinde değil, tabii esasen Balkan bölgesinin içinde ama aynı zamanda dünyanın geri kalanında da, daha iyi bir bilgi akışı sistemi kurmaya çalışmak. Bazen başarılı oluyoruz bunda, bazen de olamıyoruz çünkü hepimiz haddinden fazla ve gönüllülük esaslı çalışıyoruz. Şu anda da öyle görünüyor ki bir ağ olarak daha organize bir şekilde yani diyelim ki, daha “profesyonelce” çalışmak istiyorsak, muhtemelen Avrupa fonlarına ya da başka fonlara başvurmamız gerekir çünkü aksi takdirde her şey sadece iyi niyet olarak kalır, beraber çalışmak istiyor ama bir noktadan diğer noktaya gidecek kaynağı bulamıyor oluruz. Bunun yanısıra, genellikle Paris’e ya da Amsterdam’a gitmek Sofya’dan Zagreb’e ya da Arnavutluk’tan Slovenya’ya gitmekten daha ucuza geliyor. Bilgi erişimi üzerine de çalışıyoruz, toplantılar düzenliyoruz. Şimdiye dek yedi toplantı yapıldı; dediğim gibi biri Ljubljana’da, diğeri de Saraybosna’da yapıldı. Eş zamanlı sanat çalıştayları düzenlendi. Örneğin Romanya’da ki aslında daha çok kültür yönetimi odaklıydı. Bazen de Caravan toplantıları dediğimiz toplantılar da düzenliyoruz, burada belli bir ev sahibi örneğin VTI (Flaman Tiyatro Enstitüsü bunu Flanders’te yaptı) bir grup farklı kültür eylemcisi ya da sanatçıyı davet ediyor ve bunlar toplanıyorlar. Flaman cemaati başından beri çok ciddi bir şekilde projenin içinde yer alıyor. Balkan bölgesinden 10 kişiyi gelip beraber bir hafta geçirmeleri ve çeşitli sanat kurumlarıyla tanışmaları için davet ettiler. Bu çok ilham vericiydi. Flanders 80’lerde benzer bir geçiş süreci yaşarken, uluslararasılaşmayı  ulusal kültürü güçlendirmenin bir aracı olarak kullandı. Şunu demek istiyorum; kozmopolitlik ve uluslararasılaşma ulusal kültürel kimliğimizi güçlendiriyor. Alman felsefeci Ulrich Beck’in de dediği gibi “Kozmopolit bir kişinin hem kanatları hem de kökleri vardır.” &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir diğer toplantı IETM buluşması sırasında Belgrad’da yapıldı ve yaklaşık 70 kişi toplandı. Bu toplantı kapsamında dansa odaklı daha küçük bir proje başlatıldı. Çağdaş dansla ilgilenen ciddi insan topluluğunun büyüklüğü yeterliydi, yani bir dans camiasından bahsetmek mümkündü. Kendi beyin fırtınalarını yaptılar ve Haziran başında Sofya’da buluşacaklar. Bazıları buraya da geldi ama ne yazık ki şu an aramızda değiller çünkü dün burada İstanbul’da tanıştıkları bazı meslektaşlarını ziyaret ederek onlarla yeni mekanlar aramaya gittiler. Vurgulamak istediğim, bizlerle işbirliği yapmak isteyen insanlar için açık bir davetiyemiz olduğu; lütfen bize başvurun. Umarım er ya da geç burada Türkiye’de de bir Balkan Ekspres toplantısı düzenleyebiliriz, ağımız gerçekten açık. Sadece farklı bölgelerden gelen kültürel operatör ve sanatçıların bir buluşması olabilir bu. Bir başka avantaj da sanatçılar ve yapımcılar arasında mübadele için oluşan temel yani zemin; doğru bir dengeyi tutturmaya çalışıyoruz... sanatçılar ve yapımcılar, yarı yarıya. Sadece bölgedeki sanatçıların sıklıkla kendi kendilerinin yapımcısı olması değil, böylesi daha hoş oluyor, böylelikle çabucak somut meselelere ve hatta projelere, birlikte çalışmanın somut yollarına varabiliyoruz. İşte, kültür ağı modeli için olasılıklardan biri de bu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir başka mesele de hareketlilik hakkındaki açık tartışma kuşkusuz. Hepimiz zorunlu göçlerin her zaman olageldiği bölgelerden geliyoruz. Hareketliliği ekonomik veya politk ihtiyaçlardan dolayı değil, bir tercih olarak görmek önemli. Çünkü Türkiye’den veya başka yerlerden yurtdışında çalışma fırsatını daha fazla yakalayan bir çok sanatçı var. Kendi ülkelerinde de destek almalı bu sanatçılar. Benim düşünceme göre, ki bunu gerçekten vurgulamak istiyorum, birçok sanatçının olabildikleri kadar hareketli olmalarının sebebi çalışmalarının sürekliliğini sağlayacak şartlara yani profesyonel çalışma şartlarına sahip olmamaları. Daha fazla hareketliliğe büyük gereksinim var kuşkusuz. Hareketlilik bir özgür tercih meselesi olmalı, tek çıkış yolu değil. En azından benim bölgedeki deneyimim gösteriyor ki, sanatsal kalite düzeyi gerçekten ziyadesiyle profesyonel, insanların kendilerini organize ediş biçimleri ziyadesiyle profesyonel ama içinde çalıştıkları şartlar öyle değil. Kültürel muhit, kültür politikası ve insanların organize oluş biçimi de sanatsal işi, biçim ve içeriği etkiliyor. Dolayısıyla biz hepimiz  modelleri de yeniden icat etmiş oluyoruz çünkü aşağı yukarı aynı zorluklarla karşı karşıyayız. Bunlardan biri muhakkak kamu sektörünün reformu. Sistemlerimizin çoğunda kamu kurumlarının çoğu gereğinden fazla büyük ve STK’lar da ayakta kalmakta zorlanıyorlar. Fakat tabii bu bir başka toplantının konusu olabilir. Teşekkürler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Mahir NAMUR&lt;/span&gt;- Teşekkürler Nevenka. Şimdi Kerstin Tomenendal klişeler hakkında konuşacak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/_TwG7o62LOuI/SlbrOrEbAuI/AAAAAAAAA20/ssnAHtt1-ws/s1600-h/4.7KerstinTomenendal.JPG"&gt;&lt;img style="cursor:pointer; cursor:hand;width: 320px; height: 240px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_TwG7o62LOuI/SlbrOrEbAuI/AAAAAAAAA20/ssnAHtt1-ws/s320/4.7KerstinTomenendal.JPG" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5356727444115751650" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Kerstin TOMENENDAL&lt;/span&gt;- Ben Avusturya’lıyım ve konuşmamda STK’ların Türkiye-Avrupa kültürel ilişkileri üzerindeki etkisine odaklanmak istiyorum. Şu gerçeğin fazlasıyla farkındayım ve eminim sizler de farkındasınız; Avusturya’da Türkiye’ye ilişkin şu anki durum incelikten son derece uzak. Bildiğiniz gibi Avusturya’lıların %70’i Türkiye'nin AB üyeliğine karşı, karşı olmayanların oranı ise sadece %18, ve ben de kendimi bu oranın içinde sayıyorum. Türkiye’ye yönelik özellikle 11 Eylül sonrasında daha da ortaya çıkan, derin kökleşmiş korkular ve önyargılar var. Ben şahsen bu resmin değişmesi gerektiği düşüncesindeyim çünkü ben Türkiye’yi çok zengin, çok modern ve çok dinamik bir ülke olarak biliyorum. Ve bu türden korku ve önyargıların sadece kültür ve bilimin uygulanmasıyla değiştirilebileceğini düşünüyorum. Tam bu noktada, Avusturya-Türkiye Bilim Forumu’nun da sloganlarından biri olarak kullandığı çok etkili ve çok da doğru bir Türk atasözünü alıntılamak istiyorum: “Bilgi paylaştığınız sürece büyür”. Bu çok önemli bir mesaj.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mart 2005’te Türk asıllı Alman sanatçı Feridun Zaimoğlu Viyana’da modern sanatın merkezi olan Museumsquartier’deki Kunsthalle’nin ön cephesini Türk bayraklarıyla kaplayınca, insanlar buna Türklerin 3. Viyana kuşatması adını taktılar. Bu arada kişisel bir bilgi: Ben İsveç kökenliyim. İsveçliler de Viyana’yı almaya gelmişlerdi ama tabii kimse bundan bahsetmiyor. Aslında merak ediyorum İsveçliler de İsveç bayraklarıyla Viyana’yı donatmaya kalksalardı Zaimoğlu’nun eserinin yaratmış olduğu kadar bir provokasyona şahit olunur muydu? Ne türden argümanların ortaya çıktığını sorarsanız; bir siyasetçi Feridun Zaimoğlu’nun kültürel etkisi nedeniyle Viyana’nın İstanbul olamayacağını savundu. Tabii bunun sonucunda korkular yeniden ortaya çıktı ve tartışmalar alevlendi. Bugünlerde de “Viyana Ankara olmamalı” diye yazan afişler bastırdılar ki bunun üzerine başka söze gerek yok.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Avusturya’nın Türkiye ile ilgili düşünüş şekli hakkında konuşurken ve düşünürken 1683 imgesi bir bakıma hep karşımıza çıkacak. Burada en sol köşede Karamustafa Paşa’yı görüyorsunuz. 2003 yılında Avusturya-Türk Bilim Forumu yeni bulunmuş arşiv malzemelerini de göz önüne alarak Karamustafa Paşa üzerine bir sempozyum düzenlediğinde, Merzifon ile sadece Merzifon büyüklügünde olup Viyana yakınında yer alan bir kasaba arasında bir kardeş-kasaba ilişkisi geliştirmek üzere teklifte bulunulmasının uygun olacağını düşündük. Kendi içlerinde yaptıkları toplantıdan sonra aldığımız yanıt “Hayır” oldu çünkü 1683 insanların belleklerinde halen fazlaca yer alıyordu. Tabii bu esasında gülünç çünkü aradan çok uzun zaman geçmiş. İşte Türkiye ile ilgili düşünürken korkuların çizdiği bu resim var ki, aslında tabii ki doğruluk taşımıyor. Aynı zamanda tembellikle ilgili imge ve kahve imgesi de var, kahvenin Avusturya tarihi üzerindeki harika etkisi, özellikle dünya çapında kahvemizle tanındığımız için. İlginçtir ki, bütün bunların yanında Avusturya’ya Türklerce getirilmiş olan güvercinden kimse bahsetmiyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Viyana’ya gittiğinizde, özellikle savaş tarihine dayanan, Türklere ilişkin her tür korku ve inceliksiz hatırlatma görebilirsiniz. Özellikle savaş müzesinde. Orada Topkapı Sarayı koleksiyonu büyüklüğünde muazzam bir bayrak koleksiyonu ve asılı duran bir çok eski silah var, ama diğer yandan, Avusturya aynı zamanda Doğu Araştırmaları’nın da merkezi. Mesela Andreas Tietze’nin “Tarihi ve Etimolojik Türkiye Türkçesi Lügati” gibi harika projeler var. Bu kaynak etimolojik bir Türkiye Türkçesi sözlüğü, ki ben de son on yıl Andreas’ın bu harikulade eseri tamamlayamadan talihsiz erken vefatına dek çalıştım. Ayrıca, kültür bağlamında da henüz üzerinde çalışlmamış zengin bir arşiv var. Türkiye’nin kültürel alanda kabulünün kilit önem taşıdığı görüşündeyim. Türkiye ile ilgili olumlu duygular açığa çıkarmak için Avusturya’da bir şeyler yapmaya ihtiyaç var. Çünkü aksi takdirde bu durum Türkiye’nin AB üyeliğini ciddi olarak tehlikeye atabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Avusturya’daki ve tabii ki Türk STK’ların durumuna gelince, bu doğru bir yaklaşım değil; ben de farkındayım ki yapılan ve süren irili ufaklı birçok kültürel etkinlik var. Bunların birçoğu Türklere yönelik yani Türklerin Türkler için yaptığı etkinlikler. Avusturyalı katkıların çoğu da Türkiye’ye ve Türkiye’den duyulan korkuya yönelik. Ancak son zamanlarda Türk filmlerine duyulan büyük bir ilgi olduğunu gördüm, biz de bu yılın sonunda güney Avusturya’da Türk filmleriyle ilgili bir festival düzenlemeyi düşünüyoruz; dolayısıyla bir platform oluşturarak örneğin Slovenya gibi komşularımıza da yakınlaşmayı umuyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Belirttiğim gibi, birçok etkinlik olmasına karşın insanların tanıtım kampanyasında sadece Türkiye hakkındaki eski Türk klişesini temsil eden etkinlikler yer alıyor. Geçenlerde Viyana’da Anadolu Ateşi’nin bir gösterisi oldu, ben de iki davetiye edinme şerefine nail oldum ve bir grup Avusturyalı’nın arasına oturdum. Sanıyorum Anadolu Ateşi’ni çoğunuz biliyorsunuzdur, oldukça agresif bir sunum. Ve Türk dansçılar hareket ettikçe Avusturya’lıların yüz ifadelerini gördüm. Sanıyorum özellikle Avusturyalılara yaklaşmak için bu doğru bir yöntem değil.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Başka bir kapsamlı gösteri de dervişlerin Mevlana gösterisiydi. Özellikle dün Ziya’yı ve onun eski Türk geleneklerinin yeni yorumlarını sunduğu harika gösteriyi gördükten sonra, kişisel olarak dileğim, Ziya Azazi gibi insanların sürekli tekrarlanarak sunulan eski imgeye kıyasla daha ziyade ilgi odağı olmaları.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aynı zamanda Avusturya-Türk Bilim Forumu’nu da tanıtmak istiyorum. Biz de 2001’de kurulmuş bir STK’yız, ve profesörlerden oluşan bir bilim kurulundan oluşuyoruz. Bu profesörlerden biri de şu an Topkapı Sarayı’nın yeni müdürü olan İlber Ortaylı ve farklı disiplinlerarası konularla uğraşan 11 akademisyenden oluşan bir ekip. AB bağlamında Türkiye ve Avusturya arasında ağ kurma alanında uzmanlaştık ve özellikle bilimsel ve kültürel topluluklarda çok uluslu bir bağlamımız var. Avusturya-Türkiye ilişkileri konusunda bizim görüşümüz her zaman her iki tarafı da aynı masada ya da aynı “tabak”ta bir araya getirmek. Yine ortak tarihimizi düşündüğümüzde akla geçmişten gelen sembollerimiz geliyor ve biz de bunları uyarlamaya ve doğru şekle sokmaya çalışmalıyız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aynı zamanda insanların Türk müziğinin sadece Mehter müziğinden ibaret olmadığını, Türk valsi diye bir şey de olduğunu farketmelerini sağlamaya çalışıyoruz. Burada bir Ahmet Özhan’ı görüyorsunuz, kendisi oldukça ünlü bir Türk sanatçısı ve burada Avusturya Ulusal Kütüphanesi’nde Türk vals müziği sunumu yaptı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Avusturya Devlet Arşivi’nde Türkiye Cumhuriyeti’nin 80. Yılı etkinlikleri çerçevesinde Avusturya-Türkiye dostluğunu gösteren bazı sergiler de düzenledik. Ayrıca düzenlediğimiz çalıştaylar ve sempozyumlarda da işin kültürel yönüyle de bağlantı kurmaya çalışıyoruz. Avusturya’da konservatuvarda profesör olan bir Türk piyanistiniz var örneğin. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Konuşma zamanımı da aşmamak için, bitirirken şunu söylemek isterim ki, özellikle Avusturya’nın, Türkiye’yi entegre eden ve hepimiz için değerinin altını çizen küresel bir AB projeleri ağının içine yerleştirilmesi çok önemli. Sunumumu sizlere göstereceğim bir resimle bitirmek istiyorum. Bu, 15 Mayıs 1955’te bir Türk halısı üzerinde imzalanan Avusturya devlet anlaşmalarının bir resmi. Belvedere Sarayı’nın tam karşısında Türk Büyükelçiliği var ve Türkler zamanında bu halıyı Avusturyalılara ödünç vermeyi önermişler. Yani bu çok ünlü bir halı ve şimdi hâlâ Türk Büyükelçiliği’nde bulunuyor. Beni dinlediğiniz için teşekkür ederim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Mahir NAMUR&lt;/span&gt;- Teşekkürler Kerstin. Soru sormak ya da yorum yapmak isteyen var mı?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;A listener&lt;/span&gt;- Benim bir tek sorum var. Karşı kültürlerden ve ulusal kültürden ana akım dışı sanatçılar meselesiyle ilgili olarak neler yapıyorsunuz? Belki aslında bu Nelson'a bir soru. Bana öyle geliyor ki ulusal kültürü değiştirmek, ulusal kültüre meydan okumak isteyen sanatçılar var. Bütün bu konuştuklarınızın içinde onlar nerede duruyorlar? Onlara bu kadar yardım edilmeyecek mi? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Jan ZOET&lt;/span&gt;- Başka yerlerde olduğu gibi burada da sanattan söz ederken, bağımsız ya da serbest olarak adlandırabileceğiniz sanatçılar ve topluluklardan konuşurken ana akım dışı sanatın hiç de dışlandığını düşünmüyorum. Akım dışından sözedildi esasında, diğer sorulara da istinaden ekleyebilirim ki bu nedenle ağların başka bir işlevi var. Ağlar fazla desteği, altyapısı ve deneyimi olmayan bağımsız grupların beraber çalışmalarına ve ulusal kurumlarla mücadele etmek (çünkü bunu yapmak zorundasınız veya ulusal olmayan kaynaklardan destek almalısınız) için bir platform ya da bir güç -ya da ismine her ne derseniz- yaratmalarına yardımcı olmakta. Onun için, en azından benim için bu, sizin sorunuza bir yanıt teşkil ediyor. Benim görüşüme göre dahil ediliyorlar, dahil edildiklerinden eminim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kültür ağlarına baktığınızda, bu ağların farklı gelişim düzeylerinden sanatçı ve toplulukları dahil ettiklerini görürsünüz. Ve aslında, işin doğrusu, Jan yanlışsam beni düzelt, büyük çaplı ulusal toplulukların kesinlikle IETM gibi ağların esas üyeleri olduklarını düşünmüyorum. Onun için belki bir yanlış anlaşma oldu ama bu tür sanatçıların tartışılmadığı gibi bir şey kesinlikle yok.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Bir izleyici&lt;/span&gt;- Örneğin Başbakanla dalga geçip kendini oldukça zor bir duruma sokan karikatürist meselesiyle ilgili ne diyeceksiniz? Bu, burada çok özel bir desteğe ihtiyacı olan bir sanatçı tipi olarak bana çarpıcı geliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Yeşim Özsoy GÜLAN&lt;/span&gt;- Ben soru sormayıp bir yorumda bulunacağım. Bir yıl önce, Avrupa’daki “Avrupa Tiyatro Bienali’nden Yeni Yerler” adlı bir Avrupa festivalinde bulunmaktan mutluyduk ve bu Avrupa tanımının içinde Türkiye olarak dahil edilmiştik. Bizden başka Rusya, Letonya da vardı. Ben de bir festivali Avrupalı olarak tanımlamanın ve Avrupa sınırları olarak addedilen ülkeleri davet etmenin iyi bir kültür ve politika örneği olduğunu düşündüm. Ve tabii bu festival kapsamında bazı paneller vardı ve bunlarda neden bazı Avrupa ülkelerinin davet edildiği ve Rusya ile Türkiye’nin de olduğu konusunda konuşmalar oldu. Bu panellerin birinde Doğu Avrupa ülkelerinin birinden -hangi ülke olduğunu anımsayamadığım için buradaki Doğu Avrupalılardan özür diliyorum- ve Yunanistan ile Türkiye’den birer panelist vardı. Avrupa ve Türkiye ile ilgili tartışmaları sırasında Doğu Avrupalı konuşmacı “Osmanlı mirasından kurtulmakla o kadar meşguluz ki Avrupalılığımızı unuttuk” dedi. Burada, Doğu Avrupalı konuşmacının Osmanlı mirasıyla, bununla nasıl başa çıkılacağıyla ve bunu çağdaş Doğu Avrupa ülkelerine nasıl entegre edeceğiyle ilgili bir sorunu olduğunu düşündüm. Ve burada, tüm bu konuşmalardan, özellikle de en son konuşmadan sonra, bizim de aynı sorundan muzdarip olduğumuz kanısına vardım. Avrupa’nın Türkiye’yi nasıl gördüğünü ve Türkiye’nin nasıl entegre edeceğini tartışmak iyi bir şey tabii ki ama aynı zamanda Türkiye’nin de kendini nasıl gördüğünü ve Osmanlı mirasını çağdaş Türkiye’ye nasıl entegre edeceğini tartışmak da önemli. Bu anlamda, sanırım çok karmaşık mesajlar vermekteyiz ve bunlar bize geri dönmekte. Bunun için, özellikle Osmanlı ve çağdaş Türkiye’nin ışığında kendimizi nasıl temsil ettiğimiz büyük önem taşıyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Kerstin TOMENENDAL&lt;/span&gt;- Bence çok ilginç bir yorumda bulundunuz. Avusturya-Türk Bilim Forumu olarak biz, tarihin bazı kısımlarının yeniden yazılması ve yeniden düşünülmesi gerektiğinin çok iyi farkındayız. İnsanın kendi geçmişini görmezden gelmesi kabul edilebilir ve güncel bir yaklaşım değil ve aynı zamanda şunu da hesaba katmak gerekir ki mesele sadece Türk veya Osmanlı davranışı değildi, Avusturyalılar kadar, Galliler ve İngilizler, dünyanın tüm batısı Osmanlı İmparatorluğu’na doğru genişliyordu. Onun için, daha açıkça tartışmak ve birlikte ortak tarihimize, ortak kültürümüze ve ortak geleceğimize bakmak için, daha açık temel noktalar bulmaya çalışmamız gerektiğini düşünüyorum. Benim görüşüm bu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Nelson FERNANDEZ&lt;/span&gt;- Bu sizin bahsettiğiniz noktayla bağlantılı ve sadece bazı meselelere değinmenin aslında bir başka yolu olduğuna dair bir gözlem. Örneğin Birleşik Krallık’ta ve aynı zamanda hem Almanya’da hem de sanırım Hollanda’da, Fransa’da ve muhtemelen birkaç Avrupa ülkesinde daha vuku bulan bir girişim biliyorum. Bu yeni bir kentli tiyatro girişimi. Ben buraya gelirken Visiting Arts’ta çalışanlardan biri bana, Türkiye’nin de dahil edildiğini, Avrupa’da birçok farklı yerde gerçekleşecek bu yeni kentli Avrupa tiyatro sezonu için düşünülen ve bu sezona dahil edilen Türk toplulukların olduğunu hatırlattı. Bu, sadece Türk tiyatrosu olduğu için değil, kentli tiyatro olduğu için ve Türkiye’nin haklı olarak söyleyecek sözü, Türk sanatçılarının söyleyecek sözü olduğu için. İşte, bu da bütün bunların gerçekleşmesi için bir başka yol. Sırf Türk, İngiliz ya da Fransız’dan konuşmak değil mesele. Mesele varolan bir takım sorunlarımızın bazılarına bakabilmek. Ve bence kimlik konusunda tamamen haklısınız. Bu tam da benim daha önce kimlik ve ulusal kimlikle ilgili değinmeye çalıştığım nokta. Bu milliyetçilikle ilgili değil, kimlikle ve insanın kim olduğunun ve nereden geldiğinin farkına varmasıyla ilgili. Ve bizlerin ille de milliyetçilik bayrağını sallamak zorunda olmadan da kendimizi politik bir teşekküle veya tartışma ortamına entegre etmemizin birçok yolu var.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Filippo FABRICCA&lt;/span&gt;- Ulusal kimlik değişen bir olgu, sabit duran bir olgu değil ve biz de yeni bir vizyon, yeni bir bakış açısı ve yenilik yaratmak için birlikte çalışıyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Bir izleyici&lt;/span&gt; -Belçika’lıyım ve Brüksel’den geliyorum. Birçoğunuz Belçika’nın ne olduğunu bilebilirsiniz. Sizin ana akım dışı ya da deneysel sanatçı ve projelerle ilgili değindiklerinizi takip ediyordum. Kültür ağları, IETM, ama aynı zamanda diğer ağlar da görünürlük kazanmaları için küçük çaplı girişimlere fazlasıyla katkıda bulundular. Yine de, Avrupa fonlarının ana ilkelerinin, herhangi bir deneyselliği açıkça bastıracak nitelikte olduğu kanısındayım. Bay Faivre d’Arcier'in de biraz önce açıkladığı anlamda, üç ana değerden sözedebiliriz: Birincisi kültürel miras, ki şu an tanıtılıp desteklenenin fazlasıyla dar bir çerçeveden alınan bir kültürel miras imgesi olduğunu söyleyebilirim. İki; ekonomiyle olan bağlantı ve üç; neredeyse ikincisinin aynı, kültür endüstrisi. Söyleyebileceğim kadarıyla, bu üç ana hat çerçevesi dışında Avrupa Komisyonu’ndan fon alabilmek çok güç. Tabii ki bazı yapısal fonlar var. Ama bölgesel bir politika için, “bir araç olarak kültür” bakış açısı hâlâ geçerli. Onun için, aslında gerçekten bir kültür politikasından sözetmek mümkün değil. Bunun tüm bölgelerin bölündüğü ve fazlasıyla milliyetçi bir ilkeye uymak durumunda olduğunuz yine fazlasıyla milliyetçi bir Avrupa görüşü olduğunu söylemek isterim. Nevenka biraz önce kendisinin bir milliyetçi olarak nitelendirilebileceğini söyledi ama Belçika’nın Flaman tarafindan geliyor ve Flamanların çok net bir ulusal kültür politikalarının olduğu açık. Yani Slovenyalıları, Türkleri, uzak oldukları için Flanders’a davet etmek çok iyi bir düşünce ama aynı ülkede yaşayan cemaatler arasında kültürel işbirliğinden sözetmek zor. Bu, ötekinin çok uzak olduğunda daha da fazla rağbet gördüğüne dair genel bir gözlem. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Mahir NAMUR&lt;/span&gt;- Tüm konuşmacılara teşekkür ederim. Zamanımız doldu. Sizler ayrılmadan önce hatırlatmak isterim ki bu akşam da her akşam olduğu gibi sanat programımız var, dolayısıyla 18:30’da Sinema Salonu’nda Avrupalı Türk yönetmenlerden kısa film gösterimi var, ki dünkü gösterimin tekrarı olacak. Dün sinema salonunda küçük bir sorun çıktığından Gülden Durmaz’ın filmi kesildi, özür dileriz, film bu akşam tekrar gösterilecek. Kısa filmlerden sonra, İlyas Odman, Laboratuar, Çıplak Ayaklar, Aydın Teker, Emre Koyuncuoğlu, Çiğdem Borucu, Dilek Dervişoğlu, Su Güneş Mıhladız, Sevi Algan ve Fulya Tekin adlı sanatçıların yer aldığı performanslar olacak. Hepinize iyi akşamlar. Tüm konuklara da tekrar teşekkür ederiz.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4650809127071447920-1370131494293036723?l=europistforum2005.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://europistforum2005.blogspot.com/feeds/1370131494293036723/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4650809127071447920&amp;postID=1370131494293036723' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4650809127071447920/posts/default/1370131494293036723'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4650809127071447920/posts/default/1370131494293036723'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://europistforum2005.blogspot.com/2007/11/panel-ulusal-kltr-ajanslar-stklar-kltr.html' title='Panel: “Ulusal Kültür Ajansları, STK’lar, Kültür Ağları ve Sanatçı Etkinlikleri'/><author><name>avrupa kültür derneği</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01472952020111771757</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_TwG7o62LOuI/SlbmgyPhC6I/AAAAAAAAA2E/WVH0DGiljWY/s72-c/4.1.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4650809127071447920.post-7888975354320361643</id><published>2007-11-07T08:00:00.002+02:00</published><updated>2009-07-10T13:25:45.800+03:00</updated><title type='text'>Panel: “Avrupa Uluslararası Kültür Politikalarının Sanatsal Üretim Sürecine Etkileri”</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/_TwG7o62LOuI/SlbvL-rmcfI/AAAAAAAAA28/bfHSMBKEnbA/s1600-h/5.1.JPG"&gt;&lt;img style="cursor:pointer; cursor:hand;width: 320px; height: 240px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_TwG7o62LOuI/SlbvL-rmcfI/AAAAAAAAA28/bfHSMBKEnbA/s320/5.1.JPG" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5356731795887256050" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Moderatör: Beral MADRA- Bağımsız Küratör, Sanat Eleştirmeni, AICA Uluslararası Sanat Eleştirmenleri Derneği Başkan Yardımcısı, Türkiye&lt;br /&gt;Hanan KASSAB HASSAN- Yazar, Kültür Operatörü, Suriye&lt;br /&gt;Pascal BRUNET- Relais Culture Europe, AB Ulusal Kültür Ajansı Direktörü, Fransa&lt;br /&gt;İpek DUBEN- Görsel Sanatçı, Türkiye&lt;br /&gt;Emre KOYUNCUOĞLU- Tiyatro Yönetmeni, Türkiye&lt;br /&gt;Ata ÜNAL- Tiyatro Kuramcısı, Türkiye&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Beral MADRA&lt;/span&gt;- Bugünkü konumuz “Avrupa Uluslararası Kültür Politikalarının Sanatsal Yaratıcılığa Etkileri”. Böylece nihayet sanat konusuna geldik, iki gündür. Bugünkü konuşmacılarımızı size tanıtayım. Size göre masanın sağından başlıyorum. Dr. Ata Ünal; tiyatro alanında doktora yapmış bir kişi ve şu anda tiyatro alanında danışmanlık yapıyor. Onun yanında Pascal Brunet; o da Relais Culture Europe’un Genel Müdürü. Benim yanımda Hanan Kassab-Hassan; yazar ve Kütür Operatörü. Kendisi Suriye’den geliyor. Sol tarafımda İpek Düben; herkesin çok yakından tanıdığı, sanatçı ve aynı zamanda sanat kuramcısı da diyebiliriz kendisine çünkü çok uzun süredir yazılarıyla sanat ortamına katkıda bulunuyor. Masanın diğer ucunda Emre Koyuncuoğlu; tiyatro yönetmeni ve o da herkesin çok yakından tanıdığı aynı zamanda tiyatro oyuncusu ve dansçı. Ben de kendimi kısaca tanıtayım: Beral Madra; bağımsız sergi yapımcısı ve aynı zamanda sanat eleştirmeniyim. Şu anda Uluslararası Sanat Eleştirmenleri Derneği Türkiye Şubesi Başkanıyım. Aynı zamanda Avrupa Kültür Derneği’nin de üyesiyim. Burada Avrupa Kültür Derneği’ne bu çok önemli Forum’u düzenledikleri için teşekkür ediyorum. Beni de bu Forum’da moderatör olarak davet ettikleri için teşekkür ediyorum. Ama burada itiraf edeyim ki ben konuşmanın sonunda bu moderatörlük görevimi ihlal edeceğim ve konuşmacı olarak da size biraz hitap etmek istiyorum açıkçası.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bugün, bu sabah ben ex oriente lux, “güneş doğudan doğar” diyorum ve sözü sayın Hanan Kassab-Hassan’a veriyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/_TwG7o62LOuI/SlcVy3ypeJI/AAAAAAAAA3E/qU8tJ1GLYkY/s1600-h/5.2HananKassabHassan.JPG"&gt;&lt;img style="cursor:pointer; cursor:hand;width: 240px; height: 320px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_TwG7o62LOuI/SlcVy3ypeJI/AAAAAAAAA3E/qU8tJ1GLYkY/s320/5.2HananKassabHassan.JPG" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5356774245494519954" /&gt;&lt;/a&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Hanan KASSAB-HASSAN&lt;/span&gt;- Günaydın, öncelikle kötü İngilizcem için özür dileyerek söze başlamak istiyorum. Kendimi İngilizce en iyi şekilde ifade etmeye çalışacağım. Bugün kültürlerarası ilişkilerin önemine farklı bir boyutta değinmek istiyorum çünkü biz Avrupa’da yapılanlardan ve Avrupa’dakilerin yanısıra diğer bölgelerdeki sanatçılarla aramızdaki ilişkilerin vurgulanması ve güçlendirilmesi adına Avrupa Komisyonlarınca oluşturulmuş programlardan çok büyük fayda sağlıyoruz. İşte bu yüzden burada olmaktan çok mutluyum çünkü bu bizim için Türkiye’deki sanatçılarla ilişki içinde olabilmemiz ve onların (Ürdünlü, Lübnanlı, Filistinli, Mısırlı sanatçılar) tecrübelerinden faydalanabilmemiz için bir şans olabilir. Bizim Suriye’deki durumumuz oldukça özel, çünkü normalde Avrupa Komisyonu’nun sanatsal yapılara sübvansiyon ve destek vermesinin şartı bir dernek olmak. Fakat bizim yasa yapımız nedeniyle dernek olma imkanımız yok. Ya bireysel çalışmak, ya da resmi Kültür Bakanlığı’nın bir parçası olmak durumundayız. Normal olarak otuz yıldır süregelen formüle göre hükümet ile olan ilişkiler şimdi çok bürokratik ve güzel sonuçlar doğurmuyor. Yani her ne kadar onlarla çalışsak da, resmi Kültür Bakanlığı ile çalışmak çok cazip değil ve dernek olma imkanımız da olmadığı için diğer derneklerle çalışarak ve onların programlarından faydalanarak genç sanatçılar için eğitim ve imkan sağlamaya çalışıyoruz. Geçtiğimiz 10 yıl boyunca ben ağlar arası bir kilit insan rolündeydim çünkü kültür alanında faaliyet gösteren bir çok ağ ve genç sanatçı tanıyorum ve eğitim, atölye çalışmaları hakkında bilgi sahibiyim ve bu nedenle bunların içerisinde yer alacak doğru sanatçıları seçiyordum. Sanatçılarımızın diğer sanatçılarla temas halinde olup sanatta yeni ufuklar kazanmaları ve sanata yönelik yeni bir vizyon geliştirmelerine olanak sağlayan bu durum çok etkili oldu. Bu Suriye’de yeni sanat biçimlerinin başlangıcı oldu. Fakat şunu söylemeliyim ki Avrupa Programlarının empoze ettiği zorluklar bazen gerçek bir işin önündeki engel oluyor. Ve ben bu programların olumlu yönlerinden önce olumsuz yönlerine değineceğim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öncelikle, bir dernek olma şartı, bizim programlarından yararlanmamıza izin vermiyor, gerçek sivil toplumu henüz oluşmamış –çünkü buna daha var- ülkelerde, büyük bir zorluk ve engel teşkil ediyor. Ama bizler Fransa, İtalya, Tunus ve Ürdün’deki diğer dernekler üzerinden ilişkiler kurabilir ve çalışarak ciddi bir şeyler yapabiliriz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bölgede bulunan Fransız Kültür Merkezi, Goethe Enstitüsü, Cervantes gibi yabancı kültür merkezlerinin sağladığı programlardan da faydalanıyoruz. Bize çalışabileceğimiz mekanlar ayarladıkları için onların aracılığıyla ciddi işler çıkarabiliyoruz. Karşılıklı tecrübe paylaşımına olanak sağlayan atölye çalışmaları ve misafir olma imkanları sunuyorlar ve bu da onlarla çalışmak için çok güzel bir yol.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir diğer şartsa, Avrupa Komisyonu’nun her sene mevcut programlarından birine projenizi sunmak için doldurmak zorunda olduğunuz çok büyük ve karışık dosyalar. Sizlerin de bu kötü tecrübeyi yaşayıp yaşamadığınızı bilemiyorum ama şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki kimse beklediği yardımı, sübvansiyonu alamıyor ve her yıl bu dosyalar doldurulamadığı için para boşa gidiyor. Çelişkili olan şu ki biz şimdi bu dosyaların nasıl doldurulacağına ilişkin çalıştaylar yapmaya çalışıyoruz ve araç amaç oluyor, bu kendi içinde bir hedef haline geliyor, kültürel projeler için yardım almaya çalışmak yerine, genç sanatçılarımıza bu dosyaları nasıl doldurmaları gerektiğini öğretmeye çalışıyoruz. Bu gerçek bir sorun ve size şunu söylemeliyim ki geçen sene için başvuranlardan kimse bu yardımı alma şansına sahip olamadı. Bunu başarabilen yegane yapılar Fransız Kültür Merkezi ve Goethe Enstitüsü oldu.Yani bu da demek oluyor ki Avrupa’nın parası yerel oluşumlar yerine yine Avrupalı oluşumlara gitti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Olumsuz yönlerden belirtmek istediğim bir üçüncüsü de şu ki artık bu ilişki nedeniyle hep aynı standart tarzda sanatçıların çıktığını görüyoruz. Artık şunu söyleyebilirim ki diyalog ve kültürel çeşitlilik laflarını duymaktan biraz sıkılmaya başladım çünkü bu kelimeler bir nevi her projenin mazereti olmaya başladı. Oluyor, sırf “diyalog, Akdeniz İlişkileri, kültürel çeşitlilik” kelimelerini kullanarak aslında kendi içinde pek de ciddi olamayacak bir proje icat edebilirsiniz. Ben artık bu kilit kelimelerin anlamlarını yitirdiğini görebiliyorum çünkü bu kelimeleri kullanmayan ama çok önemli işlerin çıktığı projelerle karşılaşabiliyorsunuz. Bu nedenle çok önemli olan Avrupa ile ilişkilerin bu kadar zor ve katılaşmış bir ilişki biçimi haline gelmesini görmek istemiyorum. Avrupalıların biraz daha esnek olmasına, projelerimizi detaylandırma imkanına ve her zamankinden fazla komşularımızla ilişki içinde olmaya ihtiyacımız var. Bu, ağlar aracılığıyla kolayca yürütülebilecek çift yönlü bir ilişki olabilir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Size ağlar sayesinde birçok dernekle ve yapıyla irtibat halinde olduğumuzu söyleyebilirim. Hiç de pahalı olmayan projeler gerçekleştirebiliriz zira şu anda Lübnan, Ürdün, Mısır, Suriye ve –neden olmasın ki- Türkiye’de, sanatçıların gelip bu ülkelerde kalmalarına, bu ülkelerde seyahat etmelerine imkan tanıyan bir sanatçı konuk etme programları ağı oluşturuyoruz. Bu sayede sanatçılar gelecek ve otel gibi pahalı yerlerde kalmak zorunda olmayacaklar. Bir diğer formül de değişim sistemi; örneğin bir sanatçı Suriye’ye gelebilip burada çalışabilir ve ona para vermek yerine bir sonraki işinde kullanacağı materyalleri sağlayabiliriz. Sahne ışıkları düzenleyen biri bize projektör verebilir ve biz de ona diğer sanatçılarla çalışma imkanı sunabiliriz. Bu sistem sayesinde çok para harcamadan iyi projeler yapabiliriz ve bu sistem gayet güzel çalışır. Bence ağların ve bu ilişkilerin rolünü vurgulamalıyız, hükümetler arası ilişkinin resmi yapısı dahilinde çalışmak etkin olamayacak kadar yavaş halbuki doğrudan temas halinde olmak çok daha kolay ve etkin. Teşekkür ederim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Beral MADRA&lt;/span&gt;- Teşekkür ederiz Hanan Kassab-Hassan’a. Bize çok kısa ama çok özlü biçimde Suriye’deki şu andaki vizyonu anlattı. Avrupa Birliği’yle bu kültürel ilişkiler daha çok oradaki kültür merkezlerinin yardımıyla gerçekleşiyor çünkü belirttiği gibi, henüz orada sivil toplum düzeni sağlanmamış ve bu sağlanacak, umud ediyor. Ve o noktadaki bazı engellerden ve bazı ikilemlerden söz etti ki bunların başında işin bürokratikleşmesi ve amacın neredeyse bürokrasiye kanalize olması geliyor ve sanatçıların da tam anlamıyla kendilerini geliştiremediklerini çünkü bazı konulara takılı kalıp o konularda üretim yaptıklarını belirtti. Şimdi hemen o zaman Batı’ya dönelim ve Pascal Brunet bize bakalım neler söyleyecek. Belki Hanan’ın sorularına ya da söylemine de bir yanıt çıkabilir oradan.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/_TwG7o62LOuI/SlcWEDxmrDI/AAAAAAAAA3M/hRwLSlVE3iY/s1600-h/5.3PascalBrunet.JPG"&gt;&lt;img style="cursor:pointer; cursor:hand;width: 320px; height: 240px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_TwG7o62LOuI/SlcWEDxmrDI/AAAAAAAAA3M/hRwLSlVE3iY/s320/5.3PascalBrunet.JPG" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5356774540769143858" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Pascal BRUNET&lt;/span&gt;- Bence, bu soruya cevap vermeden önce sanat üretmenin ne demek olduğunu düşünmeliyiz. Bu türden bir soruyla karşılaştığımda Virginia Woolf’un “Kendine Ait Bir Oda” adlı romanına atıfta bulunurum, bu kitapta ne diyor? “Yazmak istediğimde neye ihtiyacım olur? Kendi işimi üretebilmem için neye ihtiyacım var? Çok basit, bir mekana, bir kazanca ve şansa. Mekanımda bir yerde yalnız kalmaya ve çalışmaya karar verebilirim.” Sanırım kitapta daha karışık bir şekilde anlatılıyordu ama yine de sanatsal süreçten bahsederken düşünmemiz gereken ilk birkaç maddeyi açıklıyor. Bir yardımlaşma değil en başından, birarada çalışma değil, genellikle yalnız başına, bazı araçlarla ve üretmek istediğimi üretebileceğim şartlara sahip olmakla açıklanan bir durum. Sanatsal alandaki işbirliğinden bahsederken bunu unutmamak gerekir. Bazen de hareketlilikten, işbirliğinden bahsederken, kastettiğimiz başka bir şeydir - bu sanatsal sürecin en başındaki temel değildir mevzubahis. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dün konuşulan DBM adındaki bir ağın eski yöneticisiydim; bu ağ Akdeniz bölgesinde dansla ilgili bir ağdı. Bu ağ üzerinde, sanatçılara yardım etmenin yeni yollarını keşfetmeye çalışıyorduk. Yöntemlerden biri, bağımsız eserleri ne şekilde mümkün kılacağımızla ilgiliydi çünkü -Virginia Woolf’un düşüncesine atıfta bulunursak- temel ihtiyaçlarımızdan birisi kazançtı. Dolayısıyla biz de başta ilk hususu göz önüne alacağız: Kazanç. Uluslararası işbirliği sanatçılar için bağımsız bir kazanç sağlamada iyi bir yol olabilir. Birçok ülkede temel mesele eserin yapısıdır. Bazen bir devlet eseri, bazen özel eser, bazen de bambaşka bir şey olarak karşımıza çıkabiliyorlar ve bu çoğu farklı ülkede genellikle böyle. O zaman, uluslararası bir sistem nasıl oluşturulacak ve bu sistemde sanatçının bağımsızlığı nasıl güvence altına alınabilecek? Çok zor, çünkü bir işe para yatırdığınız zaman karşılığını beklersiniz. Bir sanatçıya para verdiğinizde, bir esere para yatırdığınızda karşılık olarak ne bekleyebilirsiniz? Bazen insanlar sanat eleştirmenleri arasında söz sahibi olmayı, keşfeden olmayı, bütün dünyayı bilen ve kendi ülkelerinde güçlü bir konuma sahip kişi olmayı isterler. Bunlardan biri olabilir. Veyahut politik bir amaç da güdebilirler. Ve genellikle de böyle olur. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Örneğin, Fransız devleti AFAA veya Fransız Kültür Merkezi gibi politik organizasyonlara sahiptir. Sanatın oluşumuna her anlamda yardımcı olurlar fakat sanat daha en başından siyasidir. Böyle bir organizasyonla hareket ettiğinizde bizim ülkemiz, Fransa ve sizin ülkeniz arasındaki ilişkinin gelişimi için bir şeyler isterler. Dolayısıyla, bağımsızlık koşullarını düşünmeye çalıştığınızda, bu türden bir bağlamla ve böyle bir ortamla karşılaşırsınız. Biz bir çözüm bulamadık. Avrupa parası ile bir çözüm bulma amacıyla Kültür 2000’in bir projesine başvurduk ama çözüm elde edemediğimiz gibi daha farklı sorunlarla karşılaştık. Bu ağ ortamında karşılaştığımız ilk sorunlardan biri şuydu; bazı ülkelerde bazı sanatçılar bizim ağımızı Kültür Bakanlığı ikamesi gibi görüyor ve ağa, DBM’e gelip Kültür Bakanlığı’na gelmiş gibi bizden yapım talep ediyordu. Ne var ki ağımız Kültür Bakanlığı değil ve farklı bir seviyede çalışma yapmanız gerekiyor. Sonunda bu eser fonu uygulamasını sona erdirdik çünkü para bulmak zordu ve aslında temel sebep, eserin bağımsızlığı koşulu ile ilgili meseleye tam bir çözüm bulamamamızdı. Bugün bile açık bir soru bu – bu çeşit bir prodüksiyonu nasıl gerçekleştirebiliriz? Sizlerden bu konuda bazı fikirler almayı çok isterim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu ağda çözüm bulmaya çalıştığımız bir başka şey ise mekan sorunuydu. Çalışma imkanı bulunan alanların ortaya çıkması nasıl desteklenir? Ben burada çalışmayı tercih ederim, kuzeyde çalışmak gibi bir yükümlülüğün olmamalı. Peki, bu tür bir mekan oluşumuna yardımcı olacak bir fon sistemi nasıl oluşturulur? Bu konuda Avrupa fonlarından yararlanıyoruz ama AB dışında yer alıyorsanız bu fonlardan yararlanmak imkansız. Bu tür konular için kuvvetli bir yatırım nasıl yapılır ve yer nasıl bulunur, para bulmak şart ve bu para mevcut değil. UNESCO’ya da gidebilirsiniz ama onların da sağladığı para şu anda az ve yatırım için para bulamıyorsunuz. Yapım için para bulunabiliyor ama mekan için bu imkansız. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mekanla ilgili sorun aynı zamanda eğitim ile ilgili bir sorun çünkü işbirliği ve seyahat hakkında düşündüğünüzde ilk soru, çalışmak istediğiniz yer ile ilgilidir, fakat bununla beraber eğitim görmek istediğiniz yer ile de ilgilidir. Çünkü güneyde yeri bulmanız gerekir, para kuzeyde, mekan kuzeyde, eğitim kuzeyde. Devinim ile ilgili sorunlar pek kolay çözülemezken eğitim ile ilgili sorunlar daha zorludur çünkü kalıcı bir okul istediğinizde eğitimin bedeli çok artar. İnsanları üç günlüğüne veya iki haftalığına davet edip kısa eğitim programları uygulamak kolaydır ancak içinde iki, üç, dört sene boyunca sanatla ilgili dersler alabileceğiniz, araştırma yapabileceğiniz, kendi istediğiniz yerde kendi istediğiniz çalışmayı yapabileceğiniz kalıcı bir okul açmak çok para gerektirir. İşbirliği bu yüklü miktardaki parayı bulmanın bir yolu olabilir. Ama bu işbirliğinin partnerlerinin bir tarafının AB olması gerekiyor ki bu mümkün, diğer tarafının ise öngörülen bölgenin farklı ülkeleriyle olması gerekiyor ki bu tamamıyla imkansız. 5 yıldır Mağrip’te Fas, Cezayir, Tunus arasında bir dansın öğrenileceği ve eğitimin alınabileceği bir yer açabilmek için uğraşılıyor ama ulusal para bulmak ve bunu bir okul için yatırmak imkansız. Bugün hâlâ cevabını bekleyen bir soru bu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Değinmek istediğim son nokta şu; sanatsal süreçten bahsederken çoğunlukla izleyici sorununu es geçmekteyiz. Bu ise kesinlikle temel sorunlardan biridir. Sanat üretebilmek mümkündür fakat normalde sanat bir izleyici kitlesine sunulmak üzere üretilir. Yani normalde üretimin sonunda eser gösterime konur. O zaman sunumumuzun ve üretimimizin durumu hakkında çalışmamız nasıl mümkün olacak? Seyircinin gelmesine nasıl yardımcı olacağız? Bir yapıtın ne olduğunun farkına varması için seyirciyi nasıl eğitebiliriz? Kültürel işbirliğinde bu tamamıyla unutulan bir konu. Üzerinde çalışmamız gereken temel meselelerden birinin bizim için bu olduğunu düşünüyorum. Örneğin benim için Fransa’da farklı bir iş sunmak ne kadar mümkün? Bu farklı işin anlaşılabilmesi için gerekli anahtarları vermemiz ne kadar olası? Ayrıca, sizinle bu izleyici problemi hakkında çalışıp, sizin de izleyici geliştirmenizi sağlamak nasıl mümkün kılınacak? Bence üzerine çalışmamız gereken en büyük konulardan biri bu...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Beral MADRA&lt;/span&gt;- Teşekkür ederiz Pascal. Pascal burada iki konuya değindi; bir, sanatçının durumuna, burada sanatçının gereksinimlerini saydı ki, bunlar gerçekten temel gereksinimler: Yer, geçinmek için bir para ve eğitim. Bunların gerçekleşmesi için çok belirgin bir şekilde yatırımlara ihtiyaç var ve o da güneydeki bir deneyimini anlatıp bütün bunların kuzeyde elde edilebileceğini belirtti. Aynı zamanda izleyicinin durumuna da değindi ki, burada bu da çok önemli çünkü farklı sanatı farklı toplumlara göstermek gibi bir görevi var kültür operatörlerinin. Burada toplumun da bir şekilde farklı sanatlara ya da kendisine yabancı olan sanata hazırlanması gerekiyor dedi. Şimdi, sanatçılardan ve izleyiciden söz ederken sözü İpek Duben’e vereyim, bakalım o bize bir sanatçı açısından bu durumu nasıl açıklayacak ya da belki farklı şeyler söyleyecek. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/_TwG7o62LOuI/SlcWUTpts8I/AAAAAAAAA3U/1-nfCjYjeZQ/s1600-h/5.4%C4%B0pekDuben.JPG"&gt;&lt;img style="cursor:pointer; cursor:hand;width: 320px; height: 240px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_TwG7o62LOuI/SlcWUTpts8I/AAAAAAAAA3U/1-nfCjYjeZQ/s320/5.4%C4%B0pekDuben.JPG" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5356774819908924354" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;İpek DUBEN&lt;/span&gt;- Ben de ancak sanatçı olarak konuşacağım. Pascal Brunet’in ortaya koyduğu iki önemli soruya aslında ben de değinecektim. Kendi deneyimlerinden birkaç anekdotla gireceğim sonra özetleyerek konuşmak istiyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şu anda Türkiye’de bu etkinlik gibi müthiş bir dinamizm, Avrupa’yla Türkiye arasında gitmeler gelmeler var. Daha önce özellikle 90’lı yıllarda Almanya ile Türkiye arasında özel ilişkiler gelişmişti ve Almanya’da Türk sanatının yavaş yavaş tanıtılmasına şahit olduk. Ben bir görsel sanatçı olarak konuşuyorum, sinema, performans, özellikle tiyatro ve müzik alanları dışında bizim alanımızda problemler ve sorunlarımız var. Avrupa’yla ilgili bir sorun değil, Türkiye’yle ilgili bir sorun. Toplumun görsel sanatlar ile ilişkisinden kaynaklanan bir sorun. Biz bununla nasıl mücadele ediyoruz? Ben bu durumu mücadele olarak görüyorum çünkü hepinizin bildiği gibi, Türk vatandaşının kendi tarihinden kopmuş olma durumu var. Minyatür ve geleneksel İslam sanatlarından sonra ortaya çıkan Batılılaşma sürecindeki Türk sanatı ile toplumunun ilişkisi nedir? Pascal’ın dediklerini mercek altına almak istiyorum; yani sanat, sanatçı ve seyirci arasındaki iletişimin durumu. Türkiye–Avrupa arasında olduğu gibi, yabancı bir kültüre kendi kültürünüzü tanıtmak meselesinin de ötesinde, biz kendi kültürümüz içinde çağdaş sanatçılar olarak toplumun önemli bir kesitiyle nasıl iletişim kuracağız? Sanırım bu konuda söyleyeceklerim yalnız Türkiye’yi değil, İslam kültürü içinde olan mesela Suriye’yi ve Suriye gibi Ortadoğu sanatçılarını da içine alan birtakım uluslararası problemleri ortaya koyuyor. Yani bir tarafta Batı’nın oryantalist görüş dışında, İslam toplumlarının kültürlerini algılama sorunu varken biz çağdaş sanatçılar olarak toplumla aramızda kültürel köprüleri kurabiliyor muyuz sorunu var. Bunlar çok derin sorunlar, Türkiye’de uzun uzadıya tartışılmış meselelerdendir. Ben bir iki anekdotla kendi yaşamımdan, Batı’da yaşadığım deneyleri sizinle paylaşmak istiyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;New York’taki öğrenciliğim sırasında, 1970’lerde, hocalarımdan biri demişti ki “Bakalım Türkler resim yapabiliyor mu?” Bu ciddi bir şeydi. Yani bunu herhangi biri söylemiyordu, eğitimli, kültürlü ve oldukça ünlü bir sanatçıydı bunu söyleyen kişi. Hoca olarak okula eleştiriye gelmişti. Bu soru o zaman beni çok sarsmıştı doğrusu. “Bakalım Türkler resim yapabiliyor mu?” yani “Can Turks paint?” demişti. Bir başka sorun da Türkiye’de yaptığım işlerin New York’ta ya da Avrupa’da anlamlandırılması meselesiydi. Bu problem anlam iletme zorluğu yanında bizlerin Batı’nın sanat pazarı içinde yer almamızı zorlayan bir durum, işlerin değer kazanmasında önümüze çıkan zorluklardı. 1990’larda Vasıf Kortun New York’ta bulunuyordu, bir şekilde pazara girelim, sergiler yapalım diye uğraşıyordu. Tabii o yıllarda Amerika’da Türkiye’nin esamesi okunmuyor. Türkiye’yi de Balkanlar’a takalım, öyle girişelim belki buzları kırarız diye çaba gösteriyordu. O yöntem de pek sonuç vermedi. Bu arada birdenbire Rus sanatçıları pazarda göründüler. Daha Ruslar geldi, geliyor derken Broadway’de Rus hükümetinin yatırımıyla kocaman bir galeriye sahip oldular ve bugün Rus sanatçıları çok ileriye gitmiş durumdalar. Aynı şeyi ben geçen hafta Berlin’de izledim. Çağdaş Rus sanatı diye bir şey var bugün Avrupa pazarında.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Diğer başka bir örnek: Şu anda en büyük ve güçlü olan Amerikan sanat pazarında çağdaş Çin sanatı meydan okur duruma gelmekte. Bundan daha önce modern Japon sanatının bu pazara girişi oldu. 1990’larda çağdaş Japon sanatını New York’a tanıtan Asia Society denilen bir kurumdu. Bu kurum da Japon hükümetinin büyük desteğiyle ortaya çıkmıştı. Asia Society’de her türlü etkinlik yapıldıktan sonra Metropolitan Müzesi Japon sanatçılarına ilgi göstermeye başladı. Yani sanatımızın ve kültürümüzün tanıtılması için hükümetimiz neler yapıyor? Devlet erkanının çağdaş sanatla ilişkisi var mı? Beral Madra’nın Venedik Bienali’nin kenarından köşesinden girmek için verdiği mücadelede yıllarca desteksiz ve yapayalnız kaldığı hepimizin bildiği bir şey.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben 1994’te bir seri için İstanbul Belediyesi’nden yardım istedim. O sırada Refah Partisi, yani İslamcı bir parti ilk kez İstanbul Belediyesi’nde seçimleri kazanmıştı. Bu benim için çok büyük bir şanssızlıktı, çünkü ben belediyenin yönettiği Taksim Sanat Galerisi’nde sergi yapacağım ve işler İslami duruşun dışında bir pozisyonu sergiliyordu. Sergimi kapatabilirlerdi veya beni bıktıracaklar filan diye düşündüm. Belediye Kültür İşleri Başkanı ile tanıştırıldım. Bu kişiye beni methiyelerle tanıştırdılar. Sergi hakkında fazla bir şey kendisine anlatmadım ama Batı dünyasının dışındaki bir çok ülkenin kendilerini dünyaya tanıtmak için neler yaptıklarından söz ettim. Adamcağız bunları dinledi, inandı gibi de göründü ve dedi ki “Efendim, sizin yeriniz burası değil, siz İdil Biret filan gibi, dışarda bizi temsil edin, burada bizim başka işlerimiz var.” “Ne yapacaksınız siz?” dediğimde “Biz” dedi “daha çok folk sanatları, İslam sanatımızı, minyatürlerimizi canlandırmak istiyoruz”. Samimiyetle anlatıyordu. Bunun üzerine ben Japonya’nın bugün dünyadaki en önemli Batı müziği solistlerini yetiştirdiğini söyledim. Japon çocukların orta okulda mecburi ders olarak Batı müziği eğitimi aldıklarını anlattım. Sergim açıldı ve belediye yetkililerinden bir tepki gelmedi, tabi izlemediler de. O olay öyle geçti. Yıllar sonra 2001’de New York’ta bir sergim için Kültür Bakanlığı’ndan çok ilgi gördüm ve para desteği aldım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kendi yaşamım içinde Türkiye’de gerçekten bir uyanma olduğuna şahit oldum. Bugün İslami inancı önde tutan AKP Hükümeti ile sanat etkinlikleri için diyalog kurabiliyoruz, destek isteyebiliyoruz. Sorun, devletin tutumu dışında çağdaş ve modern sanatı bizlerin ulaştırmaya çalıştığımız insanlarla kavramsal iletişimimizin, alışverişimizin yeterince derinlik ve zenginlik kazanıp kazanmadığıdır. İletişim ve anlamlandırma problematiği Türkiye’deki sanat pazarı dinamiklerinin belirlenmesinde, aydınların ve parası olan şirketlerin beğenilerinde etkin olabiliyor mu? Koleksiyonlara ne tür işler alınıyor? Açık artırmalarda hangi sanat değer kazanıyor? Bu tip endeksler toplumsal beğeninin bir göstergesidir. Örneğin şirketlerden bahsedildi, çağdaş sanatın boyutları, durumu öyle ki tabii ki korporasyonlar ya da müzelerin el koyması gerekli çünkü duvara asılacak küçük resim artık yapılmıyor, en azından çoğu sanatçı yapmıyor. Bu durumda bizdeki manzaraya bakarsanız, Sabancı ve Koç gibi büyük korporasyon sahipleri hâlâ ondokuzuncu yüzyıl sonlarından, yirminci yüzyılın başından, 1950’lere kadar yapılan sanata yüz veriyorlar, açık artırmalarda bu sanat prim yapıyor. Bunun dışındaki işler anlaşılmıyor ve hatta tepki görüyor.     &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu toplantı gibi toplantıları yapmaya devam edelim, konuşmalara tartışmalara devam edelim. Platform gibi bir kurum uluslararası bir yığın işler yapmakta ve yapacak, galeriler yabancı sanatçılara kapılarını açtı ve açacak, Beral Madra yurt içinde ve dışında sergilere devam edecek. Bu etkinlikler Avrupa’dan gelen sanatçılar, Beyoğlu’ndan geçen insanlar için ne anlam taşıyor? Anlam taşıyor mu? İnsanların umurunda mı değil mi? Benim şahsi fikrim şu ki, hiç umurlarında değil. Vasıf’a Platform’da yapılan etkinliklerin nasıl algılandığını sordum. Hiç anlamıyorlar, umurlarında değil gibi bir yanıt verdi. Bu durumda yapılması gereken nedir? Ne yapmalıyız? Bir müzemiz var: Beşiktaş’ta Devlet Resim ve Heykel Müzesi, Mimar Sinan Üniversitesi’nin denetimi altında. Dün öğrencilerimi oraya götürdüm. Kapısından içeri giriyorsunuz ayağınız çöken parkelere takılıyor. Trajik bir durum. Çünkü bizim national heritage dediğimiz yani kendi yüz yıllık tarihimizi kapsayan bir süreç orada yatıyor, çok önemli resimler var orada heykeller var, önemli bir sanat tarihinin dökümü var. Bu bizim hazinemizdir. Bizim hazinemiz yalnız Topkapı Sarayı değildir. Türkiye’ye gelen turistin belki beş yüzünden bir tanesi o müzeye gidiyor, gittiğine pişman oluyor ve biz utanıyoruz. Neden böyle? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu müzenin tam karşında bir başka bina vardı; ehliyet gibi işler için oraya giderdik, dökülen bir yerdi. İstanbul’un en değerli yerinde yani Dolmabahçe Sarayı’nın yanında, yalıda, sahilde bir yer. Başbakan Erdoğan birdenbire karar vermiş, “Ben İstanbul’daki ofisimi orada yapacağım” demiş ve milyarlar dökülmüş. Ben çok sevindim bu işe. Bina güzelleşmiş, tertemiz olmuş, müzenin karşısında pislik yerine temiz bir şey konmuş. Bu durum niçin böyle? Çünkü biz insanımızı eğitmiyoruz. Eğitimsizlik, kültürsüzlük yalnız varoşlarda oturanlar için değil toplumun çok büyük bir kesiti için geçerli. Problemi sadece laik ideoloji ile donanmış bir eğitim felsefesini amaçlamak olarak görmemeliyiz. Bugün Üniversite profesörlerinden kaç tanesi müzeye gitmiştir, Beşiktaş’ta bir müze olduğunu bilir, bırakalım çağdaş sanat sergilerini. Sanat tarihi eğitimi veren hocalar bile müze ve galerilere gitmezler, gitmeleri için şahsi önem taşıyan bir neden olması gerekir genellikle. Biz 300 yıllık tarihi olan modernleşme projemizin kültürel izlerini insanlarımıza aktaramıyoruz. Nerde kalmış çağdaş sanatı anlamalarını beklemek. Modern sanatı anlamak için bu alanda eğitilmek gerekir. Bu gerçek her yerde, her zaman, herkes için geçerlidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dün müzeyi gezerken öğrencilere Halife Sultan Mecit’in kocaman bir tablosunu gösterdim. Düşünün Halife Sultan Mecit... Figürlü resim zordur, çok figürlü resim çok zor iştir. Türk ressamlar çok zor yaklaşmışlardır geleneklerinden dolayı, Halife Sultan Mecit sekiz figürlü bir tuval boyuyor, yağlıboya. Resimde hanımlardan biri keman çalıyor, kıyafeti çok şık. İşte 19. yüzyılın sonunda yapılmış bir eser. Bu eserin varlığından kimin haberi vardır diye sormalıyız. Bundan daha önemli bir sembol, kültürel devrimi, değişimi gösteren bir belge olabilir mi? Sonuç olarak önce insanlarımızı eğitelim, paramızı sanata ve modern sanata, kültürün her alanına yatırmasını öğrenelim. Sanat tarihimizi geçmişi ve şimdisi ile kendimiz değerlendirelim, önce biz yazalım ki başkaları da bizi değerlendirebilsin. Teşekkür ederim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Beral MADRA&lt;/span&gt;- İpek Duben’e teşekkür ederiz. İki gündür ilk defa olarak Türkiye kültür ve sanat ortamının labirentlerine girip oralardan küçük hikayeler çıkarıp yabancı dostlarımıza burada ne olup ne bittiğini birazcık anlatmış oldu. Şimdi, devam edelim bir başka sanatçıyla, Emre Koyuncuoğlu’nu dinleyelim. Belki onun da bir başka açıdan ülkemizdeki sanat ortamının ayrıntılarına gireceğini düşünebiliriz. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/_TwG7o62LOuI/SlcWlESeF2I/AAAAAAAAA3c/lAca7GhwDHs/s1600-h/5.5EmreKoyuncuo%C4%9Flu.JPG"&gt;&lt;img style="cursor:pointer; cursor:hand;width: 240px; height: 320px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_TwG7o62LOuI/SlcWlESeF2I/AAAAAAAAA3c/lAca7GhwDHs/s320/5.5EmreKoyuncuo%C4%9Flu.JPG" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5356775107842676578" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Emre KOYUNCUOĞLU&lt;/span&gt;- Teşekkürler. Şimdi ben gösteri sanatlarından ya da kendi üretim alanım olan çağdaş dans ve tiyatro alanından somut örneklerle panel konusuna yaklaşmak istiyorum. Bu sanat alanlarının ülkemizdeki gelişim, dönüşüm tarihlerine çok fazla detaylı girmek ve batılılaşma süreci içinde sahne sanatımızın tarihsel sürecini aktarmak için buradaki zamanımı kullanmak istemiyorum. Belki, uluslararası kültür politikalarından bahsederken, tarihsel süreç ve gelişimleri göz önünde bulundurmak önemli ama panelimiz Türkiye’de gerçekleştiği için, dinleyicilerimizin de çoğunun da konuyu az çok bildiğini ve buraya ortak projelerin olasılıklarını tartışmaya gelen Avrupalı misafirlerimizin de, ülkemizdeki sanatsal durum hakkında genel bir bilgileri olduğunu varsayıyorum ve böylelikle bugünü tartışmak istiyorum. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bugünü tartışarak başlamak isteyişimin bir başka nedeni ise; genelde yurtdışında şimdiye kadar katıldığım Türk sahne sanatlarıyla ilgili panel izleyicisinin Türkiye hakkında bildiklerini düşündüğümde, kısaca çok vahim bir tablodan bahsedebilirim. Bir kaç konuyla ilgili örnek tiyatro ve sanatçılar dışında, neredeyse son beş, altı yıl öncesine kadar, Avrupa’da ülkemizdeki sahne sanatlarında ne olup bittiği hakkında gerçekten hiçbir şey bilinmiyordu. Uluslararası kültürel ilişki ve ortaklıklar konusuna gelene kadar, konuşulacak, yaşanılacak, paylaşılacak çok şey vardı. Bu, tabii bir yandan da, bizim uluslararası platformda sahne sanatları alanındaki ilişkimizin ne kadar kopuk olduğunu gösterir, tabi, ülkemizdeki diğer alanlar bu bağlamda daha farklı gelişmiş olabilirler. Ancak son 10 yıldır, bazı tiyatrolarımızın özverilerle yaptığı turneler, bağımsız sanatçıların yine büyük özverilerle yaptığı ortak çalışmaları ve yine bireysel özveri ve bir tür mucizelerle gelişen ortaklıklar, tabii ki bir de son iki yıldır, Avrupa Topluluğu’na aday ülke konumundayken Avrupa’da yapılan tanıtım festivalleri biraz olsun, çağdaş Türk tiyatrosu ya da çağdaş dans üzerine en azından sanat çevrelerinde bile oluşmuş önyargıların ötesinde, biraz da Avrupalı izleyici açısından bakıldığında onlar için şaşırtıcı olan bir tablo sunma olasılığı yaratmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve bu süreç içinde bile, yıllardır belki bekleyen, göz ardı edilen ilişkiler bir anda dinamik ve üretime yönelik, aynı zamanda birbirinin farklı açılardan desteğine ihtiyaç duyulan bir ilişkinin işaretlerini vermeye yetmiştir. Avrupa Topluluğu’na aday olmaya çalışan ülke sürecinde bile, ilişkilerde tarafsız, positif bir yaklaşım olduğu sürece, -ki benim için oldu- somut bir örnek olarak, benim sanatsal üretimimi olumlu etkilemiştir. Konuşmamda bende, çevremde ve belki de sahne sanatçılarında gerçekleşen ve halihazırda yaşanan değişime değinmek ve aynı zamanda da beraberinde aklımıza gelen soruları sormak istiyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Uluslararası festivallerden veya organizasyonlardan davet alan veya ortak prodüksiyona gidilen gösterilerimin hepsi bağımsız projelerdi. Bağımsız proje derken şunu kasdediyorum. Projeyi tamamen kendim tasarladım, kendim yazdım, çalışacağım sanatçıları kendim seçtim ve projenin hiçbir aşamasında bir değişiklik yapmadan prodüksiyonu gerçekleştirebilmek için destek aldım. Sonuçta tamamen özgün ve düşünsel, sanatsal anlamda bağımsız bir proje çıktı. Tabii, bu tür projeler normal bir repertuar oyunu hızında ne yazık ki çıkamıyor. Kurumsal bir tiyatroda iki ayda bitirebileceğiniz oyunu, belki bağımsız olarak bir yılda gerçekleştirebiliyorsunuz. Yani oluşum aşamasında, çok fazla enerji, zaman ve emek, ayrıca maddi ve manevi destek gerekiyor. Şimdi, tabii ki özellikle bizim tiyatromuzun, ya da daha geniş ele alırsak, sahne sanatlarında Türkiye’de bağımsız sanatçılar olarak çalışanların çok büyük zorlukları var. Daha ülkemizde tanımlanmış bir kimlikleri bile yok. Avrupa’nın uluslararası kültür politikalarının sanatsal üretim sürecindeki en önemli etkisi, bağımsız sahne sanatçılarının “kendi başlarına üç-beş kişiyle eğleniyorlar ve bu onlar için zaten yeterlidir, daha fazla seyircileri de yoktur” düşüncesinin bir anlamda kırılmasını ve dikkatlerin Türkiye’de bağımsız sahne sanatçılarının işlerine çekilmesini sağlaması oldu. Sanıyorum, “Avrupa Topluluğu’na adaylığa adaylık” döneminin sonunda kültür ve sanatımızı tanıtmak için yapılan Avrupa etkinliklerine şimdiye kadar pek tanık olmadığımız çağdaş sahne sanatçıları –yine pop starların içine serpiştirilmiş olarak- çağdaş Türkiye resminin içinde yer aldılar. Belki diğer sanat dallarında daha olasıdır ama bir kaç özel tiyatro dışında, sahne sanatlarında ülkede sahne sanatı üretiminin neredeyse hepsi devlet tiyatroları ve şehir tiyatroları üretimi olarak tanımlanırken, -ticari tiyatroları sanatsal üretime hiç katmıyorum- ülkenin çağdaş sahne sanatını bağımsız çalışan ve üreten sahne sanatçıları tarafından belirlendi, tanımlanabildi. Bu değişim biraz da Avrupa kültür politikalarının farklıya, yeniye talebiyle söz konusu oldu. Çok acıklı bir şey ama söylemeden geçmeyeceğim. İlk defa, koprodüksiyonunu Belçika “Kunsten Festival des Artes” ve Almanya “Tanz im August”un yaptığı bir bağımsız işimde oyuncu ve ekipteki diğer sanatçı arkadaşlarıma emeklerinin karşılığına bütçede bir yer ayırabildim. Bunu, özellikle Belçikalı festival yöneticisi benden istedi. Herkes bir şekilde, ilk kez emeğinin karşılığını aldı. Biz bağımsız projelerde sorgusuz sualsiz gönüllülük üstünden çalışmaya o kadar alışığız ki, emeğimizin karşılığını istemek utanılacak bir şeymiş gibi davranırız, nedense. Avrupa festivallerinde çalışmak bize bunu hatırlatmıştır. Ve yaptığın işten para kazanmaya başlamak, bağımsız duruşun ve piyasada geçerliliğin de başlangıcıdır. Bu tabii aynı zamanda şu ana kadar ülkemizde örgütlenmiş, sistem oluşturmuş –her anlamda- sahne sanatları alanındaki kurum, kuruluş, dernek, vakıflardan yeni bir tanım karşısında ya da yeni bir kimliğin ortaya çıkması nedeniyle yapıların kendi sistemlerini, varoluş biçimlerini yeniden ve yeniden gözden geçirmeleri için fırsattır. Zaten talep, piyasanın yeniden düzenlenmesi demektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak, diğer yandan, Avrupa’daki seyircinin Türk sahne sanatı dendiğinde beklentisinin Avrupa’nın kültür politikası düşüncesiyle pek yan yana durduğunu söyleyemem. Sahne sanatlarında, Avrupa’da çok köklü ve bir o kadar da sağlam yapısı olan ve belki de bu nedenle zor hareket eden, dönüşen ve belki de tutucu bile diyebileceğim bir estetik ve beklenti var. Tabi “tutuculuk” kavramını kesinlikle dar anlamıyla kullanıyorum. Bir tür “beğeni tutuculuğu” da diyebilirim. Doğu’dan, Türkiye’den gelen çağdaş sahne sanatları işlerini nereye yerleştireceklerini daha henüz bilemiyorlar, işleri kendi aralarında nasıl sınıflandıracaklarını da. Çağdaş ancak farklı bir estetikle karşı karşıya olduklarının farkındalar. Ancak halen gördükleri işi nasıl okumaları gerektiğini bilemiyorlar, daha doğrusu nasıl okumak istediklerine karar veremiyorlar. Özellikle Türkiye’den gelen işlerde, Batı estetiğinin farklı bir içerikle sunuluyor olması ve Batı’nın oluşturduğu yapıların tamamen yapısal tarafının işlerde söz konusu olması, ister istemez işlerimizin farklı okunması gerekliliğini ortaya çıkarıyor ve aynı zamanda Batı’nın önerdiği yapıda farklı bir içeriğin yerleştirilmiş olması da, olan yapıyı bir anlamda dönüştürürken, aynı zamanda alternatif bir yeni yapı öneriyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tabii bu önerileri oluşturan ülkemiz sanatçıları ne yazık ki çok yalnız kalıyorlar. Karşınızda yapılar, kurumlar, destekleyen fonlar, dernekler, bu işin tarihini ve bilimi oluşturacak yetişmiş kadrolar yani, sanatçının işini yorumlayıp sanat tarihinde yerini tartışıp yerleştirecek akademik çevreler varken, siz Avrupa’da tek başınıza işinizi temsil etme durumunda kalıyorsunuz. Burada denge kurulması çok zor ancak, bu sanatçıların yani öneri oluşturan, bağımsız iş üreten, bir anlamda ülkesi adına en azından avangard olan sanatçıların ülkesi tarafından da desteklenmesi ve işinin herhalükarda bağımsız kalması çok önemli. Çünkü işin “nereye, hangi tarihe, kimlerle birlikte” yerleştirileceği de çok önemli bir nokta. Fazla kurumsallaşmaktan bahsetmiyorum ama desteğin bağımsız olabilmesi için çok ortaklı olmasından, çok ortaklığı oluşturabilecek bilinçten bahsediyorum. Ülkemiz kurumlarıyla da çok ortaklıklı işler yapmak çok önemli. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Beral MADRA&lt;/span&gt;- Emre Koyuncuoğlu’na teşekkür ediyoruz. Sorunları anlayabilmek için bu mikro öyküler son derece önem taşıyor. Son derece gerçekçi bilgiler aldık. Şimdi yine tiyatro alanının içinde kalarak sözü Dr. Ata Ünal’a veriyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/_TwG7o62LOuI/SlcW7rlPnsI/AAAAAAAAA3k/mG7t4dDsP-k/s1600-h/5.6Ata%C3%9Cnal.JPG"&gt;&lt;img style="cursor:pointer; cursor:hand;width: 240px; height: 320px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_TwG7o62LOuI/SlcW7rlPnsI/AAAAAAAAA3k/mG7t4dDsP-k/s320/5.6Ata%C3%9Cnal.JPG" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5356775496347524802" /&gt;&lt;/a&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Ata ÜNAL&lt;/span&gt;- Merhabalar. Ben sanırım diğer konuşmacı arkadaşlarımın konuştuklarını biraz daha belki bir yere oturtabilecek şekilde, denk gelecek şekilde biraz daha kültürlerarası politika tarafına değinerek gideceğim. Avrupa’nın kültürlerarası politikalarının sanatsal yansımaları, veya kültürlerarası yaklaşımın bir kaç tane ayağından söz edilebilir. Eskiden şöyle tanımlanırdı: Avrupa’nın kültürlerarası politikalarının nedenlerinden biri olarak, Avrupa’nın sanayi toplumuyla ve modern toplumun etkisiyle çoraklaştığı ileri sürülen tinsel ortamını daha zenginleştirebilmek için Doğu’ya yönelmesi. Özellikle tiyatro alanından söz edersek, 1970’lerde Peter Brook bunun örneklerinden biridir. Peter Brook’un “Mahabharata”sı örneğin, Hindistan’dan aldığı öykülerle yaratılmıştır. Ancak bu tür bir kültürlerarasılığın sonucu, kültür sektörü için içinin boşaltılmasıyla, pazarlanabilir hale dönüştürülmesiyle sonuçlanmıştır ve hep böyle eleştiriler olagelmiştir. Bu daha çok zaten bence kültürlerarasılık değil kültürlerüstülük olarak görülebilir ve kültürü temelde kültürel bir fikir aramaya yönelir, oysa kültürel ide aramak bence anlamsızdır çünkü kültür zaten varsa bir ide ondan gelişim sürecinin ta kendisidir, dolyayısıyla temelde bu tür bir kültürarasılık kültürü reddeder. Ben bundan değil de daha çok AB’nin kültürlerarasılığı açısından -madem Avrupa’yla ilişkileri de konuşuyoruz- farklı bir yaklaşım geliştirmek istiyorum. O yüzden AB’nin -hem dünkü konuşmalarla da biraz bağlantısı olacak sanırım- yapısından yola çıkabiliriz. Birçok Avrupalının tanımında görülebileceği gibi aslında bence ortaya çıkan iki temel Avrupa tanımı var. Bunların birincisi muhafazakarlarca belirlenen, benimsenen ve dile getirilen ortak bir geçmişe dayanan bir Avrupa, diğeri ise daha çok sosyal demokratlar ve liberallerce benimsenen, ortak bir gelecek kurgusuna dayanan Avrupa. İşte bu ikinci gelecek kurgusunun içinde Türkiye’ye yer var. Bu bir diğer deyişle, ortak bir gelecek kurgusu, çeşitlilik içinde birlik, İngilizcesiyle “unity in diversity” ilkesinde dile getirilen aslında. Dolayısıyla, üzerinde konuştuğumuz, daha doğrusu dün konuşulan Avrupalı kimliği, aslında adeta yukarıdan aşağıya doğru inşa edilen siyasal ve kültürel bir kimliktir. O zaman burada amaç tarihte ortak değerler aramaktan çok, geleceği kurgulayarak aramaktır. O zaman son 30 yıla baktığımız zaman görüyoruz ki, yukarıdan aşağıya bir Avrupalı kimliği kurgusu var. Bu kimlik için çeşitlilik içinde birlik ve kültürel çeşitlilik söylemlerinin ana açılımlar olduğu bir Avrupalılık öngörülebilir. İşte bence bu, kültürlerarası politikalar ve sanatsal üretim açısından, AB’nin bu tür bir tasarlamasından sonra tam bu noktada ortaya çıkıyor. Çünkü bu ortak bilincin perspektifi, nedeni ile kültürlerarası politikalar için artık geçerli olan çağdaş sanat dediğimiz budur, kültürlerarası politikaların temel hedefi budur çünkü geçmişe yönelik olan, gelenekler üzerinden ortak bir gelecek kurma şansınız yok. O ancak belki ortak geçmişe dayanan Avrupalılık anlayışı için bir anlam ifade edebilir. Bunun tabii aslında sanatsal değil de, politik bir tercih olduğunu da görmek gerekir ve sanırım giderek çağdaş olan konular, özellikle bu Forum’un dinleyicilerinin genellikle çağdaş sanatlarla çalışıyor, ilgileniyor olması da bunun bir göstergesi. İşte burada sanatsal yaratı açısından bence bıçak sırtı bir durum var çünkü şöyle bir durumla karşılaştık; Türkiye’den bakıldığında Avrupa olarak görülen homojen bir yapı var, son dönemde olan araştırmalarda, özellikle Türkiye’de ve Avrupa’da yapılmış araştırmalarda, hatta Avrupa’da yaşayan azınlıklar, Türkler üzerinde yapılmış araştırmalarda somutlanmış bir şey ki, genelde buradan Avrupa’ya bakışta homojen bir Avrupa görülüyor, Avrupa’dan buraya bakışta da homojen bir Türkiye, bir Balkanlar, bir Uzak Doğu görülüyor. Bunun tabii Türk sanatçılar açısından değil, zeminde, bilgiyi oluşturan kitle açısından böyle olduğunu söylemek gerekiyor sanırım. Bu açıdan demin de belirttiğim gibi bu sanatsal yaratı için özellikle kültürlerarası politikalarda sadece çağdaş sanatların olmasının demin de belirttiğim gibi ilginç bir nokta olduğunu düşünüyorum. İşte kültür politikalarını belirleyen, daha doğrusu Avrupa’nın kültürlerarası politikalarını belirleyen bu ortak gelecek kurgusu üzerinden hareket ediyor ve bunun için de temel hedefi çağdaş sanatlar, diğer taraflar değil. Ama buralarda bir takım risk noktaları var. Şimdi bundan sonrasında bir şeyi vurgulamak istiyorum -demin doğrudan söz edildi ama kültürlararası politikalar açısından bence önemli- AB’nin çeşitlilik içinde birlik ilkesinden bahsettik; ben bu çeşitlilik kavramını, ehlileştirilmiş bir hak kavramı olarak görüyorum ve bu çok da politik bir kavram. Çeşitlilik içinde birlik bana çok da anlamlı gelmiyor, biraz ideolojik ya da stratejik bir tercih; çeşitlilik içinde “beraberlik” olabilir. İngilizcesi “unity” değil “togetherness” olabilir. Bir de bence çeşitlilik dediğim gibi farklılığı ehlileştirmek için bir yol, önemli olan Serra Yılmaz’ın da dün belirttiği gibi, farklılığa saygıdır. Hatta bugün sanırım “Love difference” vardı, çok güzel ama bence biraz da karşı durduğu şeyler kadar empoze edici, çünkü farklılığı sevmek zorunda değiliz, her şeyi sevmek zorunda değiliz ama farklılığa da saygı göstermek zorundayız. Onun için o kültürlerarası politikaların belirlenmesinde çeşitlilik içinde birlik ve farklılığa saygı olması gerektiğini düşünüyorum.&lt;br /&gt;Bundan sonrası için kısaca başlıklar halinde vereceğim, son konuşmacı olduğum için çok uzatmak istemiyorum, daha sonra sorular gelirse değinirim.&lt;br /&gt;Kültürlerarasılık adına sanat eserlerinde ortaya çıkan biçimler; sanırım bu aynı zamanda Hanan ve bir bakıma Pascal’ın da bahsettiği şeyler, sanat eserlerinin yaratım sürecinde ortaya çıkan klişeleşme, tekdüzelik, birörneklik, aynı imgenin tekrarı ya da varyasyonlarının sürekli olarak yapılması.&lt;br /&gt;İkincisi bence kültürlerarasılık için şunu göz önünde bulundurmak gerekir ki, eşit olmayan tüm karşılaşmalar ve işbirlikleri, her türlü olanakları ve araçları nedeniyle her zaman güçsüzün aleyhinedir. O yüzden işbirliğinin değişkenlerini çok iyi seçmek gerekir. Hatta belki AB’nin, Avrupa Komisyonu’nun programlarının, fonlarının daha esnek olmasını istiyoruz diyenler için de aynı şey geçerli. Her ülke için, her işbirliği için bu işbirliği parametreleri farklı olarak yeniden belirlenmelidir, tamamen belirli kurallara bağlanmak yerine, bu da bence kültürlerarası politikanın sanatsal yaratıya etkilerinden biri. Kaldı ki bu tür bir etkileşim çok daha farklı bir kültür emperyalizmini de beraberinde getirme riskini taşıyor; özellikle sanatsal açıdan, başkalarının imgelemine ya da klişeleşmiş imgeleme gönüllü olarak teslimiyet gibi ya da gönüllü olarak onun kabulü gibi. Ayrıca yine gördüğüm bir risk ve sanırım gözlediğim de bir durum olduğunu düşünüyorum; kültürlerarasılık başkalarının saygısını ve olurunu kazanmak için kendinden gönüllü olarak vazgeçme aracına dönüşmemelidir. Bunları açmıyorum. Bu, aynı zamanda benim “içimizdeki oryantalist” dediğim olguyla da biraz ilgili. Türkiye gibi, eğitim sisteminde ve tarihinde kritik kırılma noktaları olan ülkelerde eşit şartlarda olmayan kültürel alışveriş durumunda hep ortaya çıkar. Başkasının beğenisini içselleştirerek kendine bakmak, sanatsal olarak ve sanatsal açıdan bence “içimizdeki oryantalist” olarak nitelenebilir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Diğer riskler -genelde hep risklerden bahsediyorum ama- kültürel ilişkilerde özellikle Avrupa’nın kültürlerarası politikaları bağlamında, belli sanat dallarında, özellikle benim kendi gözlemim açısından gösteri sanatlarında ve tiyatroda, kültürlerarası kabul adına, dilin o sanat alanından silinmeye başlaması ya da yok edilmesi çünkü dil zor anlaşılan bir şey, karşılıklı iletişimde onun için daha çok görselliğe dayanmak gibi bir şey var. Bu bir çeşit dayatmayla görselliğe kayılması yani sanatsal yaratının kendini görsellik olarak dayatmasından çok, dili o sanatsal yaratıdan ayıklama eğilimi. Kaldı ki şunu düşünmek lazım, dil sadece kültürün bir iletim aracı ya da taşıyıcısı değil, bizzat o kültürün yaratıldığı en önemli mecralardan ya da en önemli ortamlardan biridir. Üstelik dil salt kavrama yönelik sözcüklerden değil, işitsel ve görsel birçok imgeyi tetiklemesi nedeniyle de aslında sanatsal yaratı açısından çok önemlidir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir de, kültürlerarası politikaların bireyi es geçtiğini düşünüyorum, belli sanat dallarını es geçtiğini düşünüyorum. Örgütlenmemiş ya da uluslararası ağlar içinde yer almayan belli sanatçıları, kültür alanı içinde olan ama kültür sektörü içinde yer almayan belli sanatçıların yaratılarını kültür sektörünün kendi standartlaştırmalarına göre formatlamaya çalıştığını, içkin olarak, düşünüyorum. Şimdilik bu kadar. Teşekkür ederim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Beral MADRA&lt;/span&gt;- Ata Ünal’a teşekkür ederiz. Özellikle çağdaş sanatı çok iyi bir şekilde konumlandırdı yani bütün kültür politikası tabii ki çağdaş sanat üstünden gelişiyor. Türkiye ne kadar geleneksel sanatlarını Avrupa’da tanıtmak için milyonlar dökse, pek fazla bir şey elde edilemeyecek galiba. Gene Ata’nın belirttiği işte emperyalizm, oryantalizm gibi kavramlar da o işin içine çok uyuyor. O yüzden, bu gerçeğin Ankara’dakilerin kulağına gitmesi çok iyi olur tabii. Yani bu iş çağdaş sanat üstünden, çağdaş disiplinlerarası sanat, eleştirel düşüncenin çağdaş sanatla ifadesi üstünden gerçekleşiyor. Teşekkür ederiz Ata. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Ata ÜNAL&lt;/span&gt;- Bir şek eklemek istiyorum. Çağdaş sanat üzerinden gerçekleşiyor ama orada da bir risk barındırdığını...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Beral MADRA&lt;/span&gt;- Riskleri çok iyi belirttiniz; klişeleşme, eşit olmayan işbirlikleri, sanatçıların kullanılması… Dil tabii çok önemli tiyatroda sözünü ettiğiniz gibi.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Şimdi burada bir haber geldi: Konser Gösteri Salonu’nda saat 13:30’da. Saat 11:00’de başladık, yani bir 40 dakikamız daha var sanırım. Ben de bu durumda kendime izin vermiştim ya başında, şimdi size o konuşmayı yapmak istiyorum. Ayrıca da hem dünkü hem de bugünkü, iki gündür yapılan konuşmaları tamamlayıcı bir konuşma olduğunu düşünüyorum. Biraz da özet gibi yani öğleden sonraya da biraz hazırlık gibi olabilir bu konuşma diye düşünüyorum. Tamamen bu konuya bağlı kalıyorum. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Biliyoruz ki Türkiye’de AB’nin etkileri 90’lardan beri var. Bu bireysel düzeyde başladı ve zaman içinde kurumsal düzeye geldi. Tabii küresel ekonomi ve politika ile de kültür, Türkiye’de bir bağımsızlık, otonomi kazandı ve ağırlıklı olarak da özel sektör tarafından destekleniyor. Aynı anda, yani gene 90’larda İstanbul’daki çağdaş sanat üretimleriyle Ankara’daki kültür politikası arasında da bir kopma gerçekleşti ve İstanbul sanat ortamı yüzünü Avrupa’ya çevirdi diyebiliriz. Burada itiraf etmek gerekir ki, bu tek yönlü bir ilişkiydi başlangıçta. Belki şimdi daha iki yönlü oluyor yani en azından şu salonda biz şimdi iki yönlü bir alışveriş içindeyiz. Ama sürekli olarak alıcıyız biz yani daha henüz bir şey vermiyoruz. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Benim düşünceme göre, Avrupa ve Türkiye arasındaki şu andaki ilişki oldukça pragmatik ve tam anlamıyla bir inanç yani commitment içermiyor. Kültür biraz kullanılıyor. İzin verirseniz kötü kullanılıyor diyeyim burada. Yani şöyle bir şey: Hem devlet, hem yerel yönetimler, hem de özel sektör Avrupa’ya girme amacı için kültürü kullanmaktalar. Ve burada kültür aktörlerini şu anda son derece zayıf görüyorum. Bunu çelişkili, karmaşık ve biraz da kopuk diye nitelendirmek zorunda kalıyorum çünkü Türkiye’deki kültür sanayi henüz karşımızdaki kültür sanayine yanıt verecek durumda değil. Tabii Avrupa’dan çok büyük yardım geliyor, özel sektör çok büyük destek veriyor fakat merkezi ve yerel yönetimlerden henüz böyle bir destek yok. Avrupa kurumları bizi programlarına alıyor, vakıflar programlarına alıyor, özel sektör de bunun çok bilincinde olarak sanatı tamamen tanıtım aracı olarak kullanıyor. Ama çok açık söyleyeyim, merkezden ve yerel yönetimlerden hiçbir yanıt, hiçbir tepki, hiçbir eylem görmüyoruz. Halka açık fonlara ulaşmakta son derece güçlük çekiyoruz. Durumumuz böyle. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Önemli bir durum yaşamaktayız şu anda, en azından kültür aktörlerinin ya da aydınların bakış açılarının biraz değişmesi gerekiyor. Avrupa önce Doğu Avrupa’da, sonra Balkanlar’da sistemini kabul ettirmeye başladı ve bu daha henüz oralarda tamamlanmamış sistem birdenbire Türkiye’nin üstüne geldi. Ama Türkiye başka bir işlev taşımaya başladı; bir geliştirme alanı olarak kullanılıyor. Yani Türkiye’den Güney Kafkasya yakın ve Ortadoğu’ya bir genişleme söz konusu. Bu nedenle, burada çok altını çizmek istiyorum: İstanbul artık lütfen bir sınır ya da köprü olarak nitelendirilmesin. Biz bunu çok yaşadık. Bütün bienallerde bu şehir “köprü” dendi ama artık değil. Burada İstanbul’un çok karmaşık bir aracı durumu var, köprü olarak nitelendirmek çok zor. Yani daha doğuya gitmek için bir alan oluşturuyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Burada, bu karmaşıklık da hem amblematik, hem karizmatik bir karmaşıklık ama aynı zamanda da tuhaf biçimde hem Avrupa’ya, hem Anadolu’ya, hem doğuya uzak. Yani İstanbul kendini çok kendi başına hissediyor. Çok hoşgörü görmüş şımarık bir ortamı var ve mikro politikaların egemenliğinde. Bunlar makro politikaları yaratıyor. Bu kimlik bence sürekli bir füzyon ve confusion yani tam onun tersi bir durum. Yani sınır, Avrupa’nın sınırı Türkiye’nin doğusuna kaymıştır artık. Ve oradan şöyle bir durum söz konusu: İstanbul’a çok benzeyen kentler var doğu sınırında; Tiflis, Bakü, Tahran, Şam, Beyrut, Amman, Kahire, Tel Aviv vesaire. Onlar da amblematik, karizmatik ve değişim içinde kentler. Biraz abartıyorum belki ama, neredeyse İstanbul yakında bu kentlerin temsilcisi olacak gibi. Ama buradaki sorun şu: Bu kentlerde modernlik “false appearence-shine modernity” demek istedim ve çok kopuktu. Postmodernlik de postkolonyalizm ve post-Sovyet dönemin arkasından geldi. Globalizm de büyük bir fırtına estirdi bu kentlerde. Bu tarih ve gelenek yüklü kentler unutmayalım ki refah ve demokrasi kentleri değil ve buradaki kentlerin durumu aslında Avrupa’nın bütün bakışını, yani Avrupa dışındaki ülkelere bakışını simgeliyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben diyorum ki İstanbul’un yeni bir işlevi var. Bu işlev şudur: Önce Türkiye’de ağını kurmak çünkü demin de söylediğim gibi İstanbul’un Türkiye’yle kopukluğu var. Ondan sonra da doğudaki bütün bu büyük alanla ilişkisini, ağını geliştirmek. Ancak o zaman Avrupa’yla gerçek anlamda bir ilişki doğabilir. Ben de küratör olarak, bunun bilincinde olan sanatçıların peşinde koşmaktayım. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çok yakın zamanda, geçen hafta Diyarbakır’da bir sergi açtık. Sergideki sanatçılar bu şehirlerden geldiler ve Diyarbakır bunlar için bir merkez olabilir diye düşünüyorum çünkü Ortadoğu’ya ve Kafkaslar’a çok yakın bir yer. Düşüncelerine çok saygı duyduğum Hanan bana dedi ki, “Bu bölgede insanlar uçağa binmeden otobüsle ya da otomobille hareket edebiliyorlar” ki bu çok önemli bir şey diye düşünüyorum. Nitekim Tiflis’ten gelen sanatçı otobüsle geldi ve bütün Anadolu’yu, Doğu Anadolu’yu görerek geldi. Bu sergi hakkında www.diyarbakirsanatmerkezi.org ’da bilgi bulabilirsiniz. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Biliyorsunuz Diyarbakır’ın Ulu Camii burada, burası da Ata’nın da bahsettiği, daha önce de bahsedilen bu “çeşitlilik içinde birlik” yaratılmaya çalışılan bir kent şu anda. Bazı işlerden de görüntüler gösteriyorum. İşte bir Avrupa haritasının dikilmesi. Güney Kıbrıs’tan gelen sanatçı insanlara bunu yaptırmaya çalıştı ve herkes de çok ilgilendi. Ama Türkiye’de dikmediler, kestiler haritaları, sanatçı da çok şaşırdı. Bu işlerden bir tanesiydi. Bu, DSM’nin iç görünümü. Burada da Şam’dan gelen sanatçının bir işiyle Türkiye’den Ali Aksakal’ın işini görüyorsunuz. Bu da Erivan’dan gelen Ruben Arevshatian’ın Diyarbakır’da gerçekleştirdiği heykel. Teşekkür ederim bana da bu izni verdiğiniz için. Şimdi, lütfen sorularınızı alalım. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Bir izleyici&lt;/span&gt;- Merhaba ben Beral Hanım’a soracağım. Benim adım Dilek. Diyarbakır’daki o serginin izleyiciyle buluşması nasıldı? Yani ne kadar izleyici geliyor? Ve gerçekten bir şey hissediyorlar mı o sergide? Serginin amacını hissedebiliyorlar mı? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Beral MADRA&lt;/span&gt;- DSM biliyorsunuz dördüncü yılını dolduracak Eylül ayında. Burada çok önemli bir izleyici kitlesi var yani bu masada biraz önce sözü edilen bu izleyici sorununun bu dört yılda aşıldığını düşünüyorum çünkü insanlar sanat ve kültür yoluyla dünyaya açılabileceklerinin ya da geçirdikleri travmayı bu yolla iyileştireceklerinin son derece bilincindeler. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Filippo FABRICCA&lt;/span&gt;- İlk katılım hakkında bir yorum yapmak istiyorum. Çeşitlilik, diyalog ve bunun gibi proje isimleri hakkındaki görüşünüze tamamıyla katılıyorum. Komşuların birbirleriyle olan ilişkilerinden bahsediyordunuz ve bunun önemli olduğunu düşünüyorum çünkü normalde çeşitlilik hakkındaki projelerde yeni ilişkiler arayışında olmanız gerekir ve komşular ya es geçiliyor ya da unutuluyor ve ilişkinin başka boyutları araştırılıyor. Bunun bir örneği İspanya’da Katalanlar ve İspanyollar arasındadır. Birçok kültürlerarası ya da çokkültürlü proje İspanyolların o ülkenin insanları olduğunu unutmakta. Yani kültürlerarası özelliklerine rağmen İspanyollar es geçilebiliyor. Bask bölgesindeki Katalanya’nın bir parçasının içinde. Sonra da kendimizi yeni bir etnik milliyetçilik hakkında savlar sunan kültürlerarası çalışmalar veya projelerin içinde buluyoruz. Dolayısıyla Birliğin ya da UNESCO’nun birçok projesinde komşular arası çalışmaların gözardı edildiğine katılıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Seyirciler hakkındaki ikinci katılım içinse, kültürel alanda akademik ve sosyal alanlarla beraber çalışılmasını salık vereceğim. İnanıyorum ki akademik alanlarda çalışanların çok güzel fikirleri var ama çoğunlukla bu fikirler bir kitap haline dönüştürülüp tozlu raflarda ömür tüketiyor ve yapılanlar hakkında kimsenin bir bilgisi olmuyor. Normalde, akademisyenlerin sosyal alandaki geribeslemeleri araştırmaya çalıştığını düşünüyorum. Sanatsal, kültürel alan ile akademik çevreler arasındaki işbirliğinin çok ilginç olabileceği görüşündeyim, çünkü akademik alan, sosyal alana ulaşabilmek için yaratıcılığa gereksinim duyuyor. Örneğin, Belçika’da okullarda çalışan Faslı bir aktörün yaptığı işleri biliyorum ve bu sanırım ki öğleden sonra konu edilecek. Kültürlerarası eğitimde öğretmenler ve akademisyenlerden çok daha fazla şeye ulaşılabilmesi ilgi çekici. Çağdaşlık hakkındaki son yoruma da tamamıyla katılıyorum. Bence Birlik bir yandan çeşitlilik hakkında konuşurken öte yandan bu çeşitliliğe bazı koşullar getirmeye çalışıyor. Bu da bir ikileme, bir muğlaklığa yol açıyor. Teşekkürler.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Beral MADRA&lt;/span&gt;- Teşekkürler Filippo.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Aliye KURUMLU&lt;/span&gt;- Merhaba ben Platform 0090 Belçika’dan katılıyorum toplantıya. Aynı zamanda tiyatroyla da uğraşıyorum. Ben aslında kısa bir bilgi vermek istiyorum, daha çok Emre’nin söylediği problemler üzerine. Biz bu problemleri çok yaşıyoruz Avrupa’da ve Platform olarak şöyle bir karar verdik: Biz konuşmanın yerine görsellikle sanatçılarımızı tanıtabilirsek belki daha effective bir şekilde -bu işi halletmek zaten çok uzun bir süreç- halletmek değil belki ama probleme bir parça çözüm üretebiliriz diye düşündük. Ve önümüzdeki Şubat 2006’da bir program yapmaya karar verdik: Türkiye’de yapılan ya da Türkiye ile ilgili yapılan genç, deneysel çalışmaları Belçika’da bir günlük program olarak sunmayı düşünüyoruz ve bu programda da belki tüm bir çalışma değil ama çalışmaların küçük parçalarını sunmayı düşünüyoruz. Amacımız Avrupalı sanatçılara ve Avrupa’daki kültür organizasyonlarının programcılarına ulaşıp bunları bir gün içinde onlara göstermek. Teşekkür ederim. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Mesut ARSLAN &lt;/span&gt;– Benim sorum Bay Brunet’ye. İşin ilginci Belçika’dan geliyorum, 0090 Festivali. Bu da Belçika’yı biraz daha ilginç kılıyor çünkü 2-3 gündür konuştuğum insanlar, burada konuşan insanlar Belçika’nın özellikle son yıllarda Türkiye’yle kültür, sanat ve güncel sanat anlamında iyi bir alışverişte bulunduğunu gösteriyor. Bu, bence ilginç bir nokta. Benim bir sorum var. İpek Hanım’ın antik zamanında hocasının ona söylediği gibi, Emre’nin karşılaştığı sorun gibi biz de sorunlarla karşılaşıyoruz. Ben hem tiyatroyla uğraşıyorum hem de 0090 Festivali’ni Aliye ve Murat’la beraber yapıyoruz. Üstelik Flaman Tiyatro Enstitüsü’nün uluslararası, Belçika, Hollanda ve Türkiye arasında sanatçı alışverişi projesinin ilk adımı olarak bu toplantılara katılmış bulunuyorum. Söylemek istediğim ve sormak istediğim bir şey var, özellikle Brunet’ye. Bizler ne Türk olduğumuz için, ne şu olduğumuz için, ne de bu işlerden bir şeyler kazanmak istediğimiz için bir şeyleri yapmaya çalışıyoruz. Dünkü gördüğümüz gösteriler, bugün göreceğimiz gösteriler, sanatçılar için aslında bu toplantılar yapılıyor. Sizler orada oturuyorsunuz, bizler buradayız. Yani bunun başka bir şeyi yok. Ve sanatın da bence ne dini, ne kültürü, işte Avrupa kültürü, şu kültürü, bu kültürü, bu yok. Fakat sorun, bir naiflik, naif refleks var. Eğer bir Türk sanatçısı veya Türkiye kökenli bir sanatçı Avrupa’da bir şey yapmaya kalkıyorsa o insanlar çok rahat “Hımmm, etrafta yeteri kadar Türk var mı?” diye düşünüyorlar, bunu soruyorlar ki sanatçının sadece o Türk’e değil, Avrupalı insana da sanat yapabilme kapasitesi zaten vardı ve şu anda da bu kapasite açıldı. Bay Brunet’ye soracağım soru şu: Avrupa bu konuda neler yapıyor? Mesela örnek vereyim M. Brunet; Belçika’da bizim tartışmalarımız sonucunda komisyonlarda, yani para dağıtan, subsidy, fon dağıtan komisyonlarda yavaş yavaş da olsa yabancı kökenli insanların, sanatçıların veya koordinatörlerin olduğunu görüyoruz. Acaba Avrupa’nın bu konuda gerçekten bilinçli olarak bir yatırımı, çalışması var mı? Teşekkürler. &lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Pascal BRUNET&lt;/span&gt;- Sanırım kültür hakkında konuşurken, karmaşıklık hakkında da konuşmamız gerekir. Aynı şekilde Avrupa hakkında konuştuğumuzda, yine karmaşıklıktan bahsetmeliyiz. Dolayısıyla Avrupa’daki kültür bahsi çok karmaşık bir konudur. Sabit kimlikli bir Avrupa’dan söz etmek çok zordur. Birçok farklı akımlar var, bazen bir yerlerde bir ana akım var, bazen başka akımlar var. Avrupa’nın değişik ülkelerinde de bu tür farklı akımlara rastlıyorsunuz. Bence toplumdan bahsedebilir ve toplumun hedefinin ne olduğu konusunu bundan ayırmaya çalışabiliriz. Aynı zamanda da toplumun isteklerini bu resmin içine yerleştirmemiz gerekir ki bu zamanda bunu Avrupa’da yapabilmek de fazlasıyla karışık bir konu. Belki de gelecek referandum hakkında bazı konuşmalar, müzakereleri dinler ve Fransa’daki akımların şu an için ne kadar karışık olduğunu görebilirsiniz. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sorunuza gelince, bence Avrupa’da bir kültür politikasından bahsetmemiz imkansız. Belki farklı projelerden konuşabiliriz, kimi projeler belli bir yönde de ilerleyebilir, bazıları bambaşka şeyler anlatıyor da olabilir. Sonuçta karşılaştığımız fotoğraf çok karışık olacaktır. Bu sayede şimdilerde yeni politikaların, komşuluk politikalarının ortaya çıktığını görebiliriz. Bu yeni politika hakkında en çok tartışılan noktalardan biri, kültürün bu politikanın bir parçası olup olmayacağını bilmememiz. Önemli bir soru bu, çünkü Avrupa’nın kuzey-kuzeydoğusundaki yeni sınırına baktığınızda, bu yeni sınırın kuzeydeki birçok sanatsal dolaşımı engellediği görülmekte. Moldavya’da, Beyaz Rusya’da, kuzeydoğu ülkelerinde bütün sanatsal yaşam uzunca bir süre farklı, zengin ülkelerle ilişkili, bağlantılı olarak inşa edilmişti. Bu yeni politikanın ve sınırın ortaya çıkışı birçok önemli soruyu da beraberinde getiriyor. Bu eski Avrupa’yı tamamıyla kapatılmış olarak nasıl düşünebiliriz? Birçok sanatsal dolaşıma karşı güçlü bir sınır olduğunu nasıl hayal edebiliriz? Bütün bu sorular aklımızda ve kesin cevaplar vermek de çok zor. Bu durum içerisinde de birçok insan, bazı hükümetler, sivil toplum politikadan çok projeler için bastırmaktadırlar. Bütün cevaplayabileceğim bu kadar... &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Beral MADRA&lt;/span&gt;- Hanan’a bir söz veriyorum ve sonra da oturumu bitirmek istiyorum. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Hanan KASSAB-HASSAN&lt;/span&gt;- Sadece Avrupa politikası hakkında bir şeyler söylemek istiyorum. Biliyoruz ki, Avrupa sübvansiyonunun bir kısmı Avrupa vatandaşlarının cebinden çıkıyor ve sadece meraklarından, diğer insanlar ve onların kültürleri hakkında bilgi sahibi olmak için para ödemek istemiyorlar. Vergi veriyorlar ve bu vergilerin bir kısmı kültür için ayırılıyor çünkü kültür vasıtasıyla bazı bölgelerdeki şiddet durdurulabilir, bazı bölgelerde yeni kimliklerin gelişmesi teşvik edilebilir. Akdenizli kimliğinden bahsettiğimizde, bazı ülkelerdeki milliyetçi kimliklere karşı durabilmek için bir yol olarak kullanılabilir, en azından benim ülkem için durum böyle. Dolayısıyla Avrupa’yı sömürülecek altın madeni olarak görmek istemiyoruz, onun yerine iki ortak arasında eşitliğe bağlı bir ilişki kurabilir, bazı ülkeler ve bu ülkelerin sanatçılarının yeni ve taze vizyonundan ve başkalarının da merakından faydalanabiliriz. Bu yüzden de çok para gerektirmeyen veya büyük bütçelere mal olmayacak çok farklı ilişkiler kurmaktan bahsediyordum. Bu da her zaman için çok kötü şartlarda çalışmamız gerektiği anlamına gelmez elbette. Özellikle gösteri sanatları için biraz paraya ihtiyacımız var. Biliyorsunuz ki bütçesiz bir şey yapamazsınız. Yalnız başınıza resim yapabilirsiniz, müzik üretebilirsiniz fakat bir gösteriyi parasız yapamazsınız. Ayrıca gösteriyi farklı ülkelerde de sunmak istediğinizde bir sübvansiyona ihtiyaç duyarsınız, ben de bunu yaratabilmek için ihtiyacımız olan yeni kriterlerden bahsediyorum. Teşekkür ederim.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Beral MADRA&lt;/span&gt;- Toplantıya burada nokta koyuyorum. Bu Pazar sabahı erkenden buraya gelen herkese çok teşekkür etmek istiyorum.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4650809127071447920-7888975354320361643?l=europistforum2005.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://europistforum2005.blogspot.com/feeds/7888975354320361643/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4650809127071447920&amp;postID=7888975354320361643' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4650809127071447920/posts/default/7888975354320361643'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4650809127071447920/posts/default/7888975354320361643'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://europistforum2005.blogspot.com/2007/11/panel-avrupa-uluslararas-kltr.html' title='Panel: “Avrupa Uluslararası Kültür Politikalarının Sanatsal Üretim Sürecine Etkileri”'/><author><name>avrupa kültür derneği</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01472952020111771757</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_TwG7o62LOuI/SlbvL-rmcfI/AAAAAAAAA28/bfHSMBKEnbA/s72-c/5.1.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4650809127071447920.post-7177829600423491671</id><published>2007-11-07T07:00:00.001+02:00</published><updated>2009-07-10T14:31:04.091+03:00</updated><title type='text'>Panel: “Avrupa Ülkelerindeki Göçmen Politikalarının Sanatsal Üretim Sürecine Etkileri”</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/_TwG7o62LOuI/Slci1XEYbuI/AAAAAAAAA3s/kPch_Sp_5h4/s1600-h/6.1.JPG"&gt;&lt;img style="cursor:pointer; cursor:hand;width: 320px; height: 240px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_TwG7o62LOuI/Slci1XEYbuI/AAAAAAAAA3s/kPch_Sp_5h4/s320/6.1.JPG" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5356788581901299426" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Moderatör: Emre KOYUNCUOĞLU- Tiyatro Yönetmeni, Türkiye&lt;br /&gt;Osman OKKAN- WDR, Batı Almanya Radyosu, Türk-Alman Kültür Forumu Üyesi, Almanya&lt;br /&gt;Güldem DURMAZ- Film Yönetmeni, Belçika&lt;br /&gt;Handan BÖRÜTEÇENE- Görsel Sanatçı, Türkiye-Fransa&lt;br /&gt;Stine JENSEN- Edebiyat Kuramcısı ve Felsefeci, Hollanda&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/_TwG7o62LOuI/SlcjB8h4cHI/AAAAAAAAA30/DMDzFvjFcfY/s1600-h/6.2EmreKoyuncuo%C4%9Flu2.JPG"&gt;&lt;img style="cursor:pointer; cursor:hand;width: 240px; height: 320px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_TwG7o62LOuI/SlcjB8h4cHI/AAAAAAAAA30/DMDzFvjFcfY/s320/6.2EmreKoyuncuo%C4%9Flu2.JPG" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5356788798115573874" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Emre KOYUNCUOĞLU&lt;/span&gt;- Panelimize hoşgeldiniz. Burada, genel anlamda, Avrupa ülkelerindeki göçmen politikaları çerçevesinde, Avrupa’yı yaşam ve üretim alanı olarak belirlemiş göçmenlerin Avrupa’da gerçekleşen sanat üretimi ve paylaşımında/tüketiminde konumlarını farklı açılardan ve farklı örneklemelerle tartışacağız. Sanırım, Avrupa ile kültürel ve sanatsal ilişkilerin tartışıldığı ve “gelecekte ne gibi birliktelikler olasıdır” konusunun irdelendiği bir forumda, son 40-50 yılda göçle bağlantılı olarak zaman içinde doğal olarak oluşmuş ilişkileri gözden geçirmek ve örneklemelerden yararlanmak ve oluşmuş bakış açılarını ya da belki de karşılıklı ön yargıları da tartışmak gerekmekte. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Avrupa’da sanatsal üretimle ilgili olan Türkleri çok kaba bir genellemeyle ikiye ayırabiliriz. İlki, aynı zamanda büyük bir oranı ülkemizden göç eden, Avrupa’da yaşam kuran ve şu anda sanatsal üretimde “üçüncü nesil Avrupalı Türkler” diye adlandırılan, Avrupa’nın göçmen politikalarından bire bir etkilenmiş göçmen çocuklarının ürettiği ve paylaşıma sunduğu sanat. Bir diğeri ise uluslararası sanatçı konumunda Avrupa’da ve dünyanın her yerinde -bizim panelimizde Avrupa’daki kentleri ve İstanbul’u tercih edenler söz konusu-, üretim yapmayı kendi sanat alanları için tercih eden, “kentli” sanatçıların üretimleri ve bu sanatçıların sanatsal üretim sürecinde Avrupa’daki deneyimleri. Bu iki alandan konuya yaklaşabiliriz. Her iki alanın da birbirine değdiği yerler var, tabii.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Konuşmacılarımızın alanlarını genel olarak tanımladıktan sonra, sözü yıllardır kültür alanında Almanya’da hizmet veren ve bu alanda oldukça deneyimli, halen Batı Almanya Radyosu programcısı ve yazarı ve Türk-Alman Kültür Forumu üyesi, gazeteci, televizyoncu ve bir çok barış ve kültür girişiminin kurucusu Sayın Osman Okkan’a bırakıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/_TwG7o62LOuI/SlcjRdpD6BI/AAAAAAAAA38/uBIRgDgHBGs/s1600-h/6.3osman+okkan.JPG"&gt;&lt;img style="cursor:pointer; cursor:hand;width: 240px; height: 320px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_TwG7o62LOuI/SlcjRdpD6BI/AAAAAAAAA38/uBIRgDgHBGs/s320/6.3osman+okkan.JPG" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5356789064702093330" /&gt;&lt;/a&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Osman OKKAN&lt;/span&gt;- Önce bu toplantıyı düzenleyen arkadaşları kutlamak istiyorum. Yaklaşık kırk yıllık çok uzun bir zaman dilimi içinde Türkiye-Avrupa kültür ilişkilerini medya açısından izleyen birisi için bu konuların bu çerçevede öncelikle genç gönüllüler tarafından ele alınması özel bir önem taşıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye Almanya Kültür Forumu seksenli yıllarda Almanya ağırlıklı kültür sanat ve medya çalışanlarının oluşturduğu bir girişimden kaynaklanıyor. Avrupa’ya göç etmek zorunda kalan insanlarımızın büyük çoğunluğunun birlikte getirebildiği kültür birikiminin folklor ile sınırlı olması hepimizin bildiği bir olgu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hem tarihi dokusu hem de etnik ve dinsel kökenlerinden ötürü çok daha farklı ve renkli ögelerden oluşan Türkiye’deki kültür ve sanat ortamının Avrupa’da bilinmemesinden sorumlu olanlar ise herhalde göçmen işçilerimiz değil.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye’nin devlet ya da hükümetler güdümündeki bir tanıtım politikasını resmi kanallar, elçilikler ve konsolosluklar aracılığıyla kültür politikası olarak empoze etme çabaları artık neyse ki tarihe karışıyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Avrupa’da yabancı işçilerin gelişiyle güçlenen bir başka etken de zaman zaman sosyokültür adı verilen, göçmenlerin geldikleri ülkelerden kültür ve sanat etkinliklerini kentlerin yabancı çoğunluklu semtlerinde sosyal yardım düzeyine indiren bir anlayış. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kültür Forumu Almanya’da hem Alman hem de yabancı kökenli sanatçılar ve medya çalışanlarının girişimleriyle bu eğilimlere karşı direnmeyi amaçladı. Onur başkanlığını Günter Grass ve Yaşar Kemal’in üstlenmesi, çeşitli organlarında saygın isimlerin yer alması bu çabaları önemli ölçüde destekledi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1987 yılında Mikis Theodorakis ve Zülfü Livaneli’nin ilk Avrupa konserleri sırasında oluşan Türkiye-Yunanistan barış girişimi, Avrupa Sekreterliği ve diğer uluslararası kuruluşlarla ortak yürütülen etkinlikler, Kültür Forumu’na örnek sayılabilecek bir kimlik kazandırdı. İlerleyen yıllarda Nürnberg’de, Stuttgart’ta kurulan paralel amaçlı forumlar da üst düzeyde çalışmalarıyla bu alanda büyük ilgi çeken kurumlar oldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1993 yılında Frankfurt’ta tüm Avrupa ve Türkiye’den üç yüzün üzerinde kültür ve sanat uzmanının katıldığı kültür kongresi; 1995’te Heinrich Böll Vakfi ile birlikte İstanbul’da düzenlediğimiz Yaşar Kemal, Aziz Nesin, Orhan Pamuk, Mahmut Tali Öngören ve Viktor Böll gibi isimlerin katıldığı açık oturum, aynı yılın temmuzunda Köln’de Türkiye’den önemli bir katılımla düzenlediğimiz “Kültürel Zenginlik” başlıklı seminer dizisi forum için yol gösterici ilkelerin belirlendiği toplantılardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bugün Avrupa’da yaklaşık üç milyon Türkiye kökenli insanımızın varlığı bir gerçek. Bu yüksek sayıya karşın Türkiye’nin kültür ve sanat ortamının izdüşümlerinin Avrupa’ya yansımadığı da bir başka gerçek. &lt;br /&gt;Avrupa’da sayıları ancak onbinlerle ifade edilen Japon azınlığın, uzağa gitmek istemezsek komşumuz Yunanistan’dan gelen çok daha az sayıdaki göçmenlerin Avrupa’daki kültürel izdüşümlerinin bize oranla çok daha yüksek oluşu bizler için çok öğretici ipuçları içerebilir sanıyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kültür Forumu kültür ve sanatın yanısıra bilimsel araştırma ve sempozyumlara da önem veriyor. Kültür ve medya politikalarının ağırlıkta olduğu bu çalışmalar çok kültürlü toplumların karşı karşıya bulundukları konular üzerinde odaklanıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Forumun çalışma alanlarından bazı örnekleri şöyle özetleyebiliriz:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;• Kültür, sanat ve medya konularını ele alan Almanya ve Avrupa düzeyinde kongre, seminer, sempozyum ve açık oturumlar;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;• Yazılı basın ile radyo ve televizyon gazetecileri için hazırlanan Türkiye konulu eğitim programları ve Türkiye gezileri;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;• Türkiye’nin kültürel zenginliği içinde etnik ve dinsel toplulukların barış içinde birlikte yaşaması konusunu ele alan toplantı, seminer ve girişimler;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;• Türkiye, Yunanistan ve Akdeniz filmlerinin ağırlıkta olduğu belgesel ve sinema film festivalleri;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;• Belgesel ve sinema film projelerine destek: Bu alanda WDR ve ARTE için hazırlanan ve okulların eğitim programlarına da giren Nazım Hikmet, Aziz Nesin, Yaşar Kemal filmlerini ve Avrupa kültür kanalı ARTE’de Türkiye’ye ayrılan gece programlarını sayabiliriz;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;• Türkiye, Yunanistan ve Kıbrıs’tan Ahmet Altan, Füruzan, Ümit Kıvanç, Niyazi Kızılyürek, Mario Levi, Dido Sotiriou, Vedat Türkali, Neşe Yaşın gibi çok sayıda yazar ve düşünürün katıldığı okuma ve tartışma akşamları;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;• Plastik sanatlar alanında yine Türkiye, Yunanistan ve Kıbrıs’tan çok sayıda sanatçıyla birlikte düzenlenen sergi ve toplantılar. Bunlara örnek olarak 2001’de Bonn Sanat Müzesi’nde düzenlenen “Şehrin İşaretleri - Türkiye’den Çağdaş Sanat” ile 2004 yılında Köln-Leverkusen, İstanbul (Aya İrini) ve Selanik Çağdaş Sanat Müzesi’nde düzenlenen “Yunanistan ve Türkiye’de Modern Sanat Sergisi”ni sayabiliriz;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;• Başta Köln ve Berlin olmak üzere Almanya’nın çeşitli yöreleri ile Paris, Brüksel, Amsterdam gibi metropollerde düzenlediğimiz konserler;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;• Son yıllarda ilk örneğini www.cafeterra.de portali altında geliştirdiğimiz öncelikle gençlere yönelik internet projelerimiz; sanal ortamda dil engellerini aşarak bilgisayar dostu gençlere kültür ve sanat ögelerini de kapsayan farklı içerikler sunmayı hedefliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu arada bazı etkinliklerimizi düzenlerken birlikte çalıştığımız İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı, Heinrich Böll Vakfı gibi kurumlarla kişisel desteklerini esirgemeyen Beral Madra ve Nilüfer Sülüner’e teşekkürü bir borç biliyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu panelin teması olan “Avrupa ülkelerindeki göçmen politikalarının sanatsal üretim sürecine etkileri” sanatçılar için, sanat üretiminin her alanında uğraşanlar için, gerek sanat ve kültür aktörleri için, operatörleri için, gerekse taşıyıcıları, menejerleri için çok önemli bir konu. AB’nin çeşitli ülkelerindeki olanaklardan, fonlardan yararlanmak çok önemli. Bunu çok daha sistemli bir biçimde yürütmek zorundayız. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu toplantıda daha önce ele alındığı için dil konusuna da tekrar değinmek istiyorum. Gerçekten biz artık Türkiye’de olsun, Türkiye’nin Avrupa bağlamındaki ülkelerle sanat ve kültür ilişkilerinde olsun, dili de bir engel olmaktan çıkartmak zorundayız. Bunun çok zor bir süreç olduğunu, yabancı dilin ne kadar önemli bir faktör olduğunu ve Avrupa ile ilişkilerde hâlâ bir engel oluşturduğunu biliyoruz. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;AB’nin yalnız kültür başlığı altında değil, çeviri için, medya için ayrılan çeşitli kaynakları, en azından bürokratik engelleri aşmakta gerekli olan dil bilgisi için sanal ortam bize çok büyük olanaklar sunuyor. Elbette geliştirilmekte olan çeviri programları doğrudan simultane çeviri yapan arkadaşlarımızın üstün niteliklerine hiçbir zaman ulaşamayacak. Ancak bu alanda uluslararası ilişkileri geliştirmek istiyorsak, dil konusunun 21. yüzyılın Avrupası’nda bir engel olmasını ortadan kaldırmak zorundayız. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öte yandan gerçekten çağdaş bir kültür düzeyini yakalama isteğindeysek yeryüzünde konuşulan her dilin bir kültür birikimini, bir zenginliği temsil ettiğini kabul ettiğimize göre, o dillere de aynı şansları, şans eşitliğini tanımak zorundayız. Türkiye gibi farklı kültürlerin ve farklı dillerin bir arada varolduğu bir ülke bize bu açıdan da çok zengin olanaklar sunuyor. Bu olanakları bir tehdit değil, gerçek bir kültür birikimi olarak algılayabildiğimiz zaman, kendi dilimizin de dünya üzerinde daha insancıl, daha saygın bir konuma geleceğinden emin olabiliriz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Alman tiyatro yazarı Heiner Müller ölümünden kısa bir süre önce 90’lı yılların başlarında Spiegel dergisinde yayınlanan bir söyleşisinde “Siz Avrupa’da kültür, sanat, edebiyat alanında gelecekten umutlu musunuz?” sorusuna şöyle bir yanıt vermişti: “Burada sizin, toplumun marjinal sayılan kesimlerine bakmanız lazım, özellikle de Almanya’ya yabancı işçi olarak getirdiğimiz insanların oluşturduğu toplumlara, onlardan yetişen yeni kuşaklara dikkat etmeniz lazım.” &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O dönemde Almanya’da henüz Fatih Akın yoktu, hatta Emine Sevgi Özdamar, Feridun Zaimoğlu gibi isimler de yoktu, ama örneğin İngiltere’de Salman Rushdie, Hanif Kureishi gibi yazarların, Avrupa çapında ün yapmış yabancı kökenli bazı sanatçı ve müzisyenlerin adları duyulmaktaydı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Heiner Müller Avrupa’daki oturmuş, yerleşmiş kültür ortamının ancak farklı kültür geleneklerinden gelip ona katılan insanların katkılarıyla yeni ivmeler kazanacağının farkındaydı. Kültür tarihi açısından bilinen bir olgu da olsa, bu saptama bugünün Avrupa’sı için önemli bir gözlem. Ekonomik konjonktüre bağlı olarak siyasi ve idari denetimler yoğunlaşmış bile olsa, Avrupa’da artık yerleşmiş olan göçmen kökenli insanlar kültür ve sanat ortamına bu tür ivmeleri çoktan beri vermekte. Demin saydığım isimler bunun küçük bir örneği, mutlaka daha başka örneklerini de ekleyebiliriz. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Avrupa’daki göçmen nüfusu barındıran ülkelerin uyguladıkları göçmen politikalarının kültür alanındaki izdüşümü sorunu da bu olguyla doğrudan ilintili. Çok kısa bir saptama yapalım: Bu ülkelerin genel bütçelerinden kültüre ayırdıkları oran gerçi elbette Türkiye’den çok daha fazla, ama “bu ülkelerdeki göçmen kökenli insanlar aynı oranda bu kültürel fonlardan,  kaynaklardan yararlanabiliyorlar mı, bu fonlara sahip çıkabiliyorlar mı?” sorularına kesin olarak “hayır” yanıtını vermek zorundayız. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunun çok çeşitli nedenleri var elbette. Bu ülkelere aslında başlangıçta davet edilmiş olan ama sonradan ev sahiplerinin pek hoşnut olmadıkları bir biçimde, geçici misafirlikten kalıcılaşmaya yönelmiş bu göçmen gruplarının içinde kültür ve sanata ilgi duyanların sayısı eğitim, gelenekler vs. gibi nedenlerden ötürü oldukça az. Hatta kendi ülkelerinde olduğundan da az. Bu yüzden onların doğrudan kültür ve sanat ortamına katkıda bulunamamaları demin de değindiğimiz bir olgu. Eğitim alanında son yıllardaki araştırmalar da birçok Avrupa ülkesinde gelir dilimlerinin alt sıralarında yer alan öncelikle göçmen kökenli çocukların büyük ölçüde başarısızlığa mahkum olduğunu doğrulamakta. Bu alanda uçurumun en derin olduğu Avrupa ülkelerinden biri de Almanya.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O yüzden de bir anlamda göçmen kökenli insanlarla ilgili kültür ve sanatın “sosyokültür“ dediğimiz, biraz aşağılayıcı ve aslında folklor düzeyini hedef alan bir fondan karşılanmasını da neredeyse normal karşılıyoruz. Karşılamıyoruz tabii, mücadele de ediyoruz ama bu genel kamuoyunda sosyokültür fonlarının bu kitlelerle ilgili kültür ve sanat fonları olarak kullanılmasını neredeyse normal karşılıyoruz. Ancak “üstün kültür” dediğimiz belli bir kültür ve sanat düzeyini tutturmuş olan etkinlikler olağan kültür fonlarından yardım alabilme şansına sahip. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunun çok farklı sonuçları oluyor. Özellikle Almanya gibi dışarıda yaygın merkeziyetçi imajının tersine federatif bir yapıya sahip bir ülkede kültürün ulusal bir düzeyde değil de federal eyaletler ve belediyeler düzeyinde desteklenmesi, göçmen toplulukların kültürel fonlara ulaşması açısından farklı sonuçlara yol açabiliyor. Bu sonuçların bazıları olumlu, bazıları elbette olumsuz. Ama desantralize federatif yapı bazı kültürel girişimlere bir eyalette olmazsa başka bir eyalette başvuruda bulunmayı ve fonlardan yararlanma şansını getirebiliyor ve hiç olmazsa çeşitli bölgelerde kültürel etkinliklerin yürümesi mümkün oluyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Konuşmamı kültürel zenginlik konusunda iki somut örnekle bitirmek istiyorum. Benim görev yaptığım, merkezi Köln’de olan WDR radyo-televizyon kurumu kamusal, özerk bir yayın kurumu. Ancak içinde bulunduğu Kuzey Ren-Vestfalya Eyaleti ekonomi ve nüfus açısından neredeyse İstanbul’un Türkiye’deki konumu gibi bir konuma sahip. O yüzden de WDR radyo-televizyon kurumu yalnız Almanya’nın değil, BBC ile birlikte Avrupa’nın en büyük radyo-televizyon kurumu durumuna geçmiş bulunuyor. Ve bu bölgede 1964 yılından, göçmen işçilerin Almanya’ya gelişinden beri onların dillerinde yayın yapıyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu yayınlar 1964’te başlamış ve tabii bir anlamda oraya yerleşen göçmen işçilere haber, müzik iletimi dışında sosyal hizmetler vermek ve onların komünist radyoların etkisinde kalmamalarını sağlamak amacıyla da başlatılmış.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak son yıllarda öylesine büyük bir aşama kaydedildi ki, WDR bundan on yıl önce bütün bir kanalı “Avrupa Radyosu” adı altında 24 saat bu dillere ayırdı. Yani bu 24 saat içinde siz belli saatlerde Türkçe yayınların yanısıra İtalyanca, İspanyolca, Yunanca, Sırpça, Boşnakça, Zaza ve Kırmançi dillerinde yayınlar dinleyebiliyorsunuz. Aynı zamanda bu ülkelerden demokratik yayın kurumlarıyla anlaşmalar yapılıyor; mesela bir akşam İstanbul’dan Açık Radyo’nun müzik programını yayınlıyoruz, bir akşam Barcelona’dan bir Katalonya müzik programını dinleyebiliyorsunuz. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;WDR’in bu girişimi önceleri çok eleştiri aldı ama kendi ülkesinde yaşayan azınlıklara en azından onları tanımanın, onlara saygının bir işareti olarak çok da kabul gördü. Bugün “Avrupa Radyosu” Almanya’nın bazı bölgelerinde benzerleri yayımlanan, radyo yayıncılığının vazgeçilmez ve başarılı örneklerinden biri konumunda.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bizim de galiba kendi olanaklarımız içinde, kendi insanlarımıza bu olanakları nasıl sağlayabiliriz diye düşünmemiz gerekiyor. Bir de malum, bir radyo-televizyon kurumunun önemi yalnızca kültürü yayımlayan, yayan bir kurum değil aynı zamanda kültürün yaratılmasına olanak tanıyan bir kurum olması. Aynı eyalete dönecek olursak, bugün WDR içinde bulunduğu eyaletin en büyük kültür sponsoru, yalnız yayın yaptığı müzik ve edebiyat gibi dallara değil, plastik sanatlara da, sergilerin açılmasına da en çok destek veren kurum. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İkinci bir örnek; 8 Mayıs 1945’te faşizmin boyunduruğundan kurtulan ve yeniden kurulduğunu varsaydığımız Avrupa’nın çok daha uzun bir süre sonra kararlaştırdığı bir adım: II. Dünya Savaşı’nın ve yüzyılların en büyük iki ezeli düşmanının, Almanya’yla Fransa’nın ortak bir Avrupa Kültür Televizyonu olarak ARTE’yi kurmaları. Biliyorsunuz ARTE TV bir Fransız-Alman ortak işbirliği olarak başladı. Şimdi İspanya’da, İtalya’da, Polonya’da paket programlar halinde yayınlanması gerçekleştiriliyor. Günlük ARTE programının farklı uzunluktaki paket yayınları bu ülkelerde, bu dillerde yayınlanıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ARTE tabii, yüzde 20’lik, yüzde 15’lik reytinglere ulaşan bir televizyon değil çünkü kültür ve sanata odaklanmış durumda ama malum bir referans televizyonu. En başarılı, en seçkin yayınlar, kültür ve sanat alanında en önemli olaylar, en umut verici projeler, aynı zamanda genç sanatçılar orada tanıtılıyor ve ARTE bu açıdan da dünyanın en prestijli yayın kuruluşlarından biri sayılıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kültür Forumu olarak biz bu alanda da Türkiye-Avrupa kültür ilişkileri açısından yapıcı ve yaratıcı çözümler üretmemiz gerektiği düşüncesindeyiz. Gerçi Türkiye’de de telekomünikasyon alanında büyük bir devrim yaşandığını hepimiz biliyoruz. Artık Türkiye’de biliyorsunuz en ileri teknolojik düzeyde yayınlar yapılıyor ve malum, Türkiye en ileri teknolojik düzeyde içerik açısından en sefil yayınların yapıldığı tek ülke değil.&lt;br /&gt;Üstelik okuma yazma alışkanlığının az olduğu bütün ülkelerdeki gibi televizyon furyası çarpıcı boyutlara ulaşmakta; geçenlerde Türkiye’de yerel vericilerle birlikte 400’ün üzerinde televizyon kanalı olduğu ortaya atılmıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öyle sanıyoruz ki birbiri ardından dijital buketlerin de bu sayıya eklendiği bir ortamda, ileride ARTE’nin de yer alması gereklidir. ARTE’nin de o dil engelini aşarak, Türkçe olarak Türkiye’deki genç sanatçılara, kültür çalışanlarına sunulması ortamı yaratılabilir ve yaratılmalıdır. Bu alanda da ciddi çalışmalar var, Kültür Forumu olarak bu çalışmalara destek vermeyi öncelikle genç kuşaklara yönelik çok önemli bir görev saymaktayız. Böylece burada yaşayan insanlarımızın da, özellikle kültürle, sanatla haşır neşir olan genç insanların da bu programa kavuşmalarının Avrupa ile sürekli kültür iletişimi ve kendini geliştirme açısından önemli bir adım olacağını varsayıyoruz. Umarız birbirimizden desteğimizi esirgemeyiz bu konuda. Çok teşekkürler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Emre KOYUNCUOĞLU&lt;/span&gt;- Çok teşekkürler. Aslında o kadar çok somut bilgi ve üzerinde konuşmak isteyeceğimiz konular art arda aktarıldı ki, daha sonra dinleyicilerimizle tartışalım diye, ben bazılarının bir kez daha altını çizmek istiyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Demokratik hak eşitliği konusunda Avrupa’nın ne kadar yol aldığı düşüncesinden yola çıkarak, aynı şekilde bunu kendi ülkemizdeki azınlıklar üzerinden de düşünmemiz gerektiği ve iki taraflı düşünülmesi gerektiğine değindi Osman Bey. Farklı kültürlerin çatışmasından yeni bir kültür oluştuğu ve aslında çatışmanın kültürün en önemli dinamiklerinden olduğundan bahsetti. Yirmi birinci yüzyıl Avrupası’yla kültürel anlamda ilişkide çevirinin ve dilin bir engel olmaması gerektiği ve bunun dikkate alınması gerektiği ve çevirilerin çoğalması gerektiğinden bahsetti. Yine Heiner Müller’den, Spiegel’deki röportajından özel bir noktaya değindi: Kültür anlamındaki yeni önerilerin göçmen nüfustan geleceğinden bahsetmiş ve bundan sonra da buna dikkat edilmesi gerektiği düşüncesini belirtmiş Heiner Müller. Kültür ve sanat üzerinde göçmen politikaların izdüşümünden bahsederken birkaç şeye değindi. Bunların en önemlisi, göç eden nüfusun kültür ve sanatla ilgilenenlerinin yüzdesinin çok düşük olduğu ve bu nedenle de destek fonlarının genelde sosyo-kültür ve folklorik alanlardan geldiği; yüksek kültür, normal kültür fonlarından pek yararlanılamadığından bahsetti. Sonra da farklı kanallardan, WDR’den, ARTE’den, kaliteli, kültür alanlarında ortak dil oluşturulacak medyadaki sanatsal alanlardan bahsetti. Teşekkür ediyorum. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi, ikinci konuşmacımıza geçiyorum. Güldem Durmaz Fransa’da doğmuş, şu anda Belçika’da yaşayan bir sinema sanatçısı. O da bize, iki kültürlü- iki dilli yaşam deneyiminden ve bu zenginliğinin sanatsal üretimindeki izdüşümlerinden bahsedecek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/_TwG7o62LOuI/Slcjok6Sc9I/AAAAAAAAA4E/Kb46TvWwvd4/s1600-h/6.4g%C3%BCldem.JPG"&gt;&lt;img style="cursor:pointer; cursor:hand;width: 240px; height: 320px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_TwG7o62LOuI/Slcjok6Sc9I/AAAAAAAAA4E/Kb46TvWwvd4/s320/6.4g%C3%BCldem.JPG" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5356789461790389202" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Güldem DURMAZ&lt;/span&gt;- Teşekkür ederim. Biraz ilginç olacak. Türkçe’yi konuşuyorum ama kelime eksiklerim olduğunu düşündüğüm için bugünkü konuşmayı İngilizce yapacağım. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu konferasın başlığını okuduğumda bana çok geniş bir konu gibi geldi. Dağılmamak için inceleme konusu olarak kendimi seçmem gerektiğini düşündüm. Öyleyse kendi yolumdan bahsederek başlayacağım. Ebeveynlerim Türk. 1970’te Paris, Fransa’ya gitmişler. Bir yıl sonra ben doğmuşum. İlk anadilim Türkçe fakat bir süre sonra okul nedeniyle Fransızca ağır bastı. Okuldayken de ailecek Fransızca konuştuk. Bu bir şizofreni başlangıcıydı. Bu şizofreni hâlâ devam etmekte çünkü şimdi de Brüksel, Belçika’da oturuyorum. Beş-altı yıl oldu. Tabii Brüksel Paris’e çok yakın, Bursa-İstanbul gibi bir mesafe.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Adım Güldem. Kendimi her takdim ettiğimde insanlar bana “Hey, Güldem ne de güzel bir isim! Nerelisin, Hollandalı mı?” diye soruyorlardı. Tanrıya şükür artık Avrupa Avro’ya geçti. Biliyorsunuz eskiden Hollanda’da Gulden diye bir para birimi kullanılıyordu. Şükür ki artık Avro var. Ben de diyordum ki “Hayır, Hollandalı değilim.” “Nerelisin?” diye sorduklarında “Türkiye” diyordum, “Türkiye mi? Ah, ne güzel isim. Türkiye Afrika’nın neresinde?” Sekiz-dokuz yaşlarındaydım. Her yıl Türkiye’yi ziyarete geliyordum. “Sanırım Türkiye Afrika’da değil” diyordum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu benim için menşeimi öğrenme ihtiyacını doğurdu çünkü sonuçta bu kimliğimin bir parçasıydı. Sanırım böylece çok önemli bir soruna, kimlik sorununa değinmiş olduk. Kanımca, benim gibi insanlar oldukça garip bir durum içinde bulunuyorlar. Fransızca’da “iki sandalyeye birden oturmak” diye meşhur bir tabir var: “être assis sur deux chaises” ki bu pek rahatsız bir şey. Bundan yıllar sonra farkettim ki, aslında bir sandalyeyi diğerine tercih etmek zorunda değilim. İstediğim takdirde her yere oturabilirim. Bazen insanlar sizi bunlardan birine oturtmaya zorlasalar bile, taleplerine boyun eğmemeye dikkat etmek lazım fakat sizden belli bir duruş  yahut belli bir tür imge bekleyen bu insanlar, aslen fena veya Makyavelci insanlar değiller. Bu yalnızca cehaletten ileri geliyor ki bu da daha az tehlikeli sayılmaz. Sanırım bunun bilinmesi önemli. Cehalete karşı yapabileceğimiz en iyi şey, cahil olmamaya çalışmaktır sanırım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Varmak istediğim nokta şu: ben yalnızca göçmen ya da göçmen çocuğu değilim çünkü böyle düşünürsem, bu sadece benim kimliğimin bir parçası, eksik bir kimlik. Ben yalnızca kadın, yalnızca sanatçı,  yalnızca Türk, yalnızca Fransa doğumlu veyahut yalnızca müstakbel bir anne değilim. Öylece ben bunların hepsiyim, bütün bunlar benim kişiliğimi, kimliğimi teşkil ediyorlar. Aynı zamanda, bütün bu unsurları harmanlamaya çalışırken, ne Fransa’yı, ne Belçika’yı, ne de Türkiye’yi temsil etmekteyim. Kanaatimce-şimdi sanata geliyoruz-, toplumbiliminin dünyaya yahut sanata açılan görüşlerden sadece birisi olduğunu anlamamız çok önemli, toplumbilim sanatı oluşturmaz. Daha sonra ufak bir ankedotla bu noktaya geri döneceğim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İki gün evvel yöentmen Eddy Terstall’ın bir konuşması vardı. Senaryo dersleri verdiğini söylemişti sanırım ve öğrencilerine söylediği ilk şey, bir yaratım sürecinin ilk adımı olarak güttükleri kaygıları tespit etmeleriydi. Onunla tamamen hemfikirim çünkü kendi çizdiğiniz yolu izleyerek bir filmin yapımını başından sonuna götürürken, bir ticari oyunun yahut bir tür sahte hüsnü niyetin tuzağına düşmeden kaygılarınızdan bahsetmek daha kolay. Daha önce kimilerinin benden belli bir imaj beklediğininden bahsetmiştim. Bu, ben film senaryosu yazarken de geçerli. Kaygılarım Türkiye’den mülhem fikirlerim de olabilir, ama başka mevzular da olabilir. Ne var ki bazen kimilerinin –örneğin prodüksiyon çalışanlarının- benden göç olgusundan söz etmem gibi beklentileri oluyor fakat benim kaygım bu değil. Eğer bunu yaparsam sanat yapmamış olurum, çünkü benim kaygım bu değil. &lt;br /&gt;Buna bir de örnek vereceğim. İlk kısa filmim –size bundan bahsedebilirim çünkü burada da gösterildi- Şoför. İlk yazdığımda, içinde bir nevi “boş” kişilik niteliğinde bir kadın karakter vardı. Onun bir bakıma soyut olmasını istedim. Bazıları benden “Türkiye’de kadın olmanın ne kadar zor olduğunu” anlatmamı istediler. Türkiye’de yaşamıyorum, Türkiye’de kadın olarak yaşamanın ne derece zor olduğu hakkında hiçbir fikrim yok. Bu soru vasıtasıyla bütün bir önyargılar silsilesi gözler önüne seriliyor ki bu da oldukça ilginç.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kendime dedim ki, ne yapıyorum ben? Bu filmi yapmak için paraya ihtiyacım var. Belki bunu düşünmeye çalışabilirim ama filme koymamalıyım. Aslına bakarsanız bu klişelere takılmamı engelledi. Yani sonuçta olumsuz olmadı. Bir de bu ilk filmle beraber çeşitli unsurlara riayet etmem benim için önemliydi. Mesela doğal ışıkta ve İstanbul’un çeşitli semtlerinde çalışıyorduk. Kurguda izlenen rotanın akıcı olmasını istiyordum, yani özellikle İstanbul’da yaşayan Türk izleyicisi filmi izlerken Beşiktaş’ta yürüyen oyuncuların birden köşeyi dönüp bir sihirle Galatasaray’a çıkması gibi komikliklerle karşı karşıya kalmasınlar istiyordum, bu pek doğru olmazdı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bitirirken son bir şey söyleyeceğim. Son deneyimim Brüksel’de bir mülteci merkezindeydi ve durumum oldukça farklıydı: evrakı olmayan henüz gelmiş göçmenlerle çalışıyordum. Onlardan öğrendiğim bu son otuz yılda ülkelerarası hudutların gerçekten çok değiştiğiydi. Annemlerin zamanında dolaşım serbestimiz vardı. Dünyanın herhangi bir yerine kolaylıkla gitmemi sağlıyan bir pasaportum var. Sanırım bu açıdan çok şanslıyım.&lt;br /&gt;Bu kişilerle çalışmak da çok önemliydi çünkü bu beni sanatsal çalışma üzerine yoğunlaşmaya sevkediyordu. Yalnız maalesef böyle atölyelerde sıklıkla bir nevi militanlıkla karışık bu tür bir belgesel yaklaşım olur. Kanaatimce bu da riskli çünkü film konusundan sapıyor, siyasete bulaşıyor. O yüzden eseri sanatsal, estetik bir proje olmaktan uzaklaştıran bu tür bir yaklaşımla hemfikir değilim. Kökenlerimizi aşırılığa kaçmadan, merakla keşfe çıkmamızın, başka kaygı taşımaksızın yolumuza devam etmemizin önemli olduğunu düşünüyorum. Teşekkür ederim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Emre KOYUNCUOĞLU&lt;/span&gt;- Teşekkürler. Güldem deneyimlerinden bahsetti; kimliğinin oluşma biçiminden, iki farklı sandalyede oturuyor olmasından ve hiçbirini bir diğerine tercih etmeyip ikisiyle birlikte varolup yaşayacağından bahsetti. Şimdi biraz hızlanacağım. Handan Börüteçene’ye geçiyorum, uluslararası bir sanatçımız. İstanbul ve Paris’te yaşıyor. Kendisini sunarken anlatacağı konuyla ilgili bu bilginin öncelikli olmasını söyledi. Konuya görsel sanatlar alanında iki kentte üretim yapan bir sanatçı kimliğiyle yaklaşacak. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/_TwG7o62LOuI/SlclxOfa9sI/AAAAAAAAA4M/q0HxJgapQeE/s1600-h/6.5handan+b%C3%B6r%C3%BCte%C3%A7ene.JPG"&gt;&lt;img style="cursor:pointer; cursor:hand;width: 320px; height: 240px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_TwG7o62LOuI/SlclxOfa9sI/AAAAAAAAA4M/q0HxJgapQeE/s320/6.5handan+b%C3%B6r%C3%BCte%C3%A7ene.JPG" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5356791809414198978" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Handan BÖRÜTEÇENE&lt;/span&gt;- Güzel günler. Çok teşekkür ederiz, hepiniz buradasınız. Yeryüzünün en karmaşık konularından birisiyle bugün karşı karşıyayız. Bizim başlığımız “Göçmen sorunu”, başlığı zaten söyledi moderatörümüz. Şöyle bir şey söylemek istiyorum: Diogenes’i hepimiz tanırız. Türkiye’nin kuzey sahillerinde, Karadeniz kıyısında, Sinop adında küçük bir şehirde oturur, hatta hemşehrisi de buradadır; Melih Görgün. Hepimiz onun hemşehrisiyiz. MÖ 1. yüzyılda Büyük İskender zamanında yaşamış, dünyanın büyük bir çoğunluğu İskender’e söylediği o müthiş lafla tanıyor onu: “Gölge etme başka ihsan istemem.” Oysa ondan daha değerli bir şeyi var. Haksızlık tabii, aynı Leonardo’yu sadece La Jaconde tablosuna indirmek gibi bir haksızlık Diogenes için yapılan da çünkü onun bundan daha değerli bir sözü var: “Kimsin, nerelisin?” diye soruyorlar. O da şöyle bir cevap veriyor: “Ben bir kozmopolitanım.” Kozmopolitan kavramı yeryüzünde, bilebildiğimiz tarihsel veriler içinde, ilk kez Diogenes tarafından kullanılmış bir kavram. Aradan geçen onca zaman içinde bunun bir ütopya olduğunu anladık. Sadece Diogenes’in de içinde olduğu siniklere -ya da kiniklere diyelim bir felsefi akım olarak- ait bir kavram olarak kalmış. Thomas More’dan çok daha önce bir ütopik kavram üretmiş olmuşlar. Yeryüzünde biliyorum ki ne kadar kara parçası varsa, ne kadar çok dilden, cinsten, kültürden insan varsa hepsinin içinde muhakkak bu kavramı beyninde var eden, hayata geçiren insanlar var. Onlar olmasa, bugün burada toplanmamız bile mümkün değil. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ne ki, yeryüzü ve bütün kozmos bir düalite üstüne kurulu: İyilik var, kötülük var; gece var, gündüz var. Bunların oranlarını nasıl bir dengede tutacağız? Bütün soru bu. Aslolan iyiyi örgütleyebilmek çünkü kötülük tek başına çok başarılı bir şekilde örgütleniyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu böyle bir giriş oldu. Ben bütün konuşmaları izleyemediğim için bizden önceki konuşmalarda belki değinilmiş olsa da, bazı konuların, “göçmen”le ilgili olduğundan bazı şeylerin, içinde bulunduğumuz bugün varolan gerçekleri toparlayabilmek için kısa bir dökümünü yapmamız gerekiyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye ve Avrupa’yla ilgili olarak, 1960’larda Türkiye’den büyük bir işçi göçü oldu. Avrupa’nın gelişmiş kimi ülkelerinin, II. Dünya Savaşı sonrası demokrasi ve barış sürecine geçtikten sonra, savaşlar nedeniyle kaybettikleri genç nüfustan dolayı genç insanlara ihtiyaçları vardı. Türkiye de 1950’ler itibarıyla, Cumhuriyet’in ilk yıllarındaki o dinamik, ne yaptığından emin, bir ülkenin kalkınması için çağdaş adımlar atmak için her türlü girişimi bütün bir ülke sathında uygulamaya kararlı hükümetler ve görüşler doğrultusunda artık idare edilmiyordu. 1950’ler Türkiye’nin bugünkü halinin başlatıldığı dönemdi ve 10 yıl sonrasında da bu hikaye başladı. Ve tamamen dezorganize, hiçbir ön çalışma yapılmaksızın, Malatya’nın Pötürgesi’nden, Kars’ın Digor’undan, Diyarbakır’dan bilmem neresinden, kendilerinin bağlı oldukları illeri dahi görmemiş bu insanlar bir şekilde –bakın Ankara, İstanbul, İzmir’den falan bahsetmiyorum- bunları dahi görmemiş olan yüzlerce, binlerce aile ya da tek başlarına kadınlar ya da erkekler, aileleri olmaksızın trenlere dolduruldu ve yollandı, geldikleri yerden. Bugünkü konserde her nüfus sayımındaki dilleri söylüyorlardı - Türkçe de bilmiyorlardı birçoğu. Bir kent hayatını da bilmiyorlardı, hayatlarında tiyatro da yoktu, sinema da yoktu, resim sergisi de yoktu, heykel de yoktu, hiçbir şey zaten yoktu. Onlar oraya gittiler. Bu gidişin devamında Türkiye Cumhuriyeti Devleti bu insanlara leyleğin yuvadan attığı yavru muhabbeti yaptı. Onlara bir kez bile sormadı “Siz orada nasılsınız? İyi misiniz? Ne yapıyorsunuz? Ne yersiniz, ne içersiniz?” Getirdikleri döviz, birkaç bir şey onları ilgilendiriyordu. İmam yolladıklarını biliyorum. İlk zamanlarda birkaç Türkçe öğretmeni yolladıkları da biliyorum, eğer yanlışsam Osman Okkan beni düzeltsin. Büyük bir kültür yatırımı da olmadı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi, hızlıca gideceğim fakat bu arada bir şey oldu: Avrupalı, Türk olarak bu göçmenleri tanıdı. Halklardan bahsediyorum, okumuş yazmış aydınları bir kenara bırakalım. “Türk kim? İşte bunlar” dedi. Onların bir suçu yok, bugün bizim de bir suçumuz yok. Ama arada bu açığı kapatmak, eğitim sistemleri geliştirmek, orada gittikleri ülkelerin dil okulu, onların bir şehirli gibi, şehirleşme, kentleşme, bir kültürel faaliyet göstermeleri için bir şey yapılmadı, yapılmadığını biliyorum. Yapılmadı derken, o kadar küçük bir düzeyde yapıldı ki yapıldı sayamıyorum bunları. Fakat daha sonra gelen jenerasyonlar tabii ki çok daha farklı oldu çünkü onlar orada doğdular, orada büyüdüler. Güldem harika bir tanıklık anlattı bu konuda. Bir de bu arada anmak istiyorum, dün kısa filmler seyretmiştik; Mehmet Kurtuluş’un “Dilsiz” adlı kısa metraj filmi bence anlattığım konuların en çarpıcı örneğiydi, çok başarılı bir çalışmaydı doğrusu. Çünkü bunun dışında da, 1970’ler ve 80’ler itibarıyla, Türkiye’de okumuş nüfus da Avrupa’ya gitmeye başladı. Ama onlar göçmen olarak gitmediler, üniversite bitirmişlerdi ya da burada belli yabancı dil eğitimi veren okullardan mezun olup üniversite okumaya gitmişlerdi. Bunlar başka insanlardı. Ben şunu çok sık duyuyordum Avrupa’da ya da onlar İstanbul’a geldiklerinde karşılaştığımızda, “Ay, Türk’üm dediğimde pek şaşırdılar.” Bu, hatta bir övünme sebebi oluyordu. Onlardan değilmişiz gibi. Çok çarpıcı bir örnekti, dünkü kısa filmde bunu da gördük. Ya asimilasyon politikası uygulanıyordu; onlara dahil olup öyle yaşamak meselesi, anadili unutmak meselesi, dahil olup gitmek meselesi. Bu da bir seçimdi, olabilirdi. Ya da iki kültürü bir şekilde birarada götürmek meselesiydi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sosyal konularda özellikle büyük facialar yıllar geçtikçe yaşandı. Türkiye’nin değişik bölgelerinden Avrupa’nın değişik ülkelerine giden bu insanlar, Türkiye’den de kopmuş oldular. Bu arada geçen süreçte Türkiye’nin Pötürgesi, Digor’u, bu köyler gelişim gösterdi. İster çarpık diyelim, ister doğru diyelim ama buradaki dinamik, kaotik sosyo-politik yapı, ekonomik yapı onları da değiştirdi, özellikle 80 sonrasında. Ama bu insanlar her sene büyük bir inatla, somon balıklarının doğurmak üzere nehrin ters yönünde gidip doğurması gibi, inanılmaz bir şekilde her yıl tatillerini binlerce kilometre yolu katedip ülkelerinde geçiriyorlar. Ve her geldiklerinde kendi doğdukları yerleri de tanımaz oluyorlar çünkü o insanlar, o dedeler, amcalar, teyze çocukları, halalar, bütün hepsi değişmişler. Ama dönerken gene tarhanalarını, pirinçlerini, bulgurlarını alıp dönüyorlar, bu da inanılmaz bir şey tabii. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ne ki genç kuşak tabii ki çok farklı. Şimdi, bu insanlara benim en yakın tanıklığım tabii ki hayatımın yarısını geçirdiğim Fransa. O nedenle, Almanya üstüne Osman konuştu ama ben ancak Fransa üstüne örnek verebilirim. Fransa’da bir sürü bakan, birçok çeşitli bakanlık ve yerel yönetimlerin göçmenlere dair ciddi çalışmaları vardır. Fakat Osman da demin söyledi, bunlar folklorik boyutu geçmez, asla yüksek sanatı karşılamaz. Burada bir oryantalist bakış vardır; sizi kendi kültürünüz içinde görmek isterler. Bizim kısaca aramızda şöyle tabir ettiğimiz gibi: “Ayol hâlâ bizi fesli görüyorlar. Hâlâ bizi folklorik kıyafetlerimizle, ebru sanatımızla tanımlamak, görmek istiyorlar.” &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte şimdi esas soru geliyor: Nasıl Türkiye’den yolladığı işçisine sırtını dönen Türkiye Cumhuriyeti bugün AB’ye girme durumunda kimi ülke halklarının çoğunlukta Türkiye’ye karşı referandum yapmalarını hiçbir şekilde anlamıyor, çok şaşırdı. “Aa, bizi niye istemiyorlar? Bizi niçin tanımıyorsunuz?” diyorlar. “Biz öyle biri değiliz, bizim Akmerkez’imiz de var. Konya’da bile Akmerkez var, Diyarbakır’da bile alışveriş merkezi var. Biz de mini etek giyiyoruz. Görmüyor musunuz, caz konserlerimiz bile oluyor. Niçin bizi tanımıyorsunuz?” diyorlar. Türkiye Avrupa’ya ne verdi de bugün ne istiyor o halklardan? Siyasi ilişkilerden bahsetmiyorum. Halklarla nasıl bir ilişki kurdu Türkiye? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Uzun yıllardan beri Türkiye’nin, bugün bazı eğitim kurumlarının hâlâ davrandığı gibi, dünya kapıdan içeri girecek diye ödü patlıyordu. Eğer ki İstanbul Bienali başlamamış olsaydı biz Türkiye’de bu sanatı üretiyor olabilecek miydik bu güçte? Eğitim kurumlarında bu sanat yerini bulabilecek miydi? Biz, Türkiye’de çağdaş sanat üreten sanatçılar -özellikle onların altını çiziyorum çünkü bunu başaran onlar oldu- dünyayla aynı dili aynı zamanda konuşuyor olabilecek miydi? Hayır, olmayacaktı çünkü bu bir sivil girişimdi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi, toparlarsak şöyle: Bugün Fransa’da hiçbir kültürel yapılanmanın içinde Türkiye yoktur. Paris’in göbeğinde koskoca bir Cité Universitaire vardır. Kendi ülkelerinden üniversite eğitimi almak için oraya gelen gençlerin yatabilmeleri, yemek yemeleri, ders çalışabilmeleri için oluşturulmuş yurtlardır bunlar. Ermenistan’ın da inanın orada yurdu var, İran’ın da var, Tunus’un da var, aklınıza hangi ülke geliyorsa burada bir yurdu var, Türkiye’nin yok. Cité Internationale des Arts var, ciddi bir kuruluştur, II. Dünya Savaşı sonrasında kuruldu. Dünyadaki bütün sanatçıların gelip orada çalışıp atölyelerinde üretim yapıp sanat ortamına katılması içindir. Her ülkenin orada atölyesi var, belli bir cotisation, katılımda bulunuyor ama Türkiye’nin bir tek atölyesi bile yok. Hatta burada küçücük bir şey söyleyeceğim: Tunus’un atölyeleri var, kapısında “Habib Burgiba Atölyesi” yazar. Habib Burgiba’yı hatırlamanızı isterim; kendisine örnek olarak Atatürk’ü seçmiş bir devlet adamıdır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bilmediğiniz bir şey daha varsa onu da söyleyeyim, Türkiye Paris’te üç tane büyük elçilikle temsil edilir. Bildiğimiz klasik Türkiye Büyük Elçiliği, OECD Büyükelçiliği ve UNESCO Büyükelçiliği. Ben bugüne kadar UNESCO Büyükelçiliği’nin –UNESCO’nun içeriğini hepiniz biliyorsunuz- bir gün dahi bir kültürel aktiviteye sebep olduğunu görmedim. Türkiye’nin politikasında, Türkiye için sormak istiyorum her zaman bunu: Acaba Ankara nerenin başkenti? Bence Türkiye’nin olamaz çünkü Türkiye’nin başkenti olsa Türkiye’den haberdar olur, insanlarından haberdar olur. O, kendinden menkul bir başkenttir ve UNESCO büyükelçilerinin büyük bir çoğunluğuyla şahsi görüşmelerimde kendileri şunu söylemiştir özellikle 90’lardan önceki yıllar için; “Valla biz buraya kültür işleriyle uğraşmaya gelmedik, devlet bizden polislik yapmamızı istiyor açıkçası. Hani çok da şey sormayın.” Çok şükür Türkiye aşağı yukarı son on yıldan beri bunları aştı ama bunları yaşadık. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi, Paris’te bir de bizim kültür ataşemiz var. İnsan, belli bir entelektüel çevre, belli bir sol bakışla, Ankara’ya belli bir sol iktidar geldiğinde, bazı şeyler bekliyor; daha dünyaya dair, daha açık, daha demokratik, daha istediklerimizi çağın dilinden konuşan bir hareket bekler. Ama Fikri Sağlar Kültür Bakanı oldu ve Paris’e uzun yıllar sonra bir kültür ataşesi yolladı. Yolladığı kültür ataşesi, kendisi CHP’nin Mersin milletvekilidir, Mersin Taşucu Belediyesi ortaokul öğretmeni ve Taşucu Belediye Başkanı’nın ağabeyi bir zat-ı muhteremi Paris’e kültür ataşesi olarak yolladı. Şimdi diyeceksiniz ki, bir ortaokul Fransızca öğretmeninden kültür ataşesi olmaz mı? Valla ben hiç böyle yanlı birisi değilim, neler olur, yeter ki içi dolu olsun. Ama bu Bey maalesef bir şey konuşulduğu zaman “Ne quittez pas” deyip sekreterine telefonu veren, Paris’i bile bilmeyen bir insandı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi, Paris’te bakın dünyanın bütün ülkelerinin kültür merkezleri vardır. Burada çatır çatır sergiler olur, konserler olur, edebi tartışmalar olur. Türkiye’nin yoktur. Türkiye’nin Champs-Elysées’de sadece bir tane turizm ofisi var. Arada bir kötü kötü sergiler yapmaya çalışırlar. Oraya polis bilmem nesinden giremezsiniz... Sivil girişimler yok mu? Evet, var, bir tane var, bir tane daha var. Mesela Elele diye bir dernek var. Elinden geldiğince çaba gösterir, Türk göçmenler için delicesine çalışıp bir şeyler yapmaya çalışan yegâne dernektir. Onun dışında başka bir tane Centre Culturel Anatolien vardır. Nasıl desem, son derece naif bir şeyler yapmaya çalışırlar. Bu çabalarını bile değerli buluyorum, onu da söyleyeyim. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunun dışında, Fransız belediyeleri göçmenler için, sadece Türkiye’den değil, başka ülkelerden gelip yerleşmiş değişik communité’lere günler düzenlerler, haftalar düzenlerler. Fakat gerçekten bunlar da yüksek sanatı içermez. Kendi içinde, o bölge belediyesinin bakışı içinde olur biter, folklorik öyle günlerdir filan. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi, gelelim sanat meselesine. Güldem demin söyledi “Ben bir göçmen değilim”. Evet, ben de Diogenes gibi düşünüyorum zaten; ben bir dünya vatandaşıyım. Hiçbir yerde göçmen değilim, Fransa’da da değilim. Fransa’da eğer Türkiye gibi bir ülkeden gelen bir yabancıysanız, orada oturma izni almanız için belli prosedürler vardır. Eğer ben bir sanatçıysam benim önümdeki resmi prosedür Maison des artistes’e üye olmaktır. Dosyanızı verirsiniz, dosyanız kabul görür. Ondan sonra professionel libéral diye bir statü alırsınız. Verginizden, sosyal sigortanızdan siz sorumlusunuzdur ve hayat başka sanatçılarınki gibi devam edip gider. Ve bu gidişin içinde siz ağın içindesinizdir, kimse gelip size “Sen Türkiyelisin, aa senden de lale motifi beklerdim” demez. Böyle bir şeyi Fransa’da yaşamazsınız. Gerçekten işinizi üretirsiniz, son derece demokratiktir, şartlar konusunda siz sıkı çalışıyorsanız böyle bir ayrımla karşılaşmak mümkün değildir. Onun için şunun altını özenle çizmek istiyorum: Gerçekten üretmek isteyen sanatçı, ister Fransa, ister Nikaragua, ister Türkiye, neresi olursa olsun, bu konuda samimi kararlıysa, her koşulda ve her şartta üretir. Onun ürettiği her yer mezkezdir. Bu gerçeği kimse değiştiremez. Bizlerinse biraraya geldiğimizde bu anlamda, bu üst başlıkta, Türkiye-Avrupa kültürel ilişkilerinde tartışabileceğimiz yegâne konu sanatın kendisini değil, bunun nasıl bir iletişim içinde olması gerektiğidir. O nedenle, bizim başlığımızdaki sanatçı yaratımına dair süreç bu konuyu içermez. Benim burada şerhim var, karşı bir duruşum var. Sanatın içeriği değişmez, sanatçı ne üretecekse onu üretir. Beslenme süreçleri vardır, bu ayrı bir konu. Esas mesele, iletişimin sağlıklı olmasıdır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nasıl Türkiye’ye dair bir eleştiri getirdim; onlar kendilerini ne kadar götürüyorlar? Ve aslında ikinci bir soru Avrupa’ya: Onlar buraya ne kadar geliyorlar? Ve Türkiye’ye nasıl bakıyorlar? Oryantalist ve egzotik bir dürbünle Türkiye’ye bakarsanız, Türkiye’de neyin olup bittiğini anlamanız mümkün değildir. Uzun yıllardan beri Osman orada yaşadığı için, gönül rahatlığıyla şu soruyu sorabildi, ama benim de hemen ona diyeceğim bir şey var. Hele hele 8 Mayıs, bugün Avrupa Demokrasi Günü’nde doğrusu benim de sormak istediğim önemli bir soru var: Avrupa kendi içindeki azınlıklarla ilgili, gerçekten önemli politikalar götürüyor ama göçmenlerle ilgili, kendi bünyelerindeki azınlıklarla ilgili sorunlar inanılmaz boyutta. Onlar kendi sorunlarının üzerine bir tül perde geçip Türkiye’yle ilgili benzer sorunlarını ha bire kaşıyıp gündeme getirmeye çalışıyorlar. Bugün Fransa Brötonca’ya dair ne diyebilecek acaba? Bugün Brötonca konuşan insan kalmadı. Yani acaba biz Fransa’dan bir sanat sergisi beklerken, “Aa, yolladığınız sergide Bröton sanatçılara da yer veriyor musunuz?” diyor muyuz? Hiç böyle bir soru sormadık. “Katoliklere de yer veriyor musunuz? Ortodokslara, Protestanlara yer veriyor musunuz?” diye hiç sormadık ve hiçbir zaman sormayacağız. Türkiye’nin genlerinden getirdiği, bu manada, derin bir kültürü var. Avrupa bundan habersiz. Bakın, Avrupa’nın bu manadaki bakışı, bu gözlükle bakışı bizi burada şaşırtıyor çünkü şöyle bakılıyor: Türkiye’de azınlıklar, bu azınlıkların içinde Kürtler de var -yani Kürtçe konuşanlar azınlıktır, değildir farklı, onu başka bir yere koyuyorum- Kürtçe üretilen sanat, Ermeni sanatı... yani bir ayrıma gitmeye çalışıyor hızla. Bir mozaikmiş gibi Türkiye yani o var, bu var, şu var, bir de Türkler var diye bakıyor. Şimdi orada büyük bir hata var. Hepimiz Türkçe konuştuğumuz için Türk’üz. Yani hepimiz inanılmaz bir melez kökenden geliyoruz. Benim aileme, onun ailesine, hangi birimizin ailesine baksak Çerkezler, Lazlar, Kürtler, Ermeniler, Rumlar... Biz bir karışığız. İsterseniz buna asimile olmuş deyin, olmamış deyin, ne derseniz deyin ama şunu hep unutuyor Avrupa: Bu karışım büyük bir nüfusu oluşturuyor, bunlara da Türkler deniyor üst başlık olarak ama hepimiz farklı kökenlerden gelen melezleriz. Sanki Türkiye’de sanat üretenler, kültür üretenler müthiş bir refahın içinde, onlara halılar dolusu, sepetler dolusu olanaklar sağlanıyor da Kürt sanatçılara sağlanmıyor, Ermeni sanatçılara sağlanmıyor. Yahu insan hakları bize sağlanıyor mu ki? Bu geneli niçin unutur Avrupa? Bizse Türkiye’den şunu istiyoruz, şunu söylüyoruz Türkiye’den, şu sesle yükseliyoruz: Hepimiz için hepsini istiyoruz. Ama biz bunu Avrupa’ya da anlatamıyoruz. Bizden sergi talep ettikleri zaman bizi bölünmüş olarak görmek istiyorlar. Biz böyle bir şey yaşamıyoruz. Sahiden böyle bir şey yok. Varsa, bunu tartışalım. Yani bir ırkçılık dikte ettiriliyor Türkiye’ye. Bir de buna bu gözle bakalım ve bunu tartışalım lütfen. Devamını sorularla gidelim. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Emre KOYUNCUOĞLU&lt;/span&gt;- Tabii ki bir çok soru ve bununla birlikte bir çok tartışmaya açık konu ortaya attı, Handan Hanım. Ve bunları gerçekten birlikte tartışmamız gerekiyor. Dinleyicilerimizle tartışacağımız bölüme bu konuları saklayarak, Handan Hanım’ın sorularından “Türkiye, ne verdi Avrupa’ya?” sorusundan bir sonraki konuşmacımızın sözlerine giriş yapmak istiyorum, şimdi. Stine Jensen, Hollandalı bir edebiyat eleştirmeni, aynı zamanda yazar, teorisyen ve felsefeci. Kendisinin özellikle üzerinde konuşmak istediği bir konu var. ‘Turkish Butterflies’. Bu, Stine Jensen’ın yazdığı bir roman.  Bu romanda, hem kişisel deneyimlerinden yola çıkarak hem de araştırmacı gazetecilik yazım ve aktarım özelliklerini kullanarak, iki kültürün aşk konseptini algılayış farklılıklarını aktarmayı denemiş. Ve Stine Jensen, tam bu noktadan yola çıkarak sanıyorum konuşmasına başlayacak. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/_TwG7o62LOuI/SlcmMv2b7jI/AAAAAAAAA4U/nbENNwR52fM/s1600-h/6.6stine+jensen.JPG"&gt;&lt;img style="cursor:pointer; cursor:hand;width: 240px; height: 320px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_TwG7o62LOuI/SlcmMv2b7jI/AAAAAAAAA4U/nbENNwR52fM/s320/6.6stine+jensen.JPG" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5356792282225569330" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Stine JENSEN&lt;/span&gt;- Son konuşmacı olmak her zaman biraz zordur. Öyleyse, önce size bir hikaye anlatarak gönlünüzü eğlendireyim. Bir aşk hikayesi. Lene adında bir Alman kadınla Ahmet adında bir Türk adam arasındaki aşk. İşte aşk hikayemiz. Gevşeyin, gözlerinizi kapayın ve 2004 yılı yazında Lene adında genç bir Alman kadınının tatil için Türkiye’nin batı sahillerine gittiğini hayal edin. Hiç mi hiç plaj müdavimi bir kız değil, gece eğlencelerini söz konusu bile etmeye değmez. Fakat, karar vermiş ki hayatında değişikliğe ihtiyacı var. Ne var ki, kız arkadaşlarından birisi eskaza bir seyahat acentasında çalıştığından, bilinmeze yolculuğa çıkmaya karar verir, ikisi beraber Antalya’da iki haftalık bir tatil için rezervasyon yaparlar. &lt;br /&gt;Böylece giderler, plajda güneşten istifade ederek uzanır gevşerler, nezih lokantalarda Türk mutfağının tadına varırlar. Meltemli bir yaz akşamı, bir Türk garson masalarına özel ilgi gösterir. Lene daha sonraları arkadaşlarına bunun “İlk bakışta aşk” olduğunu söyleyecektir. “Bakışını bana çevirdiği anda aşık oldum”. İşi bitince konuşmaya başladılar ve tabii hafif bir iletişim sorunu da yaşadılar. Adamın konuştuğu Almanca olsa olsa bir iki kelimeden ibaretti, kızcağızın Türkçesiyse ancak kahve siparişine yetiyordu. Yine de, kimyevi iletişim ve paylaştıkları bu sözlü olmayan dil ortadaydı. Lene bir yaz aşkı macerasında sakınca görmüyordu fakat arkadaşı bu hususta onun kadar istekli sayılmazdı: “Temkinli ol, tek istediği Avrupa vizesi olabilir!” Ama Lene’nin gözünü aşk bürümüştü. Vize istiyormuş, istemiyormuş, pek de umurunda değildi. Kur yapma tarzı hiçbir Alman erkeğininkine benzemeyen Ahmet’le beraber olmak istiyordu: Ahmet bütün içkilerini ısmarlıyor, ona bir bilezik ve ipek etek gibi minik hediyeler alıyor, sesinde dev bir tutkuyla ona tekrar tekrar ne kadar güzel olduğunu söylüyordu.&lt;br /&gt;Tatili sona erdiğinde, Lene büyük bir hüzünle Almanya’ya, Berlin’e geri döndü. Ne var ki, sms, msn messenger teknolojileri gibi sınırlar arasında köprü kuran diğer bütün anında haberleşme olanakları sayesinde bu yaz aşkı az biraz daha uzatılabilirdi. Lene Türkçe sözlüklerin dünyasına daldı, bir sürü kendi kendine Türkçe öğrenme kitabı satın alıp, çevresinin artan uyarılarına rağmen Ahmet’le müstakbel bir gelecek ihtimalini düşlemeye koyuldu. “Kızım, dikkat et.” dedi arkadaşlarından biri, “henüz kara listeyi kontrol etmedin, değil mi?”&lt;br /&gt;“Ne kara listesi?” Soruşturdu.&lt;br /&gt;İnternette Türklerle flört eden Alman kadınlarından mürekkep bir topluluğun sayfasında bir kara liste var; barmen, animatör, plaj görevlisi, yani hanımların sakınması gereken delikanlılar. Bu adamlar yalnız para ve Avrupa vizesi peşindeler. Lene klasikleri okumuştu ve Edward Said’in bahsettiği muhtemel bir ırkçı şarkiyatçılıktan haberdardı. Bu terim, bütün Doğu’nun tek bir birim olarak kabul edilmesini ifade ediyordu. Yüreğinde acı bir korku, Ahmet’in de ismi var mı diye kara listeyi kontrol etti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bilmediği şeyse, Ahmet’in Antalya’da aynı şeyi yapmakta olduğuydu. İşin aslı, daha önce hiçbir Alman kadınla flört etmişliği yoktu. Almanya hakkında daha fazla şey öğrenmek maksadıyla internette dolaşıyor, erkek Türk arkadaşlarına Almanya’yla ilgili sorular yönlendiriyor, özellikle Alman kadınları hakkında bilgi edinmeye çalışıyordu. Batılı kadınlar hakkında duydukları doğru muydu acaba? Yani, onların rahat, gevşek ve bağımsız bir hayat tarzına sahip, hiçbir zaman bakire olmayan fakat parası olan ve evlilik için ciddi bir seçenek olmayan kadınlar olduğu? Ahmet pek de entelektüel sayılmazdı ve onun bu yansımalı tavrını ifade için garbiyatçılık diye bir terimin filozof Avishai Margalit tarafından Batı’yı dinsizlik, ahlaksızlık, bireyselcilik, para ve seks merkezi olarak gören bir basmakalıp düşünceyi tarif etmek üzere icat edilmiş olduğunu bilmiyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ahmet ve Lene’yi arama sitelerine bakar halde bir kenara bırakalım, ben sunumuma devam edeyim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İki birey arasındaki bu ilişki elbette bir mikrokozmos yahut Türkiye ve Avurpa Birliği hakkında daha geniş çaplı bir tartışmaya yönelik isabetli bir örnek vaka olarak görülebilir.&lt;br /&gt;Bu fikri aslında Çocuklar Duymasın adındaki bir Türk televizyon dizisinden çıkarsadım. Bu dizide fakir ve oldukça çirkin bir oğlan televizyonda güzel bir İskandinav kızını izlerken, Türkiye’ye böyle bir kız bulmanın mümkün olmadığı fakat bu İskandinav güzellerinden birine talip olmaktan memnuniyet duyacağı yorumunda bulunuyor. “Bak sen” der babası, “O zaman önce Kopenhag kriterlerine uymalısın” diye de latife eder.&lt;br /&gt;Bu vakada, televizyon programı bilinçli olarak Avrupa Birliği’ne atıfta bulunuyor. Bütün bu politik AB tartışmalarının sanatsal yaratım süreci üzerindeki etkilerinden biri de şu olmuştur; sanat eserleri bir kez Avrupa’ya doğru yola çıkınca, Türk sanatçıları bundan memnun olsalar da olmasalar da, artık Türkiye ve Avrupa Birliği hakkında bir beyanat olarak addedilecektir.&lt;br /&gt;Türk-Alman sinema yönetmeni Fatih Akın’ı ele alalım örneğin. Ödüllü filmi Duvara Karşı üçüncü nesil Alman Türkleri Sibel ve Cahit arasındaki aşk hikayesini anlatıyor. Cahit karaketerini oynayan Birol Ünel, bir Alman mecmuasına verdiği bir demecinde şakayla karışık, kan ve facia ile sona eren aşk macerasıyla Bukowskivari ayyaş kişiliğinin hiçbir surette Türklerin Avrupa Birliği’ne girmesini tavsiye eder mahiyette olmadığını beyan ettiğinde, bu beyanatın hemen ardından derginin aynı sayfasında Türkiye AB’ye girmeli mi diye bir soru tartışmaya açılıyor. Fatih Akın küplere biniyor ve bir siyasi risale değil, aşk üzerine film yaptığını söylüyor. Sanatçı olduğundan, hiçbir suretle AB tartışmalarına yönelik olarak taviz verip, sevimli ve hoş bir Türk imgesi betimlemesi beklenemezdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Akın doğru bir noktaya değinmişti. Ne var ki kültürel eserleri çözümleyip yargılarken kullandıkları betimleri ve siyasi meselelere yaklaşım tarzlarını göz önünde bulundurmak gibi bir eğilimim var. Sertab Erener’in şarkı sözlerinde “Her şeyi yaparım, tüm sevgimi veririm” ya da “Aman, yok mu çaresi, belli ki süzüyorsun beni, tez sağalt beni, aman” gibi ibareler duyunca ister istemez Avrupa Birliği ve Türkiye’yi düşünüyorum ve onu bir dişi cazibe modeli olarak addediyorum, çünkü 2003 Eurovision Şarkı Yarışması’nı Every Way That I Can adlı parçasıyla kazandıktan sonra Avrupa piyasasına sürülmek üzere imalı biçimde No Boundaries adında bir albüm çıkardı.&lt;br /&gt;Bu albüm, kolaylıkla Avrupalı dinleyici kitlesini sürekli olarak memnun etme girişimi olarak yorumlanabilir. Her şark ezgisinin altında bir disko ritmi olmakla kalmayıp şarkıcıyı da kah dansöz kah harem bendesi olarak gösteren resimler ihtiva ediyor, bununla beraber de her bir cümlede tam teslimiyet sözü veriliyor, uyum isteği dile getiriliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aynı zamanda siyasi tartışmaların kültüre esin kaynağı olduğu da savunulabilir. Sinemacılar, çizerler, mizahçılar ve sanatçılar var olan bütün basmakalıpları evirip çevirip serbestçe kullanabilir ve bunları komik ögelerle harmanlayabilirler, sadece siyasi tartışmalarda değil kültürel düzlemde de önemli rol oynayan imge, sıklıkla dişilik imgesidir: “Haydi Hamama” adındaki Belçikalı bir karikatüristin çizdiği karikatüre bir göz atalım örneğin. İşte burada hamamda şaçları darmadağınık sarışın erkeksi bir adam yıkanan yarı çıplak şark kadınlarıyla çevrelenmiş. “Hey millet!” diyor, “Hiç teredütsüz hemen tutun Türkiye’yi birliğe alın. Burası bir acaip!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türk kadınlarını büsbütün tesettür altında gösteren diğer imge de oldukça yaygın. Örneğin, bir de şu iki Flaman ördeği Fokke ve Sukke’ye bir göz atalım; ikisi de Türk plajlarında üstsüz kadın görememekten şikayetçi. Bu karikatür, Erdoğan’ın 2003 Kasımı’nda yaptığı beyanatta Türk kadınlarının üstsüz güneşlenme hakları olduğunu söylemesi üzerine çizilmiş. Bazıları bunu Türkiye’nin ne kadar da batılılaştığını gösteren sembolik bir jest olarak yorumlamışlardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eğer yeni göçmen politikalarını fırsat bilip kültürel olarak dallanıp budaklanmış bir izlek varsa o da kültürlerarası aşktır. Bizim Hollanda’da, imkansız kültürlerarası aşk hikayelerini gözler önüne seren, her türlü kültürel çatışmanın sorgulandığı, Fatma ve Romeo gibi isimler taşıyan filmler ve televizyon dizileri furyası çıkmıştı. Bu portreler mesut çifleri tasvir ederken, gerçek istatistikler çok daha nahoş bir resim ortaya koyuyordu: Türk nüfusunun %5’inden azı Flaman eş bulabiliyor ve bulduklarında da bunların %40’ı boşanmayla sonuçlanıyor. Araştırmamda istatistikleri hayata geçirmek istedim ama aslına bakarsanız gerçek hayattan alınmış aşk hikayelerinin tahmin edemeyeceğim bir edebi niteliğe sahip oldukları ortaya çıktı. Geçtiğimiz yıl birçok Avrupalı-Türk çiftle kültürlerarası ilişkileri hakkında konuştum. Mutlu sonla biten hikayeler vardı fakat karşılaştığım hikayelerin bir bölümü Fatih Akın’ın Duvara Karşı’sından bile daha feci sonlanıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gerçek hayattaki engeller aşık Avrupalı-Türk çiftleri bir arada olmaktan alıkoyuyor: Vize sorunları, aile ve sevgili arasında yapılması gereken seçim, yasama ve göç kanunları bir araya gelmeyi güçleştiriyor ama eğer geçen sene Hollanda’dan Türkiye’ye gelen turist sayısının 900.000 olduğu göz önünde bulundurulursa, sunumunun başında bahsettiğim Ahmet ve Lene’nin arasındakine benzer flörtlerin siyasi ve kültürel etkileri hakkında düşünmeye başlamak gerekiyor. Gelecek senelerde sayıları daha da artacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Diğer taraftan, bu aşk ilişkilerini daha geniş boyutlardaki siyasi tartışmalar için küçük test vakaları mahiyetinde görüyorum. Aynı zamanda, aşk ve ret mecazı, makro düzeyde Türkiye ve Avrupa Birliği hakkındaki tartışmalarda da yaygın, ki bu tartışmalarda Türkiye ve Avrupa Birliği arasındaki ilişki çoğunlukla dertli bir aşk macerası gibi gösteriliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Avrupa, Türkiye’yi siyasi ve iktisadi açılardan Avrupa Birliği’ne tam üye olarak kabul etmekte tereddütlüyken, kültürel açıdan Türkiye uzun zamandır Avrupa’nın bir mensubu addediliyor. Türkiye, Eurovision Şarkı Yarışması’na katılmakla (ve hatta kazanmakla) kalmıyor, Avrupa eğitsel değişim programı Erasmus’a da üye olarak dahil ediliyor ve Avrupa Futbol Şampiyonası’na da katılıyor. Eğer Lonely Planet Europe on a Shoestring’in son baskısını alırsanız, Türkiye’nin (hatta Fas’ın bile) Avrupa’nın içinde yer aldığını görüyorsunuz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kültürel kabul kulağa harika geliyor fakat aynı zamanda da değerler hiyerarşisinde “kültür”ün siyaset ve iktisattan açıkça daha alt basamaklarda durduğunu gösteriyor. Öte yandan kültür, siyasetle zıt düşen bir olgu değil ve üstüne üstlük Avrupa Komitesi Başkanı José Manuel Barosso’dan bir alıntı yaparsak: “Anahtar, kültürdür. İktisat, refah içinde yaşamak için gerekli olduğundan büyük önem taşıyor fakat hayatı yaşamaya değer kılan kültürdür".&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu konuşmaya Lene ve Ahmet’in hikayesiyle başladım. Lene ve Ahmet benim hayalimin ürünü değiller. Varlar ve onları bilgisayarlarının başında oturur bıraktım. Lene Antalyalı kötü barmenlerin kara listesini tararken Ahmet de umarsızca Avrupa, Almanya ve Batılı kadının tabiatıyla ilgili bilgi edinmeye çalışıyor. Hem Lene’yle hem Ahmet’le geçen yaz uzun uzadıya konuştum.&lt;br /&gt;Lene ve Ahmet’e şimdi ne olduğunu size anlatmayacağım, bırakayım senaryoyu kafanızda siz yazın. İddia ettiğim gibi, mutlu son seçip seçmeyeceğiniz Türkiye ve Avrupa Birliği’ni daha geniş siyasi, iktisadi ve kültürel açılardan nasıl tasavvur ettiğiniz ile ilgilidir, tabii buna aşk maceralarına yaradılışınız itibariyle iyimser ya da kötümser bakışınızı eklemek gerekir.&lt;br /&gt;Geçtiğimiz üç yılda, kültürlerarası aşk ilişkileri içinde olan genç Avrupalı ve Türkler’le konuşmak maksadıyla zamanımı Amsterdam’la İstanbul arasında bölüştürdüm. Araştırmalarım kısmen özyaşam öyküsü, kısmen gazetecilik alan çalışması, kısmen de kültür çözümlemesi niteliğinde bir kitapta toplandı. Kalplerini Türkiye’ye kaptırıp buraya göç eden Avrupalılar, Avrupa’da yaşam düşleri kuran Türkler ve kültürlerarası aşkın zorluk ve hazları hakkında... Flamanca olarak bu yılın Haziran ayında çıkacak ve adı Turkse vlinders, Liefde tussen twee culturen (Türk Kelebekleri, İki Kültür Arasında Aşk). Hatırlatmak gibi olmasın ama kelebeklerin yurtdışı seyahatlerinde vizeye ihtiyaçları olmaz.&lt;br /&gt;İlginiz için çok teşekkür ederim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Emre KOYUNCUOĞLU&lt;/span&gt;- Ben de çok teşekkür ederim. Vizeli ilişki zaten baştan engelli bir ilişki sanırım… İsterseniz paneli tartışmaya açabiliriz. Soruları alabilirim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Handan BÖRÜTEÇENE&lt;/span&gt;- Teşekkür ederim. İlk önce şunu yapmak gerekiyor herhalde, gene Diogenes’e, hani “Gölge etme başka ihsan istemem” lafına geri döneceğim. Biz de Türkiye’de ürettiğimiz her konuda, ister Türkiye’de üretelim, ister dışarıda yapalım, her neydiyse, bir tek şeyi yaparak başardık bir şeyler başardıysak; devlete dedik ki “Sen gölge etme, biz yapalım.” Şimdi, aynı şeyi sorunuzun cevabı olarak söylüyorum: Nasıl organize edersiniz ya da ederiz, hep birlikte nasıl yaparız bilmiyorum ama devleti burada minimuma indirerek, sivil toplumla ya da devletin organizasyonları içinde, bir şekilde gerçekten sivil ve uzmanlardan oluşan geniş kurullar oluşturarak başarabiliriz belki. Eğer ki bunu Dışişleri Bakanlığı’nın Kültür İşleri Dairesi -Allah korusun derler ya- ya da Kültür Bakanlığı’na bırakırsak bir facia olur. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi şöyle, hemen minik bir parantez söyleyeceğim, anlatsam epey anlatılır ama, bakın bütün bu geçtiğimiz 17 Aralık’ta, bu süreçten öncesinde Türkiye’den dehşetli bir sergi vardı. Sadece Türkiye’den değil de Fransa’nın şu an bütün bir dünyaya tanıttığı üç büyük sanatçı vardı. En başta Daniel Buren, François Morellet ve Sarkis ve Türkiye’den ve Madagaskar’dan sanatçılar hep birlikte büyük bir sergi yaptık. Şimdi, bu sergi gerçekten ciddi ses getiren bir şeydi, özellikle benim işimin olduğu tarafta “Türkiye’ye Hayır” kampanyasını yürüten Philippe de Villiers’nin bölgesindeydi bu sergi. Fakat ben birilerinin ayağına bastım, bir arı kovanına çomak soktum, “sakin” bir bölge harekete geçti çünkü o bölgede -bakın hiç bilmiyorduk bunları, Türkiye’nin de dahil olmayı talep ettiği ülkelerden, hele kendisine tavır koyan bir ülkeden, bu tür detaylarını öğrenmesi gerekiyor, bunun da yaygın bir şekilde tartışılması gerekiyor- meğerse Fransa İhtilali sırasında, Vande bölgesinde dehşet bir savaş olmuş çünkü Vande bölgesi insanları kiliseci ve kralcılar ama ihtilal hükümeti, Fransız İhtilali, laik ve cumhuriyeti talep edenlerse büyük bir ordu göndermişler ve orada inanılmaz bir iç savaş yaşanmış; taş üstünde taş, baş üstünde baş kalmamış. Ne ki bu, 1789’dan bugüne hâlâ sürmekte. Ve bu insanlar her Paris hükümetinde, her kurulan hükümetten génocide des franco-français talep ediyorlar. Yani Vande Savaşı’nı bir soykırım olarak kabul ettirmek istiyorlar. Bunun ciddi savaşını vermek istiyorlar. Ve mesela Fransa Türkiye’ye Ermeni meselesiyle ilgili soykırımı gündeme getirdiğinde, bu bölge insanları Türklere ve Türkiye’ye karşı olmakla birlikte, bunu şöyle kullanıyor: “Bir dakika, önce siz Vande’nin hesabını verin.” Şimdi, bütün bunları biz orada yarattığımız halde, ne bu saydığım üç büyükelçi, Türkiye Dışişleri dönüp bir kez bile bakmadılar. İsteseler bunun tümünü çok iyi değerlendirebilirlerdi ve onların söylemeye çalıştığı birçok konuya cevap olabilecekti o sergi çünkü Daniel Buren’den tutun bilmem kime kadar vardı. Ama bakın şöyle bir şey oldu: O sırada 29 Ekim’i bu manada değerlendirmek istedi, o büyükelçilikteki toplantıda ben şunu duydum, bunu bazı insanlara tahvil etmişlerdi ve kendilerine sevinerek şunu söylüyorlardı: “Aman bütün halkla ilişkilerini Paris Kontu’yla yapacağız. Harika oldu.” İş bu boyutlarda. Şimdi, siz madem ki bu organizasyon içinde görevlisiniz, size önereceğim yegâne şey, bütün bu örnekler doğrultusunda, gerçekten doğru insanlarla, doğru kurumlarla ilişkiye geçmeniz, bizim de sizlerle geçmemiz. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Osman OKKAN&lt;/span&gt;- Kısaca cevap vermeye çalışayım. Bilemiyorum aslında tabii bu görüş de geçerli. Şöyle, yani bugün Avrupa’nın metropollerine baktığınız zaman, varoşlarında sürekli bir takım gettoların oluştuğunu görüyorsunuz. Bu Paris için de geçerli, Londra için de geçerli, Berlin, Köln gibi desantralize olmuş Almanya’nın birçok bölgesinde geçerli. Ve şöyle bir olgu da çok göze çarpıyor; örneğin bütün diasporalar gibi Türkiye diasporası da ülkesinde olduğundan daha tutucu niteliklere sahip. Yani bugün yurtdışındaki Türkiye kökenli insanlar arasında tutucu olarak adlandıracağımız -yalnız sanat ve kültür açısından değil, politika, din açısından da tutucu olarak adlandıracağımız- kesimlerin oranı Türkiye’ye göre daha fazla. Bunu siz o gettolara gittiğiniz zaman da görebilirsiniz. Örtülü, hatta çarşaflı insanların sayısı İstanbul’da, hatta bir Anadolu kasabasında göreceğiniz sayıdan daha fazla. Şöyle bir şey var; bu yüzden de -ikinci gün sanıyorum Bayan Lalumière’in konuşmasında geçti- bu kesimlerin de Avrupa Birliği’nden yana olmaları hiç şaşırtıcı değil çünkü bu diaspora içinde, bu gettolar içinde özgürce yaşayabildiklerini algılamış durumdalar. Ve bu elbette ki oradaki statükonun da işine geliyor. Yani onlara o dinsel özgürlükleri tanımak bir anlamda o gettolara yaratma özgürlüğünü de birlikte getiriyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben size daha korkuncunu da söyleyeyim; ikinci, üçüncü, dördüncü kuşaklar için bu medyal gettoyu da birlikte getiriyor. Yani gelişen teknolojik olanaklar, telekomünikasyon olanakları bütün bu gettolarda çanak antenlerinin, satelit antenlerin oluşmasına ve bu insanların yalnızca Türkiye medyasını algılamalarına götürüyor insanları. Ve içinde yaşadıkları toplumdan tamamen farklı medyatik alışkanlıkları olan, medyatik tüketimleri olan topluluklar, azınlıklar, gettolar oluşuyor. Bu bir tehlike mi yoksa büyük bir şans mı, bu konuda çok çeşitli görüşler var. Sanıyorum bu açıdan baktığınız zaman, bu görüş de tabii geçerli sayılabilir ve denilebilir ki tanınan bu özgürlükler aynı zamanda onların kendi kültürlerini yaşayarak içinde yaşadıkları toplumdan bir anlamda soyutlanmaları sonucuna götürebilir. Ama sanıyorum tam bu konuda da demin sözünü ettiğimiz anlamda kültür yani içinde bulundukları toplumla da dil engelini aşarak bir alışverişe girmeleri, bir anlamda bir çatışmaya girmeleri, iki taraf için de yararlı olan çözüm olacak. Bunu başarabilmek tabii zor bir iş ama denememiz gerekiyor. Yoksa bu gettolar da kalacak ve devam edecek, kendi içinde sürekliliğini koruyacak. Teşekkürler. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Bir izleyici&lt;/span&gt;- Benim minik bir sorum olacak Osman Bey’e. Diller konusuna değinmiştiniz, gelişen dünya içersinde, özellikle dünyalılaşma adına AB’ye giriş süreci içersinde, etnik dillerin, -biliyoruz ki diller en önemli kimliktir, Türkçe adına bakmıyorum, Türkiye’deki diğer küçük diller adına da bakıyorum- bunlara bir öneriniz, bir düşünceniz var mı? Ne yapabiliriz? Cevap beni fazla tatmin etmedi çünkü bir sürü dillere sahip olabiliriz. O bizim kültürel zenginliğimiz olabilir ama bir küçük gruptan çıkmış bir insanın AB içersinde küçük administratif işleri yaparken kendi dilini kullanamaması o kimliğine zarar vermeyecek midir? Ya da onunla ne yapmalı? Onun o kendi dilini, o kültürünü ne yapmalı bu süreçte? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Osman OKKAN&lt;/span&gt;- Teşekkürler. Tabii çok karmaşık bir sorun ama bir anlamda da Avrupa kimliğini çözmek için anahtar bir sorun. Biliyorsunuz Avrupa’yı da bir proje olarak görmemiz gerekiyor ve aslına bakarsanız bizim gelişmiş Avrupa ülkeleri olarak saydığımız, Handan’ın da demin değindiği birçok ülkenin kendi hanesinde düzeltmesi gereken pek çok konu var. Demin Katalonya-İspanya örneğinde gördük, Brötonya örneği de böyle, bizim Türkiye için çıkartmamız gereken sonuçlar da buna benziyor. Gerçekten de bu yüzden Avrupa’nın bölgesel dilleri, bölgesel kültürleri desteklemek için ayrıca fonları var biliyorsunuz. Çok kısa, kestirmeden bir şey söylemeye çalışacağım size çünkü bu konuda da bir proje gelişmekte şu anda; çok basit olarak -Türkiye’yi de bunun içine katalım, madem Türkiye’yi de AB içinde görüyoruz, görmek istiyoruz- bütün bu dillerde hiçbir ayrımcılık tanımadan, kendi dillerinde soru yöneltebilecekleri ve kendi dillerinde cevap alabilecekleri bir sistemin oluşması gerekiyor. Demin çok kısaca değindim, benim doğrudan kendi alanım değil ama çalıştığım kurumlarda bu konuda bayağı çalışmalar var, elektronik ortamda, sanal ortamda, internet ortamında bu artık çok basitleşmiş bir konu. Yani eğer o programları bu küçük diller için de geliştirebilirsek bir sanatçının, bir kültür operatörünün kendi dilinde herhangi bir kuruma yönelteceği soruya kendi dilinde yanıt alması gittikçe basitleşen bir olay. Bunu bizim kültür ve sanat ortamında gerçekleştirmemiz gerekiyor ve belki de en önce gerçekleştirmemiz gerekiyor çünkü bu ortam en fazla iletişime açık, iletişime yatkın olan ortam. Bunu gerçekleştirmemiz gerekiyor sanıyorum. Bu konuda ciddi çalışmalar var. Yeterli mi derseniz, bence tabii ki yeterli değil ama bunu geliştirmek de bizim görevimiz, özellikle Avrupa Kültür Derneği gibi bu konuda gerçekten iki yanlı eksiklikleri görebilen, eksikliklerin üzerine gidebilen bir derneğin de katkısıyla, desteğiyle yapılabilecek bir şey. Türkiye’deki bütün dilleri de bu kapsamda ele almak gerekir sanıyorum.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4650809127071447920-7177829600423491671?l=europistforum2005.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://europistforum2005.blogspot.com/feeds/7177829600423491671/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4650809127071447920&amp;postID=7177829600423491671' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4650809127071447920/posts/default/7177829600423491671'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4650809127071447920/posts/default/7177829600423491671'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://europistforum2005.blogspot.com/2007/11/panel-avrupa-lkelerindeki-gmen.html' title='Panel: “Avrupa Ülkelerindeki Göçmen Politikalarının Sanatsal Üretim Sürecine Etkileri”'/><author><name>avrupa kültür derneği</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01472952020111771757</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_TwG7o62LOuI/Slci1XEYbuI/AAAAAAAAA3s/kPch_Sp_5h4/s72-c/6.1.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4650809127071447920.post-7096714000015135943</id><published>2007-11-07T06:00:00.003+02:00</published><updated>2009-07-10T15:02:58.916+03:00</updated><title type='text'>Sonuç</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/_TwG7o62LOuI/SlcprR2RnDI/AAAAAAAAA4c/FBRwXnywNlo/s1600-h/7.1Sonu%C3%A7.JPG"&gt;&lt;img style="cursor:pointer; cursor:hand;width: 320px; height: 240px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_TwG7o62LOuI/SlcprR2RnDI/AAAAAAAAA4c/FBRwXnywNlo/s320/7.1Sonu%C3%A7.JPG" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5356796105282657330" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Prof. Kevin ROBINS- Goldsmiths Üniversitesi, Medya ve İletişim, İngiltere&lt;br /&gt;Dr. Ata ÜNAL- Tiyatro Kuramcısı, Türkiye&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/_TwG7o62LOuI/SlcpyVcu5DI/AAAAAAAAA4k/L_wQ9AounS4/s1600-h/7.2AtaUnalSonu%C3%A7.JPG"&gt;&lt;img style="cursor:pointer; cursor:hand;width: 320px; height: 240px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_TwG7o62LOuI/SlcpyVcu5DI/AAAAAAAAA4k/L_wQ9AounS4/s320/7.2AtaUnalSonu%C3%A7.JPG" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5356796226508350514" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Ata ÜNAL&lt;/span&gt;- Merhabalar. Sonuç bölümüne hoş geldiniz. Öncelikle sonucun yöntemine ilişkin bir açıklama yapayım. Bir saat süre verilmiş ancak bu bir saatin tamamını konuşmacı olarak kullanmayı düşünmüyoruz. Ben zaten bugün sabah seansındaki oturumda konuşmacı olarak yer almıştım. Sonucu özellikle sizlerle paylaşmak için sizlerin katılımıyla bir şekilde gerçekleştirmek istiyoruz. Ama ilk önce tabii ki, Profesör  Kevin Robins kendi sonuç konuşmasını sunacak. Daha sonra onun da yönelteceği daha doğrusu ortaya atacağı sorular ve konular çerçevesinde oluşanlar belki tartışmaya yardımcı olacak kılavuzlar oluşturacaktır. Ondan sonra sözü tamamen size bırakacağız. Kısaca kendisini tanıtmak gerekirse, Profesör Robins, Londra’da City University’de Sosyoloji bölümünde öğretim görevlisi ve Avrupa ülkelerindeki Türk göçmenleri ile ilgili çalışmalar yapıyor. Türkçe’de yayınlanmış iki kitabı var. Ayrıntı Yayınları’ndan ikisi de. Birinin adı “İmaj” diğerinin adı “Kimlik Mekanları”. Şimdi sözü Prof. Robins’e bırakıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/_TwG7o62LOuI/SlcqWshhzcI/AAAAAAAAA4s/j-Z57B1NP9Q/s1600-h/7.3.JPG"&gt;&lt;img style="cursor:pointer; cursor:hand;width: 320px; height: 240px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_TwG7o62LOuI/SlcqWshhzcI/AAAAAAAAA4s/j-Z57B1NP9Q/s320/7.3.JPG" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5356796851177770434" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Kevin ROBINS&lt;/span&gt;- Batı Avrupa’nın Doğu Avrupa’yı algılayışı ile ilgili önemli meseleler yakın zamanda ortaya atıldı –burada Doğu Avrupa’dan kastım Türkiye ile birlikte Avrupa’nın güneyi ve doğusunu içeren büyük geniş alandır. Bence ilk problem -her ne kadar burada bulunanlar için olmasa da diğer birçok insan için bir problem- Avrupa hakkında konuşulduğunda, Doğu Avrupa’nın (Türkiye dahil olmak üzere), yazar Dubravka Ugresic’in sözüne atfen, bir “düşünsel boş alan”olarak algılanmasıdır. Düşünsel boş alan ifadesini kullanarak anlatmak istediğim Batı Avrupalılar için hiçbir yaşantısal anlamı, yaşanmış bir esası olmamasıdır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Buradaki ikinci önemli nokta ise, Batı Avrupalıların, Avrupa’nın doğu kesiminden öğrenecekleri önemli herhangi bir şeyin olduğunu hemen hemen hiçbir şekilde düşünmemeleridir. Hatta bunun bir anlamı bile olmadığını düşünmeleri belki de. Örneğin Makedonya’da, eski Yugoslavya’da uzun zaman geçirdim ve ekonominin nasıl liberalleştirmesi gerektiğine ya da demokratikleşme üzerine dersler veren danışmanlar gördüm -hiçbirinin Makedonlardan herhangi birşey öğrenebileceklerine dair bir düşünceleri yoktu. Dolayısıyla, Doğu ve Batı Avrupa’nın  gündemindeki problem, fazlasıyla tek yönlü bir iletişimin söz konusu olması.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bence, Batı Avrupalılar, Avrupa’nın doğusunda yaşayanlarla birlikte, bu kendine has bölgenin farklı tarihleri hakkında düşünmelidirler. Varmaya çalıştığım nokta, bu bölge ait tarihlerin ne oranda yıkılmış imparatorluklar üzerine yazılmış olduğudur: Osmanlı İmparatorluğu, Avusturya-Macar İmparatorluğu ve Rus Çarlığı. İnanıyorum ki bu imparatorlukların tarihi hakkında daha çok bilginin yansıtılması gerekmektedir. Daha fazla aydınlatılmayı ve üzerine tartışılmayı hak eden konulardan biri, elbette bu imparatorlukların kozmopolit tarihleridir. Birileri kozmopolit tarih hakkında konuştuğunda, insanlar genellikle bir biçimde olumsuz tepki verir, konuşanın nostaljiye daldığı düşünülür ve zaten sonlarını hak eden, unutulmaya mahkum eski birer dinozor oldukları iddia edilir. Benim görüşüme göre ise şu zamanda, bu imparatorlukların farklılıkları, önemleri ve kültürel alanlarını şimdinin ulus devletlerinden farklı olarak nasıl düzenledikleri hakkında daha fazla tarihi araştırma yapılmalıdır. Çağdaş Osmanlı tarihçileri arasında revizyonistler olduğunu düşünüyorum -örneğin Cemal Kafadar- ve bu kişiler bir tür ulusal tarihçiliğin etkisinde kalmadan bu imparatorlukları kaleme almak istemektedirler. Bu yüzden inanıyorum ki o imparatorlukların arasındaki benzerlikleri düşünmemiz gerekir. Örneğin bu bölgedeki belli şehirlerde (İstanbul, İskenderiye ve Selanik gibi) yaşayan insanlar genel kültür mantıklarını ve benzer tarihi süreçleri nasıl tecrübe etmişler, bunun hakkında düşünmeliyiz. Onlar aynı tarihe sahipler ve aynı türden hikayeleri paylaşıyorlar: Her biri belli bir türde kozmopolit nüfusa sahip ve her biri millileşmiştir. Biri Türkleşirken, bir diğeri Yunanlılaşmış, ötekisi Araplaşmıştır. Sonuç olarak, kendimize hatırlatmamız gereken bu gibi benzer tarihlere sahibizdir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu eski imparatorluk kültürlerinin ulusal toplumları ve kültürleri bir potada eritebilmek için karşılaştıkları zorlukları, Batı Avrupa’daki meydana gelişleri ile kıyaslandığında Doğu Avrupa’daki ulus toplumları oluşturmak için izlenen yollar arasındaki büyük farklılığı da sürekli olarak kendimize hatırlatmalıyız.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Son olarak da Batı Avrupa güçlerinin Avrupa’nın doğusuna olan ilgilerini –müdahelelerini- açıklığa kavuşturmamız gerekir. Bu, Batı Avrupa AB söylemlerinde layıkıyla tartışılmayan bir konu fakat bizler Doğu Avrupa’da rastlanan sıklıkla problemli ulus devletlerin oluşumunda Batı Avrupa güçlerinin ne kadar dahli olduğunu gözden kaçırmamalıyız. Örneğin 1920’lerde İngiliz tarihçi Arnold Toynbee tarafından yazılan Yunanistan ve Türkiye’deki Batı Problemi adlı kitapta o zamanlardaki Batı güçlerinin Yunanistan ve Türkiye arasındaki ilişkilere müdahalesi ve bu müdahelenin ne kadar yıkıcı sonuçlara sebep olduğunu açıkça ortaya koyan ciddi bir tartışma sunulmaktadır. Fransa’nın, İngiltere’nin ve Almanya’nın, Doğu Avrupa, Balkan bölgesi ve Güneydoğu Avrupa alanındaki müdahelelerini zorunlu kılan etken Realpolitik diplomasisi hikayesidir. Realpolitik’in kültürel çeşitlilik üzerindeki sonuçlarından da bahsedilebilir. Örneğin şu sıralar, eski Yugoslavya’da, Manastır’da yaşayan Sefaradları konu alan bir kitap okuyorum ve kitap, Osmanlı İmparatorluğu’nda bir Yahudi olarak doğup, II. Dünya Savaşı sırasında Hıristiyan milliyetçi yayılımcılığı ve ırkçılığı neticesinde ölünebileceği gibi ilginç bir hususa dikkat çekiyor. Dolayısıyla, Batı Avrupa güçlerinin muazzam etkileri olduğu görülmektedir. Tabii bu arada burada ve diğer bölgelerde gelişen milliyetçilik olgusunun temelde Batı Avrupa’daki Hıristiyan topluluklarının bir icadı ve ihraç ürünü olduğu da unutulmamalıdır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi de özel olarak Türkiye meselesini ele alalım. İçinde bulunduğumuz zaman diliminde Türkiye’nin Avrupa saflarındaki yerini, Doğu ve Batı’nın karmaşık ve eşit olmayan ilişkilerinin bağlamı ve yan etkilerine göre, yeniden düzenlemeye çalıştığını görüyoruz. Türkiye’nin kendini Avrupalı ve çokkültürlü bir şekilde yeniden düşünebilme çabasını şekillendiren birçok etmenin olduğuna inanıyorum. Her şeyden önce bölgede değişen ve yeniden ortaya çıkan kimlikler meselesi var. 1990’lı yıllarda insanların kendilerine kültürel olarak bakışı önemli değişikliklere uğradı. Demek istediğim Türkiye’nin, belirgin bir şekilde, homojen yapılı ülke imajından, –her ne kadar zorluklarla da olsa- çeşitliliklerin daha fazla tanındığı bir ülke konumuna gelmiş olmasıdır. Bu değişim, genellikle politik ve sosyal tartışmalar vasıtasıyla değil, daha çok örneğin aile içi söylemler vasıtasıyla, bireylerin aile kökenlerine ve atalarının nereden geldiğinin karmaşıklığı hakkında konuşmaya olan ilgilerinin artmasıyla gerçekleşmiştir. Meselelerden biri budur: Kimlik değişimi. Din kültürü açısından da bu değişimin büyük bir önemi vardır. On sene kadar önce burada tanıdığım laik arkadaşlar, Refah Partisi belediye seçimlerini kazandığında endişeliydiler çünkü Beyoğlu’nda şeriat kanunlarının hüküm süreceği gibi fikirlere kapılıyorlardı. Şu anda bütün bunlar dikkate değer bir hal aldı ve dini görüşler çerçevesinde çağdaş duyarlılıkların değişimi, bence, önemli bir gelişme. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sanırım bir mesele daha var, ikinci bir mesele, bu da yirminci yüzyılın başlarında yaşananların belli travmatik sonuçlarının Türkiye ve Yunanistan tarafından ele alınmaya başlanması ile ilgili yöntemler. En azından Ermeni soykırımı ve mübadele tarihi hakkında bazı uzlaşmalara varılmaya başlandı. Türk siyaset tarihçisi Taner Akçam’ın da belirttiği üzere, toplumda yaşanan bu tür travmatik olayların neticeleri ancak seksen yıl sonra konuşulmaya başlanabiliyor. Bu sorunlar da acılı bir şekilde bugünlerde ele alınmaktadır, 2005 yılında Ermeni problemi üzerine İstanbul’da yapılan konferansta olduğu gibi. Bütün bu olaylar da çarpıcı olarak kültürel çeşitlilik meselesini su yüzüne çıkartmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kültürel çeşitliliği ön plana çıkaran bir diğer üçüncü gündem de İstanbul’un metropolit bir şehir olduğu ve kendini kuvvetli bir şekilde bu yönde pazarlamaya çalıştığı gerçeğidir. Şu an ise metropolit bir şehir olabilmek için, küresel öneme sahip herhangi bir şehir olabilmek için, zaruri kültürel çeşitliliğe ihtiyacınız vardır. Turistlerin ilgisini çekmek istiyorsanız, New York ya da Berlin gibi şehirlerle yarışabilmek istiyorsanız, şehir pazarlaması mantığının gereği olarak çeşitlilik imajını yansıtabilmeniz gerekmektedir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dördüncü ve son olarak, Türkiye’nin ve Avrupa’nın doğusundaki diğer ülkelerin Avrupalı söylemlere; Avrupa Konseyi’nin ve AB’nin kültürel çeşitliliğin kabulünü öngören söylemlerine yanıt vermelerine ihtiyaç duyulmaktadır. İşte yine bu alanda çeşitli Doğu-Batı problemlerinin ya da sürtüşmelerin olabileceğini düşünmekteyim. Bu Avrupa kurumlarınca harekete geçirilen kültürel çeşitlilik söylemleri çoğunlukla bağlamı dışına çıkarılmaktadır; kullanılan bu kültürel çeşitlilik söylemleri, genellikle Afrika, Afro-Karayip ve Asya nüfusları ile ilgili konuların ele alınması bağlamında Londra’da şekillenmiş olup, Türkiye veya Ukrayna gibi çeşitlilik meselelerinin tamamıyla farklı olduğu ülkelere aktarılmıştır. Doğu Avrupa toplumlarının da, para kaynaklarını ve meşruiyetlerini güvenlik altına alabilmek için, -kimi zaman taklitçilik noktasında- bu gündemlere adapte olmaları ihtiyacı hasıl olmaktadır. Önceden yirminci yüzyıldaki Doğu-Batı ilişkilerinin zorluğuna atıfta bulunmuştum ve şu anda da bu konu hakkında düşünmeyi sürdürmemiz gerektiğini savunmaktayım. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu konferansta kültürü iki farklı şekilde ele alıyoruz. Söylemlerimizden biri, ortak kimlikler bakımından kültür: Atfedilen bir kimlik, içine doğduğumuz kimlik -Türk olmak gibi milli bir kimlik. Bu, aidiyet anlamında bir kültür. Biz de bu gündemin ve kültür anlayışının değişiminden bahsediyoruz. Kültürü farklı bir anlamıyla da tartışıyoruz, sanatsal anlamı ile: İfadenin ve yaratıcılığın bir biçimi olarak kültür. Bu iki farklı gündem ile -ve arasında- çalışmamızın önemini de vurgulamak istiyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bahsettiğimiz atfedilen kültürün –aidiyet olarak kültürün– gündemini örneğin, öğle yemeği arasında, bu özel Türk mekanında, ortak kimliği, ortak tarihi ve tarihleri düşünmek açısından bütün o şarkıları son derece dokunaklı bir sıraya dizen Aşura performansında ele aldık. Sanıyorum buna popüler kültürün birçok farklı biçiminde de rastlamak mümkün. Türk kültürünün şu anki dinamikliğine dair belirtmek istediğim noktayı bir örnekle açıklayacağım: muhtemelen buradaki pek çok insan benimle aynı fikirde değildir, yine de bence, gösterime giren bu son filmlerde çok ilginç bir şeyler var –tabii ki bu kesinlikle Londra’nın bakış açısı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir anda Vizontele Tuuba, Gora ve Neredesin Firuze gibi filmlerle karşılaştık. Bu filmler Türk kültürü bakımından Londra bağlamı açısından çok önemliydi; bu önem abartılmamalı, ama bence, belirgin bir önem. İnanıyorum ki birçok insan bu filmlerin ne hakkında olduğunu anlamakta büyük zorluk çekti. İngiliz gazeteleri durmadan şikayet ediyorlardı: Bu Gora filmi de nedir? Vizontele nedir? Firuze filmine gelince, yönetmeni Ezel Akay’ın Güneşe Yolculuk adında başka bir filmin yapımcısı olduğunu öğrenince şaşırdılar. İnsanlar hayrete düşmüşlerdi. Kürtlerin durumu hakkında önemli bir film yapan bu adam nasıl oluyor da şimdi bir komedi filmini yönetiyordu?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İngilizlerin zihinlerinin karışmasının nedeni İngiltere’de insanların gerçekten de bütün Türk filmlerinin Yılmaz Güney’in Yol filmi gibi olacağını düşünmeleridir. Türk filmlerinin çok ciddi ve politik olması gerektiğini düşünür, Türk komedisini kabul edilemez bulurlar. Bence aslen önemli olan nokta, bu filmlerin üçünün de komik ve alaycı olmalarıydı. Bu da özellikle –neredeyse politik açıdan– çok önemliydi. Neredesin Firuze’deki en iyi sahnelerden biri Müslüm Gürses’in Bülent Ortaçgil’den bir şarkı okuduğu sahnedir. Bunun çok ilginç ve aynı zamanda manalı bir birliktelik olduğunu düşünüyorum. Film müziği de çok şaşırtıcı çünkü her şarkı, o şarkıyı söylememesi gerekenler tarafından okunuyor! O yüzden komik bir montaj olmuş. Bu türden bir espri anlayışı çok önemli ve inanıyorum ki bu komedi filmleri –ki bir başka örnek de Amerikan bilim kurgu tarzıyla dalga geçen Gora’dır– olağan çağdaş Türk kültürünün sunulmasında önemli bir rol oynamaktadır. Filmlerde artık Yol filmindeki gibi önemli politik saptamalar yapılması zorunlu değil. Sadece bir komedi filmi de yapabilirsiniz ve bu da hoştur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir başka husus: Şu anda, konferanstaki tartışmalarda gizliden gizliye saklanan bir mevzuun milli paradigma ile, milli bir zihniyet ve de milli bir imgelem ile ilişkisi olduğundan biraz bahsetmek istiyorum. Bu milli imgelem hem günlük politik tartışmalarda hem de bizim entelektüel tartışmalarımızın çoğunda mevcut; son 100-150 yıldır olaylara bakışımız milli bir çerçeve içerisinden geçmektedir. Bu milli çerçeveyle, bu kültürleri milli bir bakışla tahayyül ediş ve algılayış biçimiyle –ki bu, kültürü örneğin İmparatorlukların algılayış biçiminden çok farklı- ilgili olarak ele almamız gereken birçok sorun olduğu kanısındayım – onlara geri dönelim demiyorum, sadece aradaki farkı belirtmek istiyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Milli imgelemde ayırıcı olan nedir, belirgin olan nedir? Milli imgelem içinde kültürleri homojen bir hale getirmeye, standardize etmeye çalışan içkin temel bir mantık barındırır. Bu yüzyılın başında Türkiye’de ve Doğu Avrupa’da ulus devletlerin oluşumuyla bu mantığı gördük. Plan şöyleydi; şimdiye kadar karışmış ve karmaşık kültürleri önce homojen bir hale getirmek, sonrasında da diğer homojen kültürlerden ayırıp, aralarına sınırlar çekmek. Sonraki mesele ise kalan çeşitlilikle başa çıkmanın bir yolunu bulabilmekti. “Azınlıklar” olarak adlandırdıklarımız nasıl idare edilecekti? Bu tür bir kültürel imgelemin –ayrıştırıcı, tarihe dayanarak oluşturulmuş bir kültür imgelem- getirdiği temel problem sürekli olarak homojenleştirme mantığını desteklemesidir. Ayniyle, sürekli bir parçalanma korkusuyla da alttan alta beslenir. Muayyen tarihi anlarda, neredeyse kolektif bir psişik parçalanma korkusu peydahlanıyor – kültürün parçacıklara ayrışacağı korkusu. Dolayısıyla, benim inandığım, milli imgelemin içinde bir tür müdafaa duygusu ve içe atılmış sabit bir ürküntü yatıyor. Bu, homojenliğin norm olduğunu, toplumun temelini teşkil ettiğini söyleyen türden bir kültürel imgelem. Ardından da, karmaşayla hakkıyla uğraşalım diyor –ya “yabancı”ları dışarı sürerek ya da onları “azınlık” olarak yönetmek yoluyla. Fakat milli imgelemin normu, tabiri caizse varlıkbilimi türü, homojenlik. Ve karmaşıklık sorun addediliyor. Karmaşıklık ve çeşitlilik problemi– bununla ne yapacağız? Nasıl başa çıkacağız?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çağdaş göç olgusu bağlamında bu tabii ki çok merkezi bir mesele haline gelmiştir çünkü Avrupa’ya göçler son yıllarda kat be kat çoğul hale gelmiş ve genişleyen Avrupa topraklarında git gide daha karmaşık nüfuslar oluşmuştur. Batı Avrupa hükümetlerinin milliyetçi zihniyetleri nazarında bu konu tekrar homojenlik fikriyle temellendirilmiş ve bu kahrolası göçmenlerle nasıl başa çıkılacağı sorusuna gelinmiştir. Onları bir alan içinde tutmamızın yolu var mıdır? Bir sorun olarak görülüyorlar ve tabii bu da entegrasyonla ilgili söylemlere yol açıyor. Entegre olsunlar istiyoruz! Temelde insanları asimile etmeye çabalayan bir mantık var ve entegrasyon çoğu zaman onlarla başa çıkma yolu bulmanın kibar bir ifadesi, fakat asıl mesele şu ki elimizde yalınlığın, homojenliğin norm olduğu ve karmaşıklığın sorun teşkil ettiği bir paradigma var. Buna dayanarak, kültürleri düşünme biçimimizi kökten ve temelli olarak yeniden biçimlendirmemiz gerektiğini ifade etmek istiyorum; öyle ki karmaşıklığı varlıkbilim, norm olarak almalıyız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Karmaşıklık aslında bütün toplumları toplum yapan temel unsurdur. Öyleyse soru şu şekilde sorulmalı: Bazı toplumlar homojen ve arı oldukları yanılgısını nasıl türetiyorlar? Kanımca paradigmayı baş aşağı çevirmemiz gerekiyor ki karmaşıklığın sorun teşkil ettiğini söyleyen homojenlik normundan, karmaşıklığı norm kabul eden, ona bir kaynak olarak bakan, yokluğunda hiçbir kültürün var olamayacağını ifade eden bir görüşe evrilmemiz gerekiyor. Homojen kültürler taze oksijenden mahrum göletlere benzerler. Tarihsel olarak, bütün kültürler diğer kültürlerle etkileşerek hayatlarına devam etmişlerdir. Kanımca önemli olan tam da bu: Kültür çevresinde ele alınan mesele aidiyet ve kimlik üzerinden değil, etkileşim ve diyalog üzerinden okunmalıdır. Diğer kültürlerle etkileşmek niçin önemlidir? Başka bir kültürle etkileşime girdiğinizde ne olur? Tabii ki dönüşüme uğrarsınız. Öyleyse, belki de üzerinde düşündüğümüz mesele kimlikle ilgili olmaktan ziyade dönüşüm, metamorfoz olsa daha ilginç ve verimli bir kültürel kavram olabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yakınlarda kültürlerarası ilişkiler ve kültürlerarası etkileşimle ilgili birçok tartışmaya tanık olduk. Kültürler arasında etkileşimi düşünebilme adına bir öneri getirmek istiyorum: bu –arası takısından –aşırı takısına geçiş yapalım. İki ayrı ulusun etkileşim içinde olduğunu varsayan “uluslararası” örneğinde olduğu gibi iki ayrı kültür olduğunu varsayan kültürlerarası deyişinden daha ilginç olan uluslaraşırı ve kültürleraşırı terminolojisine geçelim. Avrupa’da şu anda meydana gelen sürekli bir “sınırların akışkanlaşması”; bir anlamda açılması sürecidir. Avrupa kültürlerini bu yeni bağlamda düşünmeye başlamamızı öneriyorum ve bu noktada çağdaş göçler hakkında bir argüman sunmak istiyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Son yirmi yıldır Avrupa’daki göç kültürlerinde ilgi çekici kaymalar yaşanıyor. Eğer 1980’leri, Avrupa’ya gelen Türk göçmenleri düşünecek olursanız örneğin, tam da 1980 senesinde Günter Wallraff’ın yazdığı Ganz Unten (En Alttakiler) adlı bir kitap vardı ki İngilizce’ye Lowest of the Low diye çevrilmişti. Bu kitapta ilginç bir şekilde Türk ve Kürt misafir işçilerin kötü durumuna yardım etmeye çalışıyordu. Wallraff Kürt işçi kılığına girip kendini Ali diye tanıtarak, hakikaten korkunç nükleer enerji istasyonlarında çalışmaya gidiyordu, vs. O anda gerçekten de bir anlamda yardımcı oluyordu fakat aynı zamanda da sefil Türk basmakalıbı “Ali”ye de katkıda bulunuyordu. Yani, 80’lerde misafir işçiler böyle bir gündem çerçevesinde izleniyordu. Başka kitaplar da vardı tabii. John Berger ve Jean Mohr’un önemli kitabı A Seventh Man (Yedinci Adam) o dönemde çıktı. Bulması kolay olmamasına rağmen oyuncu Tuncel Kurtiz’in E-5 adında çok hoş bir filmi vardı. İsveç televizyonu için yapılmıştı ve misafir işçilerin E-5 karayolu üzerinde yazın Türkiye’ye dönüş seyahatlerini takip ediyordu. Tabii Viyana’da geçen sene Gastarbeiter (Konuk İşçiler) başlıklı, Balkan ve Türk misafir işçilerini belgeleyen önemli bir sergi oldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öyleyse elimizde 80’lerin bu sefil konuk işçi imgesi var. Yalnız, aradan geçen yirmi yılın sonunda Türk-Alman kültürünün ne olduğuna dair bambaşka bir anlayışımız var sanırım. Şimdilerde kültürde daha büyük bir olgunluk gözleniyor. Geçen zaman Türk-Alman göçmen topluluğunu desteklemek üzere kurulmuş müthiş bir altyapının oluşmasına olanak tanıdı. Buna dayanarak şunu ileri sürmek istiyorum ki, bu tikel bağlamda olan şey farklı türden bir göçmen topluluğunun oluşmasıydı; kimi toplumbilimciler tarafından “uluslaraşırı topluluk” olarak adlandırılan olgu. Daha önce de belirttiğim gibi, şimdiye kadar Almanya’daki tartışmaların çoğu entegrasyon gündemi etrafında dolaşıp durdu. Buradaki varsayım, göçmenlerin geldiği, yerleşmek istediği ve entegre olacaklarıydı -ikinci, üçüncü kuşaklar ev sahibi ülke toplumuyla bütünleşeceklerdi. Fakat benim demek istediğim aslında şu anda başka türden bir göç olgusunun devam etmekte olduğu. Göçmenler artık yerleşip eskiden tasarlanan şekilde entegre olmak istemiyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Göçmenler artık çeşitli kültür mekanları arasında gitgide daha karmaşık hayatlar sürüyorlar. İş ya da aile ilişkileri vasıtasıyla farklı Avrupa mekanları arasında ve tabii ki Türkiye ile de ağlar kurmaya başlayabiliyorlar. Sanırım bunu sıradan insanlar arasında gözlemleyebiliyorusunuz, sanatçılar ve kültür icracıları arasında ise haydi haydi görülüyor. Kanımca halen oldukça kırılgan bir olgu, yeterince dayanıklı değil ama yine de sanatçılar arasında görülüyor. Almanya’daki film yapımcılarına bakarsak, örneğin Neco Çelik, Ayşe Polat ve Fatih Akın kabilinden insanlar; müzikal bağlantılara göz atacak olursak, Aziza A, Orientation, İngiltere’deyse Oojami adında bir topluluk... Tanık olduğumuz şey evrimleşmeye başlayan ilginç ağlar, müzisyenleri Avrupa’da turnelere taşıyan, film yapımcılarını ve yazarları Avrupa’ya getiren, kırılgan bir ajans ve organizasyon altyapısıdır. Kültür alanında olan biten aynı zamanda ailevi ve girişimsel irtibatlara ve irtibat kurabilme olanaklarına da yansıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eski entegrasyon modeline meydan okuyan embriyon düzeyinde de olsa bir gelişmeler örgüsü bütünü var. İnsanların başka bir yol izleyerek yaşamak isteyebileceklerini ortaya koyuyor: Milli bir topluma entegre olmak değil de kültürel, zihinsel ve imgelemsel hayatlarını sınırlar ötesine taşıyarak düzenlemek. Kültürel mekanların arasında, farklı diller vasıtasıyla düşünüp hayal kurmak istiyorlar. Bu konferansa gelen birisi Avrupa’da yaşayan birçok genç Türk’ün iki, üç hatta dört dil konuştuklarına değindi. Bence bu çok önemli. Burada, ulus devletlerin geçmişte zorla tekdilli kimlik kabul ettirmeye çalışmış olmaları itibariyle çok önemli bir nokta var. Avrupa’da yaşayan Türk kökenli gençler arasında çokdillilik olması çok önemli bir gelişme. Buna dayanarak söylemek istediğim, kıssadan hisse çıkarmamız gerektiğidir; düşünce mecramızı değiştirmeliyiz. Almanya’daki birçok Türk göçmenin dinci ve tutucu olduğunu biliyorum, milliyetçi de olabilirler fakat inanıyorum ki birçoğu yeni hayat biçimleri icat ediyorlar. Yaşamlarını oldukça farklı mekanlar arasında karmaşık bir temel üzerinde düzenliyor olmaları itibarıyla muazzam bir donanımları var.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Biraz önce Bay Okkan’ın televizyon hakkında söyledikleriyle de ilgili bir yorum yapacaktım. Bildiğiniz üzere argüman Avrupa’daki Türklerin Türk televizyonu izleyerek gettolaşmaya doğru gittiğini savunuyor. Bunun doğru olduğunu düşünmüyorum. Bu konu üzerine araştırmalarım oldu ve bu insanların gettolaşmaya gittiği kanısına varmadım. Benim vardığım sonuç, bu insanların medya alanında karşılaştırmalı araştırmacılar haline geldiğiydi! Türkçe haber bültenlerinde bir şey, İngiliz haberlerinde başka bir şey izliyorlar ve bu farklı kanallarda kullanılan televizyon kodları ve retorikleri hakkında düşünmeye koyuluyorlar. Bilgi arıyorlar ve karşılaştırma yapıyorlar. Öyleyse, göçmenleri bir sorun olarak görmek yerine bu insanlardan neler öğrenebileceğimizi sormak ilerlemek için daha yapıcı bir yol olabilir diye düşünüyorum. Belki de bize öğretecek birşeyleri vardır – biz derken daha yerleşik İngiliz ve Alman halklarını kastediyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Son nokta. Son değinime gelirken varmak istediğim nokta milli kültürler ve Avrupa kültürü hakkında düşünürken kullandığımız yerleşmiş ve fosilleşip katılaşmış bir takım söylemlerden kurtulmamız gerektiğidir. AB hakkında düşündüğüm üzücü şeylerden biri – şimdilerde büyüdüğüne göre sorun yaratacak- kendisini ancak büyük bir ulus devlet, genişletilmiş bir ulus devlet olarak tasavvur edebilecek gibi görünmesi. Aynı türden homojen bir kimlik arayışına girdi, sınırlar kurmaya çalıştı, pasaport, bayrak ve para birimi gibi milli tarzda aidiyetin banal işaretlerini topladı. Kanımca bu sorgulamamız gereken bir şey. Bence düşüncemizi Avrupa’yı nasıl tasavvur ettiğimiz sorusuna çevirmeliyiz, Türkiye’yi de içerebilecek bir Avrupa’yı nasıl tasavvur ettiğimize. Görüşümüzü, bakışı açımızı nasıl değiştirmeye başlayabileceğimize dair iki öneri getirmek istiyorum. Burada çokça kültürden ulusal kültür üzerinden bahsetme eğilimi gösterdik. Daha önce de değindiğim gibi bu, daha sıklıkla kullanılan temel bir paradigma. Kültürleri dolaysız yoldan kolektif ulusal kültürler olarak düşünüyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öyleyse iki önerim var. Birincisi, görüşümüzü değiştirmek için kültürü kent bağlamında düşündüğümüzde ne olduğu üzerine kafa yormamız. Gelin kentleri kültürel mekanlar olarak düşünelim, ne de olsa kentler asla homojen yapılar olarak tasavvur edilemez. Kentler tabiat itibarıyla karmaşıklık mekanlarıdırlar. Sürekli olarak başka kültürlerden gelecek etkilere açık olduğunuz yerlerdir. İstisnasız, onlar hakkında çok az şey bilirsiniz fakat onlarla beraber yaşamayı öğrenirsiniz. Londra’da işime gitmek için bindiğim otobüste, her cep telefonu çalışında hangi dille cevap verileceği hakkında hiç bir fikriniz yoktur. Çoğunun ne olduğunu dahi tespit edemezsiniz. Yani mümkün değil. Öyleyse, kentler karmaşıklık, karşılaşma mekanlarıdırlar. Anlatmak istediğim kentin kültürler üzerine, kültürlerin birbirleriyle nasıl etkileştiği, bir arada nasıl var oldukları üzerine düşünmemizi sağlayan farklı türden bilişsel bir makine olabileceği. Öyleyse karmaşıklık mekanı olarak, üstelik karmaşıklığın norm olduğu bir mekan olarak kent. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İkincisi, başka bir terim takdim etmek istiyorum: yalnızca kent değil, kentsel bağ örgüleri, ağlar, kentler arasındaki bağlantılar. İnanıyorum ki özellikle bu konferansta irdelediğimiz sanat ve kültür dünyasında cereyan eden şey farklı kentler arasında git gide karmaşıklaşan etkileşimdir: Berlin-İstanbul, Hamburg-İstanbul, Londra-Paris, Londra-Cape Town, vb. Bunun mahiyeti ve bunu nasıl tanımlayacağımız bende merak uyandırıyor. Bana öyle geliyor ki, bölgesel kültür fikirleriyle uzaktan yakından alakası olmayan yeni tınlamalar yaratan kültürel bağlantılarla ilgili bu. Bir yerin veya mekanın bir diğerine nasıl bağlanıp bir tür etkileşime yol açtığıyla ilgili. İstanbul’da Babylon’un kent için neden bu denli anlamlı bir mekan olduğu üzerine düşünebiliriz örneğin. Babylon, yalnızca Beyoğlu’nda bulunan bir müzik mahalli olduğu için değil, sürekli diğer kentlerle bağlantı kurduğu için önemli. Başka mekanları alıp İstanbul mekanına getiriyor. Böyle bir şey sanırım Fatih Akın’ın filmi Duvara Karşı için de geçerli çünkü bu da İstanbul’da bir tür yankı yarattı. Fatih Akın’ın filminin, bazı eleştirmenlerin savunduğu gibi anayurduna dönen diasporik bir Türk’ün öyküsüyle uzaktan yakından ilgisi yok. Fatih Akın, İstanbul’u tanımadığını apaçık ifade ediyor. İstanbul’u çok seviyor fakat tanımıyor. Filmin İstanbul’da geçen çoğu sahnesinin taksi ve otellerde çekilmesinin sebebi de bu çünkü tek bildiği bunlar. Aynı şeyi Osman’ın Otelindeki Aşıklar kısa metrajı için de söyleyebiliriz. Otelde geçiyor çünkü Alman-Türkü iki ana karakter Türkiye Türklerini Türkiye’de gözlemlemeye geliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonuç olarak, günümüzde artık genişlemiş Avrupa’da olan biteni düşünmek için başka düşünüş biçimleri bulmamız gerektiği. Kültüre daha yaratıcı ve yapıcı biçimde yaklaşmamızı sağlayacak başka düşünme mekanizmaları bulmamız gerekiyor. Avrupa’da kültürü atfedilen kimlikler değil de alternatif söylemler üzerinden düşünmek belki. Bildiğiniz gibi, insanlar kültürü yaratırken birçok konuşmacının dediğinin aksine kimliklerini vurgulamıyorlar. İnsanların kültürü yaratırken yaptıkları düşünmeye, tasavvur ve hayal etmeye çalışmak. Tutacağımız söylemi bu yöne kaydırmamız gerektiğini savunuyorum. Bu önemli zira bugün Avrupa’da değişime muhalif, halihazırda sahip olduklarımıza tutunan çok sayıda güç var çünkü değişim hakikaten de çok zor; işin doğrusu epey sancılı da. Ama ihtiyacımız olan şey de bu. Düşsel, entelektüel ve yaratıcı alanlarda değişim projesi fırsatını, sanatçılar ve kültürle ilgilenenler muhakkak ki yakalamalılar. Önemli olduğunu düşündüğüm kimi olasılıklardan bahsettim size. Gündemi geliştirmek için seçilebilecek birçok başka yol da var ki bu epey normatif bir gündem: Avrupa’nın ne olması lazım geldiğini, ne olabileceğini, eskisinin aksine neyi temsil edebileceğini söylüyor aslında. Teşekkür ederim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Ata ÜNAL&lt;/span&gt;- Profesör Robins’e çok teşekkür ediyoruz. Şimdi doğrudan sizin katkılarınıza geçmeden bir iki şey söylemek istiyorum. Zaten gayet kapsamlı bir sunuş yaptı kendisi ve belli konuları öne çıkarttı. Hatırlarsanız, bir şekilde İnternet’ten ya da verilen dokümanlardan bu forumun kavramsal çerçevesini eğer okumuşsanız, orada aynı zamanda Forum’un amaçlarından birinin, kültür konusunda karar vericileri etkilemek ve Kasım’da Berlin’de yapılmış konferansın da sonuçları doğrultusunda, kültürün temel politikanın bir alanı haline gelmesini, yani temel politik güç haline gelmesini sağlamaya yönelik belirli yaklaşımları da barındırmak olduğunu söylemiştik. Oraya, yani kavramsal çerçeveye eklemek ve belki Prof. Robins’in söyledikleri ile de birlikte düşünülmek üzere, bir iki şeyi daha belirtmek istiyorum. O da acaba kültürün ya da kültür-sanat politikasının -yanılmıyorsam dün Gianluca belirtmişti; kültür sadece bir etki değil, bir vektördür yani kültür temel politikada temel bir vektördür diye- bir vektör haline gelebilmesi yani bunun mümkün olabilmesi için -mümkün mü tabii o tamamen tartışılacak bir şey- şu etkileri de gözönünde bulundurarak da düşünebilir miyiz, özellikle sanatçı kavramına yönelik bakış açısından? Şimdi, sanatçının ve sanatın içkin olarak bir kutsanmasını görürüm ben hep toplumda. Yani sanatçı özel bir insandır, sanatçı özel bir yaratıcıdır ya da yaratıcılık sadece sanatçıya atfedilir, sanatçıya özeldir. Bir anlamda içkin bir elitizm barındırabilen bu yaklaşım, acaba kültür politikasında sanatın ve kültürün temel bir bileşen olması yolunda bir destek mi oluşturuyor, yoksa aksine daha çok bir köstek mi? Bunu da bu sonuç için göz önünde bulundurmakta yarar olabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İkinci olarak belirtmek istediğim bir şey daha var. Alistair Mc Intyre’a göre iki türlü siyaset yapma şekli vardır: Biri içerdekilerin siyaseti, diğeri dışarda bırakılmışların siyaseti. Genelde içerdekilerin siyaseti meşru sayılan parlamento, siyasi partiler gibi araçları kullanıyor. Dışardakilerin siyaseti, dışarda bırakılmışların siyaseti ise genelde kültür, etnisite, din gibi daha çok burada üzerinde tartıştığımız unsurları kullanır. Buradan hareketle, dışarda bırakılmışların kültür alanının temel politikanın parçası olması noktasında etkileri ya da çizebileceği kavramsal çerçeve ne olabilir? Belki bunu da düşünmek gerekebilir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ayrıca şunu da belirtmek istiyorum, “kültür ve sanat” diyoruz, burada Prof. Robins’in dediği gibi kültür ve sanat burada Forum’un da kapsamı nedeniyle bir araya geldi birçok açıdan ama kültür ve sanat belki de o kadar uyumlu değiller her zaman. Çünkü sanat, biraz da özü itibarıyla, içinde bulunduğu ortama muhalefet eden bir öze sahip olduğu için, kültür de sanatın doğal olarak içinde bulunduğu ortam olduğu için birçok kez sanat ve sanatçı aslında kültüre karşıdır. Yani sanatın kültür karşıtı olma durumu da var. Bunun da, yani bu ikiliğin de, söz konusu çatışmanın -yani sanat hem kültürden beslenir hem kültüre karşıdır-, dolaylı ve dolaysız, bir sürü etkisi var. Bu ikiliğin de belki yine kültür ve sanat politikalarının temel politikada etken olabilmesi için acaba ne tür dinamikler sağlayabileceği sorusunu da belki göz önünde bulundurabiliriz. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir de şunu eklemek istiyorum son olarak: Ben, kültür ve sanat politikası çerçevesinde geliştirilen bu alana atfedilen yeni önemi, yani kültür ve sanat politikalarının öne çıkarılmasını, kültür endüstrisinin daha doğrusu kültür alanının durumunu, biraz gözlük endüstrisininkine benzetiyorum. Şöyle ki -biraz garip gelecek ama- gözlük endüstrisinde birçok malzeme vardır ama aslında gözlük üzerine doğrudan yapılan hiçbir araştırma ya da Ar-Ge çalışması yoktur neredeyse. Hepsi, yani gözlük endüstrisinin başarısı, aslında savaş endüstrisinde yapılmış araştırma-geliştirme çalışmalarının kullanıldığı bir yan endüstri olmasında, bir yan ürün olmasında yatar. Acaba kültürlerarası politikanın şu anki önemini biz biraz da, Avrupa açısından kültür ve sanat alanının başarısına mı bağlamalıyız? Yoksa kendine atfettiği değerdeki başarıya mı? Yoksa özellikle Prof. Robins’in demin belirttiği Avrupa’nın ve sanırım Gianluca’nın yine belirttiği göçmen korkusu sonucu oluşan başka bir politikanın onu öne çıkarmasına mı bağlamalıyız? Belki bunu da temel politik alandaki gücü sağlayabilme açısından düşünmek gerekir. Şimdilik bu kadar. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi size geçiyorum ancak bir şey belirtmek istiyorum; sizden önerilerinizi, eleştirilerinizi, hepsini bir arada alalım çünkü bu bizim artık son oturumumuz oluyor. Şunu da göz önünde bulundurursanız eleştiri ve önerilerinizde, çok memnun olurum; biz bu etkinliği yani şu “Culture Turkey 2005” biçiminde daha küçük yazılmış üstbaşlığı altında yaptığımız etkinliği durum uygun olursa, – olmasını diliyoruz- değişen durumlara göre farklı temalarda her yıl tekrar etmek istiyoruz. O yüzden eleştirilerinizin ayrı bir önemi var. Yani bunu yıllık olarak yapabilmek istiyoruz ve hatta daha genişletmek istiyoruz. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir de Avrupa-Akdeniz işbirliğinden bahsedildi. Avrupa-Akdeniz işbirliği yani Euro-Med, kısa adıyla söyleyelim, içinde bir sosyal forum var, bir de ekonomik forum var. Ama Lüksemburg’da yapılan son toplantıda da belirtildiği üzere, bir kültür forumu yok. Bu toplantıyı düzenleyen diyemeyeceğim, Avrupa Kültür Derneği aslında bunu başlattı ama düzenleyen birçok ortak oldu, tamamen ortak bir şey oldu. Bunun için de, belki buradan ya da bunun gibi toplantılardan, Euro-Med Kültür Forumu diye bir etkinliğin yıllık olarak düzenlenmesi üzerine bir fikir de geliştirilebilir. Ve hatta belki, belli mi olur, ilki İstanbul’da olur ve çok daha geniş katılımla, çok daha farklı komşuların, hem Türkiye’nin, hem de bütün Avrupa-Akdeniz bölgesinin çok daha geniş katılımıyla düzenlenebilir. Bunları da göz önünde bulundurarak, yani böyle bir şey olursa nasıl olabileceği konusunu, hem önerilerinizi hem eleştirilerinizi istiyoruz. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kültür ve sanatla ilgili bir şeyle bitirmek istiyorum yani kültür ve sanat bağlamında. “Türkiye ile ya da Türkiyesiz Avrupa” diye Semih Vaner ve Deniz Akgül’ün yeni bir kitabı çıkmıştı. Arkasında şöyle bir şey yazıyordu: “Türkiye diye bir ülke var olmasaydı icat edilmek zorunda kalınacaktı.” Şimdi sözü size bırakıyorum. Olabildiğince kısa ve öz olabilirse, mümkün olduğu kadar çok insan katkıda bulunursa çok memnun olurum. Özellikle bir de tabii çok eleştiri geldi bu konuda çok da haklı olarak, konuşmalar çok uzadı ve katılımcıların katkı zamanı azaldı, hele soru kısmının sona doğru daha yoğunlaştığını düşünürsek. O yüzden kısa ve öz olursa ve özellikle de daha önce az konuşmuş ya da hiç konuşmamış insanlar öncelikli söz alırsa memnun olurum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Müfit İŞLER&lt;/span&gt;- Ulus devletten önce imparatorluklar vardı ve imparatorlukların oluşu kent temeline basıyor. Yani önce tek bir kent cumhuriyeti var sonra o kent cumhuriyetleri çoğalıyor, bir imparatorluğa doğru evriliyor. Onun içinde bir tane yıldız kent oluyor, o da imparatorluğun başkenti oluyor. Antikite’de bu sonsuz kere tekerrür etmiş bir süreç. Bunun da asıl gövdesi Akdeniz Havzası ve bizim bulunduğumuz bu bölge. Şimdi bir bu tespit var. Bu, moderne doğru, kapitalizme doğru nasıl bir süreci getirdi? Ya da kapitalist kentler burada neyi geri plana ittiler?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kapitalist kentler ulus süreciyle birlikte gelirken Antikite’deki bu karakteristiği, kentin kendisinin başlı başına bir aktör olma özelliğini geri plana itti. Şimdi, çok kestirme söylersek, bu aktör olma karakteri tekrar öne çıkıyor çünkü tersi biçiminde işleyen tarihsel süreç ister istemez ulus devleti tekrar bir evrim içinde dönüştürürken tekrar bir imperium sürecine doğru gidiyoruz. Yani finans-kapital bakış açısıyla bakıldığında postmodernizmle birlikte gelen şey aslında kendi aramızda “tefeci-tacir sermayesi” diye isimlendirdiğimiz Antik imperium’un sınıflarının başlangıcında olan Antik sermayenin değişik bir versiyonudur, oysa burjuva girişimciler ulus devletleri yaratmıştır. O ister istemez artık bu noktadan sonra bir imperium sürecini dayatıyor dünyaya. Şu an bulunduğumuz nokta bu. Böyle bir makro tespit yapalım. Buradan başka bir noktaya geçeceğim o da şu: Şimdi böyle bir noktadayken biz tabii ulus devlet karakteristiğinin problemleri var, yani sancıları var. Bir devlet var, her şeye rağmen oluşmuş bir ulus yapısı var, konuşmacıların da belirttiği gibi. O ulus yapısının bir karakteristiği var yani parmak izi gibi hepsinin birbirine çok benzemelerine rağmen ayrı karakterleri var. Tıpkı imperium’lar da öyleydi yani hepsi aynı kökten çıkıp çok birbirlerine benzemelerine rağmen başka başka hayvanlar gibi ayrı karakterdeydiler. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi, böyle bir noktada o sorunlara karşılık bir de ülke coğrafyaları yani coğrafya üretici gücünün getirdiği ülke coğrafyalarının önemi ve anlamı var. Yani bir takım bölgeler var, farklılık getiren bölgeler ve bunların bazıları daha saf, daha merkezken bazıları geçirgen bölgeler gibi. Mesela İngiltere bu anlamda çok önemlidir; kapitalizme ilk geçen yer olması anlamında çok önemlidir. Mesela Japonya da orijinal anlamda son geçen yerdir ve ikisinin aynı formatta coğrafya üretici gücü olarak aynı karakteristikte ada olmaları özellikle önemlidir. Şimdi, Japonya, Türkiye, Afganistan ve İngiltere; bu dört tane sinir noktası var. Demin konuşmacı arkadaşın belirttiği AB’nin kendini ulus devlet gibi görmesi tespitini de düşünürsek, bundan sonraki süreçte bu bakış ve bu mantığı aşarak bir aşkınlık içinde bu sinir noktalarının farklılıklarını tartışıp büyük coğrafyaların birbirine nasıl bağlanabileceğini düşünmemiz ve görmemiz lazım. Bu noktalarda söylenen kültür, sanat vesaire ayrıca çok önemli. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Ata ÜNAL&lt;/span&gt;- Teşekkürler. Başka katkısı, eleştirisi, önerisi olanlar. Bu, forumun organizasyonuyla ilgili de olabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Ali Can GÜZEL&lt;/span&gt;- Avusturya’dan, Kültürel Buluşma Noktası. Programı elime aldığımda, saat 11:00’de Sayın Bakan’ın burada olacağını düşünüyordum, gelmemiş. Olabilir ama yerine birini de göndermemiş. O da olsun, bir özür kağıdı da gelmemiş sanıyorum size. Hadi o da olsun. O zaman buna tolerans diyebiliriz, saygı diyemiyorum, özür dilerim. Program gerçekten iyi gidiyor ve çok beğendim. Böyle bir mekan, böyle bir yerde, böyle bir ülkenin böyle bir şehrinde olması gerçekten çok gurur verici bir şey. Fakat böyle bir yer Avrupa’nın herhangi bir yerinde olsaydı sanıyorum gelecek üç yılın her günü dolu dolu geçerdi. Yani anlatmak istediğim, rezervasyonlar olurdu. Umarım diğer çalışmalarınız yine bu mekanlarda olur, diğer çalışmalarınızda tekrar görüşmek isterim. Önerilerimden biri, öneri değil de daha çok aynı kanıda olduğum Handan Hanım’ın bahsettiği Fransa’daki olaylar; aynı olayları biz de Viyana’da, Avusturya’da yaşıyoruz. Bunlar sanıyorum diğer ülkelerde de yaşanıyor ama istiyorum ki yaşanmasın. Çünkü burada logolara bakıyorum, TC’nin hiçbir şeyini görmüyorum. Bu imece bir çalışma. İmece benim bildiğim herkesin el vererek yaptığı bir çalışmadır, yanlış öğrenmediysem. Yani o konuda çok üzgünüm. Burası doğduğum şehir ama yaşadığım şehirle kıyasladığım zaman üzülüyorum. Ama bu gayretinizi destekliyorum. Gerçekten geç kalmış da olsa çok ileriyi gören bir çalışma. Türkiye-Avrupa arasında ileride çok saygı görecek bir proje diye görüyorum. Teşekkür ediyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Ata ÜNAL&lt;/span&gt;- Biz teşekkür ederiz. Bu arada belirtmek istiyorum o zaman demek ki iki şeyde başarılı olamamış forumumuz aslında. Bir tanesi karar vericileri etkilemek demiştik, karar vericileri etkileme şansımız bile yok şu anda, Kültür Bakanı ya da hiç kimse, bu açıdan başarılı olma şansımız yok. Gerçi bir arkadaş vardı temsilci olarak, Mesut Özbek yanılmıyorsam. İkincisi de benim aklıma hemen gelen bir eleştiri, hem de özeleştiri olmuş olacak: Bence hakettiğinden daha az kişinin katılımıyla oldu. Hepinize çok teşekkür ediyoruz. Bu da görünürlüğümüzün yeterince olmadığı anlamına geliyor en azından şu anda, medyadaki yer alışıyla da.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Mahir NAMUR&lt;/span&gt;- Görünürlüğü umarız şu şekilde sağlanabilir; bu forumun çıktıları bir kitap haline getirilecek. Eğer yine imece yapabilirsek ayrıca audio-visuel çıktılar da elde edebiliriz. Bunu da karar alıcılarımıza hem yerel, ulusal ve uluslararası düzeyde dağıtacağız. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Bir izleyici&lt;/span&gt;- Öncelikle teşekkür ediyorum. Ben organizasyonun oluşmasından dolayı çok mutluyum, burada olmaktan dolayı çok mutluyum. Ama bu üç gün boyunca performans yapan veya burada olan sanatçıların ve onların hitap ettiği kitlelerin, ilişki içinde bulunduğu insanların burada olmaması -işte öğrenciler olsun, dansçılar olsun, ben kendi camiama bunu söyleyebilirim- üzücü. Keşke müzik, dans, tiyatro alanından çok daha fazla insan burada olsaydı. Bunun dışında bundan önceki panellere ben katılamadım ama bugünkü iki panelden verim almak isterdim. Bana çok fazla bir getirisi olmadı ama bu birarada olmamızın güzelliğini taşıdı sadece, öyle söyleyeyim. Neden olduğunu hemen söyleyeyim. Bir önceki panelde sizleri tanıdık. Sizi bireysel olarak tanımak çok güzeldi ama hani neler yapılıyor, bir dış göz olarak bana yetersiz geldi. Çok fazla sizin hakkınızda bilgi edinemedim. Sizin işleyişiniz nasıl veya bizimle ne şekilde ilişki içinde olmak istersiniz gibi, çünkü paneller zannediyorum bunun için; birbirimizi tanımak, sizin neler yaptığınızı öğrenebilmek adına. Benim için şu çok değişikti: Ben de Bulgaristanlıyım, Bulgaristan’dan göçmen olarak Türkiye’ye geldim. Dansı seçtim, sanat yapıyorum. AB ve Türkiye adına benim için çok önemli bir yerde duruyor bütün bu toplantılar ve sizinle daha fazla ilişki içinde olmak isterdim. Bunu söylemek istiyorum. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kendime nasıl paylar çıkarabilirim? Bazı noktalara çok reaksiyonum oldu, özellikle Handan Hanım’a karşı, söylediği birkaç söze karşı. Artı, projeksiyonla sunum yapan yazarımıza (Stine Jensen) karşı. Benim için çok yüzeysel ve popüler bir sunum oldu diyeyim. İşte Sertap Erener’i görüyor olmak, bunların üzerinden örnekler vermek veya Türkiye’nin turistik bir takım şeyleri üzerinden gülerek halimizi anlatıyor olmak ayrıca Handan Hanım’dan da duyduğum –bunları söylemek ne kadar doğru… ama sanırım bu elektrik için buradayız ve bunları açıklamak istiyorum- dünyalı olup da Türkiye hissiyatımızı taşıyarak aynı zamanda sanat yapıyor olmak yani bunun getirisini görmek isterdim. Belki açabileceğiniz, söyleyebileceğiniz başka şeyler olabilir diye düşünüyorum çünkü söylenenleri zaten biliyoruz bir anlamda. Böyle de bir şey var. Teşekkür ederim. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Korhan GÜMÜŞ&lt;/span&gt;- Handan Hanım madem konuşacak ben de o zaman kendisine refere ederek bir şey sormak istiyorum. “Devlet gölge etmesin yeter” dediniz, tam da burada bir problem var gibi geliyor bana. Aslında bu söylem sanatı, kültürü özel alana çekip kamu alanının tamamen politikasızlaşmasına yol açma söylemiyle bütünleşiyor. Yani bu çift kutuplu dichotomic bakış beni çok fena halde rahatsız ediyor. Bunu sorgulamamız gerekiyor yani “devlet gölge etmesin yeter” meselesi bence çok ciddi bir sorun. Kamunun rolünden vazgeçtiğimiz anda aslında tam da kamunun sivil toplumla özdeşleşmesini yani aslında bir tür mikro faşizmler üretmesine yol açabilecek bir gelişme sağlıyoruz. Kamuyu normalleştirmek için geçen gün “siyasetçileri sakinleştirmek” diye ifade edildi, gerçekten bu prototipleşme şeyine karşı kültürün çözücü bir rol oynaması gerekiyor. Yani tasarımla kültür arasında böyle bir gerilim olmadan bir toplumun modernleşmesi mümkün değil. O yüzden ben biraz şeye karşıyım yani kamu alanı küçülsün, sivil toplum alanı büyüsün şeyi beni biraz irkiltiyor. Onu söylemek istiyorum. Bir konu daha var, bildiğiniz gibi 2010’da İstanbul Avrupa kültür başkenti adayı. Bu girişimin aslında buralarla bir şekilde tartışılması lazım ama ne yazık ki henüz daha o safhaya gelemedi İstanbul’daki bu girişim grubu anladığım kadarıyla. Tahmin ediyorum önümüzdeki günlerde yani önümüzdeki bir sene sonraki toplantının  gündeminde bu yer alacaktır. Teşekkür ederim. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Melih GÖRGÜN&lt;/span&gt;- Brugge kentinde sergi açmaya gittim, kişisel bir sergi, özel bir mekanda olacak ve o dönemde de Erbakan iktidara geldi. Ama ondan önce Kültür Bakanı olarak görev yapan Fikri Sağlar’dı, sosyal demokrat bir parti. Handan konuşmasında da belirtmişti, Fikri Sağlar döneminde çeşitli yerlere kültür ataşeleri atandı. Tesadüf, Belçika Brüksel’deki Kültür Ataşesi de çok önemli bir kişi: Profesör Tolga Yarman, hepimizin bildiği Nükleer Fizikçi, önemli bir şahsiyet. Flaman bölgesindeki bölge yetkilileri Brugge kentindeki bu serginin açılmasını engelleyici bir harekette bulundular ve serginin hiçbir şekilde açılamayacağını belirten bir bilgi gönderdiler bana. Özel bir galeride kendi imkanlarımla gitmişim ve özel sponsorlarım var. Neden de şu; o dönemde iktidarda dini kökenli bir partinin bulunması, Türkiye’de insan hakları gibi benzeri konuların istismar edildiği ve benim Türkiye’den gelen bir sanatçı olduğum. Şimdi ben sanat yapmaya gitmişim, böyle bir siyasetle hiçbir bağlantım yok. Üstüne üstlük sanatla bir ilişki kurmaya çalışıyorsunuz ve kendi içinde çatışmalar olan bir ülke, daha dikkatli davranması gereken bir ülke insan hakları konusunda savunuculuk yapıyor, bezirganlık yapıyor ama Türkiye’den gelmem ve tesadüfen o dönemde belki de beğenmedikleri bir partinin iktidar olmasından dolayı rahatsızlar ve benim yapacağım işi engelleyerek bir tavır koyuyorlar. Bu hoş bir şey değil tabii ki, buna rağmen ben sergimi özel mekan olduğu için açtım. Tolga Yarman da tesadüf o açılışa geldiler. Buradaki etkin olan şey, açılış davetiyesinde Flaman bölgesi Kültür İşleri Daire Başkanlığı’ndan bir kişiyle birlikte Tolga Yarman’ın da eş zamanlı açılış konuşması yapacağı, çünkü standarttır, Avrupa’daki bu tür sergi açılışlarında bir sürü konuşmalar yapılır, Türkiye’de pek buna rastlamayız. Şimdi böyle bir durum olunca düşünüyorsunuz, insan hakları konusunda size dersler veriyor, işte bir takım şeyler söylüyor, Avrupa’nın, bütün AB’nin en büyük birimlerinin bulunduğu bir ülke ama bir sanatçıya karşı bir yaptırım uygulamaya çalışıyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu sene başka bir şey daha yaşadık biz. Brüksel’de bir sergimiz vardı. Türk genç tasarımcılar ve sanatçılarla birlikte bir etkinlik kapsamında bir takım şeyler hazırladık ve oraya götürdük ama hiçbir şekilde bu serginin tanıtımı, duyurusu yoktu. Fakat şu vardı; bütün gazetelerde, dergilerde Sertab Erener’in fotoğrafları vardı çünkü o dönemde, Kültür ve Sanat Vakfı’nın da desteklediği bir Türk tanıtım etkinliği diyeyim, bu var bu bağlamda orada bir takım sergiler açılıyor ve konserler veriliyor. Bunlardan bir tanesi Sezen Aksu, daha önce de Sertab Erener vardı. Türkiye’yi tanıtım motiflerinde bunu kullanıyorlar ve bunu ortaya çıkartıyorlar. Bunun gibi b
