7 Kasım 2007 Çarşamba

Panel: "Avrupa Programları Bağlamında Türkiye-Avrupa Kültürel İlişkilerini Geliştirmek İçin Araçlar ve Eylemler"



Moderatör: Pascal BRUNET- Director of Relais Culture Europe, France
Lodewijk REIJS- Policy advisor of the Dutch Ministry of Culture, Holland
Sabine BORNEMANN- Cultural Contact Point Germany, Director
Gianluca SOLERA- Anna Lindh Euro-Mediterranean Foundation for the Dialogue between Cultures, Programme Director, Egypt
Catherine Lalumière- President of Relais Culture Europe, Former European Affairs State Secretary of France, Former General Secretary of Council of Europe, Former Vice President of European Parliament, France




Pascal BRUNET- Çok kapsamlı bir panel olacak, bu nedenle sunumları kısa tutmaya çalışalım. Bu panelde bazı devletlerin girişimiyle oluşan projelerden bahsedeceğiz. Almanya’daki girişimlere, ayrıca Avrupa Birliği’nin girişimlerine bakacağız, dolayısıyla konuyu iki planda ele alacağız. Avrupa Birliği’ne üye ülkelerin girişimleriyle panelimize hemen başlayalım.



Lodewijk REIJS- Avrupa bu konferansın odak noktası olduğuna göre, Türkiye’nin Hollanda için de önemli bir ortak olduğunun altını çizmek isterim. Sadece Avrupa Birliği çerçevesinde değil, göç tarihi ve Hollanda’da yaşayan büyük sayıda Türk azınlıktan da dolayı... Şu anda Hollanda’da yaşayan Türk kökenli insanların sayısı 300.000 kadardır diye düşünüyorum. Öncelikle Flamanların oldukça açık bulduğu ama dünyanın geri kalanına pek de doğal gelmeyebilecek Flaman kültür politikaları ve ilkeleri hakkında birşey belirteyim. Böylelikle belki hikayenin geri kalanını da daha anlaşılır kılmış oluruz. Flaman kültür politikasının baş ilkelerinden biri, bir kulaç mesafede duran hükümet varlığı ve tabandan tavana yaklaşımıdır. Bu fikrin ortaya çıkması aslen ondokuzuncu yüzyılın ortalarına dayanır: Hollanda’da oldukça meşhur liberal devlet adamı Thorbecke hükümetin ne bilim ne de sanatı yargılayamayacağını söyler. Bu beyan, çoğu zaman hatalı yorumlara maruz kalmıştır fakat hükümetin bir kulaç boyu uzakta durup temelde ön koşulları hazırladıktan sonra sanatçıya, eserinin içeriğini istediği gibi oluşturma özgürlüğünü vermesi fikri, Hollanda’da, hem politika belirleyicilerin, hem de kültür sektörünün akıl ve kalbine derinden kazınmıştır. Güdülen politika, olabildiğince iş kolaylaştırmağa odaklıdır; yasamadan el verdiğince uzak durur. Tabii ki kuram kulağa hoş geliyor ama iş uygulamaya ve her zaman yetersiz olan kaynakların dağılımına gelince güçlükler ortaya çıkıyor. Temelde neyin yeter nitelikte olduğu, neyin devlet fonları tarafından desteklenmesi gerektiğine dair yargı, kültür sahasına kalıyor. Bağımsız uzmanlardan müteşekkil kurullar başvuruları içerdikleri sanatasal değer itibariyle değerlendirip, yargılayıp hükümete tavsiye ediyorlar. Bu kurullardan en önemlisi uzman olan Kültür Konseyi’dir ve sahne sanatlarından kütüphanelere, anıtlardan amatör sanata kadar uzanan tüm kültür alanlarındaki altkurullar. Hükümet, ya da bu durumda Kültür Bakanlığı, bazen Komite’nin önerisine riayet etmemeye karar verebilir fakat bu hiçbir zaman sanatsal farklılıklardan kaynaklanmamalı, daha çok çeşitlilik, çoğulculuk veya bölgesel yayılım gibi idari sebeplere dayanmalıdır. Bu tabandan tavana yaklaşımın yanısıra, Flaman kültür politikasını belirleyen ikinci bir yol gösterici ilke vardır, bilhassa uluslararası kültür ilişkileri söz konusu olduğunda. Bu da özellikle en temel seviyede işbirliği ve ağ oluşturulmasının önemidir. Bu yaklaşım Hollanda’da bol miktarda ağ organizasyonları, çeşitli kültür sektörlerini temsil eden kurumlar ve lobi organizyonlarıyla neredeyse gereğinden fazla örgenleşmiş bir kültür alanının ortaya çıkmasına neden olmuştur. Bu bir taraftan bir çok masrafa mal olmakla beraber belli bir düzen ve yapı da oluşturuyor; farklı alanlardan insanlar bir tek amaca yönelik ortak çalışmada bulunuyorlar.
Bu arkaplanı zihnimizin bir köşesine yazıp Türkiye ve Avrupa arasındaki kültür ilişkilerine dönelim. Diğer oturum üyeleri Culture 2000 gibi AB programlarından bahsetmek için daha donanımlı olduğuna göre, Hollanda gibi özelliği olan ülkelerin Avrupa bağlamında, Avrupalı bir zihin yapısı içinde bu ilişkilere nasıl yaklaştığı üzerine yoğunlaşacağım. Göreceğiniz gibi bahsettiğim ilkeler, tabandan gelme, işbirliği ve ağ oluşumu burada açıkça mevcut. Avrupa bağlamında bu tür çift taraflı bir çalışma örneğini Matra Programı’nda görüyoruz. Bu, başlangıçta Orta ve Doğu Avrupa üzerine yoğunlaşan bir sosyal dönüşüm programı. Matra’nın genel amacı, eski komünist Avrupa’nın, kanun çatısı altında çoğulcu, demokratik bir devlete dönüşümünü desteklemek. Pratikte bu, sivil toplumun, STK’ların gelişimine, uzmanlığın teşvikine ve çoğaltma kapasitesine ilgi göstermek anlamına geliyor. AB’nin genişlemesiyle program ufkunu genişletip, Türkiye ve Hırvatistan gibi aday ülkelerle Ukrayna, Beyaz Rusya gibi yeni komşuları, hatta Akdeniz aşırı çalışmalara başlayarak Kuzey Afrika’yı da kapsamına aldı.
Matra’nın kamu idaresi, çevre ve medya gibi temaların yanısıra on iki izleğinden biri de kültür. Özellikle hükümetle kültür sektörü arasındaki ilişkiler, kültür yönetimi ve hatta bağımsız kültürel ifadenin desteklenmesi bağlamında kültürel altyapı gelişimi üzerine yoğunlaşıyor. Sivil toplumun güçlendirilmesine atfedilen önem nedeniyle Matra, STK’ların birbilerine bağlanması üzerine kuvvetle yoğunlaşıyor; bu durumda da Flaman kuruluşları Türk muadilleriyle beraber çalışıyorlar. Bu tür ağların geliştirilmesi Hollanda hükumeti nezdinde büyük önem taşıyor. Europist organizasyonu vasıtasıyla yürürlükte olan bir örnek mevcut. Bu, Türkiye’den kırk-elli kadar kültür yöneticisinin yanılmıyorsam İstanbul’da bir takım seminer ve atölye çalışmalarını takip ettiği bir kültür yönetimi programı
İnsanların ve kuruluşların birbirlerinden çok şey öğrenebilecekleri bu tür ağları teşvik etmenin daha başka yolları da var. Örneğin, Avrupa Konseyi Avrupa’da Politika Eğilimleri Özeti adı verilen şeyi geliştirdi. Bu, Avrupa çapında, internet üzerinden ulaşılan bir bilişim sistemi. Avrupa Konseyi üyelerinin çoğunun kültür politikası önlemlerini, araçlarını, tartışma ve eğilimlerini toplayıp bir araya getiriyor. Bu şekilde, ülkelerin kültürel politikalarıyla ilgili sorunları nasıl hallettiklerine dair çeşitli bilgilere kolaylıkla ulaşılabiliyor ve böylece en iyi uygulamalarımızı paylaşmış oluyoruz. Elbette, Türkiye Avrupa Konseyi üyesi değil fakat kültür politikaları ve araçlarıyla ilgilenen herkes serbestçe ulaşılabilen Kompendium’un www.culturalpolicies.net internet sitesinde mevcut olan muazzam veri birikiminden kolaylıkla ilham alabilir. Bu bilgiler bütün dünyanın kullanımına açık ve herkes bunları ağı öğrenmek ve Avrupa-aşırı ölçekte ortak çalışmalar yürütmek için kullanabilir. Tabii ki yine tepeden inme değil de, tabandan tavana metoduyla.
Avrupa bağlamında, işbirliği ve ağ kurumunu teşvik eden bir başka seçkin kuruluş da merkezi Amsterdam’da olan Avrupa Kültür Vakfı. Aynı zamanda Europist kuruluşuyla beraber çalışıyor ve Anna Lindh Vakfı’yla da bağlantılı. Maksadı, özellikle bahsetmiş olduğum Flaman kültür politikalarının yol gösterici ilkeleriyle beraber ele alınan pratik temel seviyede Avrupa’nın bütünleşme sürecini kültürel işbirliği vasıtasıyla ilerletmek. Bu organizasyonun Hollanda merkezli olması belki de tesadüf eseri değildir. ECF de Matra gibi kanat açmış, yalnız Avrupa dahilinde değil, Düşünce Ufkunu Geliştirme Programı (Enlargement of Minds Program) vasıtasıyla AB’nin komşularıyla da çalışmaya başlamıştır. Türkiye’ye değin tasarılarından biri de belediyeler ve mahalli düzeyde katılımcı politika oluşturmayı canlandırmaya yönelik Politika Altyapısı programıdır. Geçenlerde ECF aynı zamanda kısmen Hollanda’daki bakanlık tarafından finanse edilen Avrupa Kültür İşbirliği Laboratuvarını da başlattı. Bu programla, ECF kültür sektörüyle/kültür sektörü için bir işbirliği platformu oluşturmak ve kültürlerarası diyaloğu teşvik etmek istiyor. Gelecek sene, bu Laboratuvar’ın bir parçası olarak, mevcut ağ sayfalarını birbirine bağlayıp ilerletmek ve bilgi eksilerini gidermek amaçlı, kültür işbirliğine açılan kapı niteliğinde bir internet portalı açılacak. Yine kolayca ulaşılabilir, ağkurumu ve işbirliği üzerine yoğunlaşmış bilgi yönetimi.
Son olarak, geri planda daha geniş bir bakış açısıyla, Hollanda’nın yakın geçmişte hayata geçirdiği çift taraflı tasarılardan başka örnekler vermek istiyorum. Evvelden de söylediğim gibi, bunun Hollanda’da yaşayan Türk azınlıkla çok alakası var. Dışişleri ve Kültür Bakanlıkları Flaman kültür organizasyonlarının Türkiye ile işbirliğine oldukça hevesli olduğunu keşfetti fakat Hollanda’da, mevcut ağlar ve olanaklar hakkında elle tutulur bir bilgi bulunmuyordu. Hollanda’daki kısmen Türk kökenli kültür organizasyonları bile merkezi düzlemde çok az biliniyordu. İşte bu yüzden Hollandalı kültür danışmanı Han Bakker’den bu konuyu araştırmasını rica ettik. Çalışması geçen yıl Flamanca ve İngilizce olmak üzere iki dilli basılan “Hollanda ve Türkiye’de Çağdaş Türk Kültürü” yayını ile sonuçlandı. Kendisi mevcut ağların haritasını çıkartmaya çalışıyor ve Hollanda’yla Türkiye arasında olası kültür işbirliği ve alışverişlerinin bir taslağını sunuyor. Bunun kültür organizasyonlarını yollarını bulmada yetkinleştirecek, kültürel işbirliği için bir yol haritası işlevi görmesi bekleniyor. İlkede, öğrenebilen, onlara Hollanda içinde yardımcı olabilen Flaman kültür organizasyonlarına hedef kitlesi olarak odaklanıyor. Ama daha geniş bir amaç da güdebilir, bu sebeple aynı zamanda İngilizce de basıldı. Yalnız Türk kökenli kültür alanını betimlemesine rağmen –yani bütün ufku değil- bir Türk organizasyonu tarafından Hollanda kültür alanına giriş için bir başlangıç noktası olarak kullanılmak için yeterli olacaktır. Fakat aynı zamanda diğer ülkelerle politika alışverişinde de kullanılıyor. Örneğin, Bulgaristan Kültür Bakanlığı bu yayınla yakından ilgilenmişti. Ağın kendisi hakkındaki bilgilerden ziyade daha soyut bir düzlemde ilgilerini çekmişti çünkü biz bir yerde bu tür ağları Hollanda’daki Türkler gibi kültür azınlıklarıyla beraber düzenleyip yüreklendirmeye çalışıyorduk.
Bunlar kültürel aktörler ve organizasyonlar arasındaki ağkurumunun ve işbirliğinin temel düzeydeki imkanlarını, hükümetin bu türden bir işbirliğini teşvik edip kolaylaştırma yollarını gösterdiğini düşündüğüm yalnızca birkaç örnek.

Pascal BRUNET- Bu ilk sunumların ardından, şunu görmek ilginçti; Avrupa’dan bahsettiğimiz zaman, katmanlı bir yapıdan bahsediyoruz aslında. Bilir misiniz, milföy adında bir Fransız tatlısı vardır; kültürel işbirliği işte bu milföyün katmanlarından birini teşkil ediyor, bu katmanlardan bir kısmı ise devletleri teşkil ediyor. Ulusal girişimlerin örtüştüğü noktalardan söz ediyoruz. Bu ulusal girişimlerin bir kısmı Birliğin girişimleriyle örtüşürken bir kısmı da özel koşullara cevap veriyor; örneğin sizin de bahsetmiş olduğunuz göç gibi içsel sorunlara, ya da uluslararası ilişkiler gibi dışsal meselelere. Sanırım bu gün üzerinde duracağımız mesele de bu.

Sabine Bornemann’ın sunumu iki bölümden oluşacak; birinci bölümde kültürel işbirliği alanında varolan ulusal yardım ve araçlardan, Almanya’nın bu kültürel işbirliklerini düzenlemek için yürürlüğe soktuğu ve geliştirdiği girişimlerden bahsedecek. İkinci bölümde ise, Sabine başka bir kimlikle, bu sefer Avrupa Birliği’ne bağlı olarak çalışan Almanya Kültür Ulusal Ajansı’nın yöneticisi olarak, bu alandaki kültür programlarından ve AB’nin kültürel girişimlerinin genel yapısından bahsedecek. Belki soruların mahiyetine göre, ardından bizim de ekleyeceğimiz şeyler olabilir.



Sabine BORNEMANN- Çok teşekkürler. Pascal’ın az önce kullandığı milföy hamuru benzetmesinden yola çıkarak, herkesi bir araya toplamaya yardım edebilecek en iyi unsur, teşhis ettiğimiz ve birçok kişinin de bahsettiği gibi, herhangi bir bütünleştirmenin en iyi aracı tabii ki kültür olarak gözükmekte. Başka kültürler hakkında bilgi sahibi olabilmemizdeki en büyük motivasyonun ilk adımı meraktan geçer ve bu yüzden de hepimizi bu kültürel Forum’a davet ederek birbirimizi daha iyi tanımamız için ilk adımları atmamıza yardım eden Europist’e çok minnettarız. Pascal Brunet’in de az önce söylediği gibi, iki görev birden üstlenmiş durumdayım burada şu an otururken; bir yandan Almanya’daki Avrupa Kültür Fonu Programları için Kültürel Temas Noktası’nı yürütürken, öte yandan kültür politikalarının yürütülmesi, geniş tartışma süreçlerine olanak sağlanması ve hükümetle çalışmaların sürdürülmesi gibi işlerle uğraşan Almanya’daki federal bir dernekte çalışıyorum. Almanya’daki araştırma merkezinden Profesör Wiessand’ın şanssız bir şekilde aramızda olamayacağını öğrendiğimden Almanya’nın çift yönlü gerçekleştirdiği bazı inisiyatiflerden bahsedecek birisi bu panelde yer almayacak. Ben de bu konu hakkında konuşabilecek en doğru insan değilim ama yine de birkaç inisiyatiften bahsetmekte fayda görüyorum.

Almanya ile Türkiye arasında geleneksel olarak hep çok yakın ilişkiler olmuştur. İki milyona yakın Türk kökenli insanla Türkler, Almanya’daki en kalabalık azınlık durumundalar ve şu anda yaklaşık bir elli bin kadar dahası Alman pasaportu taşımakta, dolayısıyla gerçek sayı daha da büyük. Şu anda iki adet federal bakanlık hem Kültürel Temas Noktası ile hem de diğer kuruluşumla ilgileniyor: Dışişleri Bakanlığı ile Kültür Bakanlığı. Onlar çok ilgilendiler ve tabiii geri döndüğümde onlara bir rapor sunacağım, bu foruma katılmak için birilerini gönderebilmeyi çok isterdim.

Şu anda birçok etkinlik Almanya’daki Türk azınlığını hedef alıyor. İki taraflı bir işbirliğini içeren çok fazla program mevcut değil fakat eminim ki çok yakın gelecekte sayıları artacaktır, hatta belki de varolan birkaç projeden benim hâlâ haberim yoktur. Federal fonlarla kültür için yapılan şu; muazzam çok yıllık bir proje için para sağlayıp göçmen sanatlarıyla ilgili bir sergi düzenliyorlar ve proje nihayetinde Almanya’daki göçmen sanatları müzesi haline gelecek. Bu büyük çaplı bir proje ve sanırım maliyeti beş milyon Avro civarında. Bir başka önemli proje ise Almanya Eğitim ve Araştırma Bakanlığı’nın finansmanı ve derneğimin yürütmesiyle gerçekleşen çalışma. Kültürlerarası yetkinlik üzerine odaklanan bu proje iki buçuk yıl sürecek ve eğitim ve kültüre odaklanarak iki tarafta da kültürlerarası yetkinliğin öğrenilmesine çalışacak. Bence bu, önümüzdeki dönemde bütün ülkeler, yeni, eski ve daha sonraki AB üye devletleri için çok önemli bir çalışma olacaktır.

Avrupa Konseyi’nin Kültür Politikaları Özeti (Compendium of Cultural Policies) çok iyi bir bilgi kaynağı, [Alman] Kültür Politikaları Kurumu işin Alman kısmı ile ilgilendi, o yüzden bu tür tamamlayıcı bilgiler için çok iyi bir adres. Daha başka bir çok inisiyatifler de var, sanıyorum bugün Osman Okkan kürsüde olacak ve çok ilginç bir forumda, Alman-Türk Kültür Forumu’nda eminim onun size söyleyecek daha çok sözü olacaktır. Yaşar Kemal ve Günter Grass Başkanlık ediyorlar ve Almanya’daki genç göçmenler için İnternet’te çok ilginç bir proje başlattılar.

Federal Yönetim’den, federal eyaletlerden gördüğümüz ilginin çokluğu umarım sizin için bir fikir oluşturmuştur, ben de artık Avrupa Programları’ndan bahsetmek istiyorum şimdi. Size meraktan bahsetmiştim, birçok kültür operatörü Türk kültür operatörleriyle daha yakın işbirliğine fazlasıyla meraklı ve hevesliler ve kültürel işbirliği projeleri için temel fon programı olan Kültür 2000’e Türkiye’nin de dahil olacağını öğrenmekten son derece mutlular. 2005 yılı için son anda Türkiye’nin talihsiz bir şekilde projeye katılamayacağını öğrenmiştik ama 2006’da ya da en geç 2007’de programın bir parçası olacaklarından eminiz ve bunu umuyoruz.

Bu kültürel fon programlarının amacı nedir? AB’nin, üye ülkelere kültürel projeler için doğrudan finans yardımı yapmasına izin verilmiyor, ancak farklı ülkelerdeki kültür operatörleri arasındaki işbirliğine katkı sağlamasına müsaade ediliyor. Bu Avrupa projelerinin en az üç ülkenin kültür operatörlerine ihtiyacı var ve şu aşamada, Türkiye’nin tam olarak programa dahil olmadığı halde bile, ilave bir ortak olarak katılabilme şansı var. Bu yüzden de çok fazla yükümlülük taşımadan katılmanızı tavsiye ederim, böylece ilk çalışma bağlantılarınızı kurup, ilk deneyimlerinizi yaşayabilirsiniz. Kültür programı dışında da kültür projelerine uygun birçok başka program mevcut. Birkaçını sıralamak gerekirse; bir Gençlik programı var, eğitime yönelik bir program var, film sektörü için medya konulu bir program var, kültürel miras ile ilgili de birçok farklı seçenek var. Size kısa zaman içerisinde verilemeyecek kadar çok detaylı bir konu bu. Teşekkür ederim.

Pascal BRUNET- Teşekkürler. Burada iki AB Ulusal Kültür Ajansı’nı temsil ediyoruz ama salonda başka meslektaşlarımız da var. Belki onların de kendilerini tanıtarak, düşüncelerini bizlerle paylaşmaları ve bizim söylediklerimizi tamamlayacak noktalara değinmeleri iyi olabilir. Evet, salonda Bulgaristan’ın Ulusal Kültür Ajansı’ndan Iveta, doğrudan Türkiye’ye komşu bir ülkeden geldiğinden, bu programların gelişimiyle yakından ilgili olduğunu tahmin ediyorum.

Iveta DIMOVA- Çok teşekkürler. Ben Sofya’dan geliyorum, Bulgaristan Kültür ve Turizm Bakanlığı’nı temsilen buradayım. Bakanlığımız çok yakın bir tarihte Turizm Bakanlığı’yla birleşti, burada Türkiye’de de aynı gelişmenin yaşandığını öğrendim. Öncelikle bu Forum’un düzenleyicilerine teşekkür etmek istiyorum; program çok ilginç ve çok etkilendiğimi itiraf etmeliyim. Bize komşu bir ülke olmanıza rağmen, bu İstanbul’a ilk gelişim. İnsanlar çok içten, organizasyon ise mükemmel, size sonsuz teşekkürlerimi sunmak istiyorum. Bugünkü konu gerçekten de çok ilginç çünkü öncelikle bizi yakından ilgilendiren bir konu, ayrıca AB’nin Culture 2000 programlarının Ulusal Kültür Ajansları olduğumuzdan, bir ağ şeklinde çalışmaktayız ve Türk meslektaşlarımızla iletişime geçmeyi çok istiyoruz. Burada böyle bir imkanımız da olmuş oldu. Culture 2000 programı, Sabine’nin de çok doğru bir şekilde açıkladığı gibi, bir AB programı. Bildiğim kadarıyla Türkiye de bu programa katılmak üzere davet edildi, bu katılım 2005-2006 yılı gibi hayata geçecek mi, yoksa 2007 yılını mı beklememiz gerekecek bunu öğrenmek isterdim. Bulgar kültür operatörleri, Culture 2000 programı kapsamında işbirliklerini geliştirme konusunda çok istekliler, zira bölgesel deneyimleri bir hayli kuvvetli. İşbirliği statüleri koorganizatör ile ortak aralığında değişebilir, ama bölgesel işbirliği alanındaki deneyimimiz, Culture 2000 ya da Culture 2007 programı içerisinde ortaklıklar geliştirilmesinde faydalı olabilir. Çok teşekkürler, ilgilenen Türk meslektaşlarımın benimle iletişime geçmelerinden memnuniyet duyarım.

Zora YAVROVA- Ben Slovakya’dan katılıyorum ve Sabine’in Almanya’da çalıştığı gibi ben de kendi ülkemin Kültürel Temas Noktası’nın başındayım, ikimiz de şu anda Kültür 2005 adlı Avrupa kültür programının yöneticileriyiz. Bu program 2007 yılından itibaren yerini başka bir programa bırakacak. Bu yeni program şu anda müzakere aşamasında ve 2007 yılından itibaren nasıl yürütüleceğini hep beraber göreceğiz. Aranızda Slovak kültürü hakkında bir şeyler öğrenmeye hevesliler varsa benimle görüşmekten hiç çekinmesinler.


Eva CERGOVA- Ben de Çek Cumhuriyeti Kültürel Temas Noktası’nın başkanıyım ve Çekler de henüz Türkiye ile yakın ilişkiler içine girmediler ama eminim ki birçok Çek operatör işbirliği yapmak isteyecektir çünkü bu onlar için ilginç bir deneyim olacak.

Atilla ZANGOR- Herkese günaydın, Macaristan’dan, Budapeşte’den katılıyorum ve ben de Kültürel Temas Noktalarının korosuna katılmak istiyorum. Eğer Macar kültür operatörleriyle iletişime geçmek isterseniz, size yardımcı olmaktan memnuniyet duyarız. Avrupa’daki her Kültürel Temas Noktası’nın çalışma farklılıkları da kültürel çeşitliliğin bir göstergesi. Elbette ki Kültürel Temas Noktaları faaliyetlerinden başka çalışmalar da yapıyoruz. Örneğin Kasım ayında AB ufkunda Avrupa’nın kültürünün ne olacağını ve 2010-2020 yıllarında ne olabileceğini tartışacağımız büyük bir konferans düzenliyoruz. Çoğunlukla yöneticiler düzeyinde gerçekleşecek olan konferans hakkında bilgi almak isterseniz, daha sonra sizinle konuşmaktan mutluluk duyarım.

Mesut ÖZBEK- Ben de Ankara’dan, Kültür ve Turizm Bakanlığı adına katılıyorum. Bakanlık proje koordinatörüyüm, daha çok Avrupa Birliği projelerine bakıyorum. Söylendiği gibi biz, 2005’te Culture 2000’e katılmadık, 2006 için kültürle ilgili STK’lara yazı yazıldı. Eğer projeleri varsa, 2006’da katılacağız. AB projelerinin önemi; Türkiye’de Avrupa Birliği Genel Sekreterliği’nin 2002’de bakanlıklara yazdığı yazıyla, her bakanlıkta proje koordinasyon merkezleri kuruldu. Ancak bunun eğitimine biraz geç başlandı, dolayısıyla AB projelerinin Project Cycle Management eğitimi yeni yaygınlaştı. Türkiye’de AB programlarına proje sunabilmek için, Devlet Planlama Teşkilatı’nın hazırladığı ön Ulusal Kalkınma Planı’nda, proje konularının öncelikler arasında yer alması gerekiyor. Yalnız bizim Diplomacy Training Program kültürü henüz öncelikler arasına almadı; altyapı, insan hakları, azınlıklarla ilgili ilişkiler, hep bunlar öncelik oldu, dolayısıyla kültür alanında biz Avrupa Birliği’nden doğrudan çerçeve program çerçevesinde paralar alamadık. Doğu Anadolu’dan çerçeve programlara, kültürle ilgili projeler sunamıyoruz. 2006’da AB’nin Türkiye’ye ayırdığı 500 Milyon Avro için kültürün öncelikler arasına girmesini sağlamaya çalışıyoruz. Bu konuda yetkililerle görüşüyoruz. Teşekkür ediyorum.

Pascal BRUNET- Belki tamamlamak için bilgi mahiyetinde ve sizin sorunuza da cevap teşkil edecek bir şey söylemeliyim. Relais Culture Europe olarak Bükreş’teki ECUMEST isimli derneğimiz, büyük bir coğrafyada, özellikle Balkanlar özelinde hem ikili, yani üye ülkeler ile üye ya da üye olmayan ülkelerin işbirliğini amaçlayan, hem de Birlik içerisindeki işbirliklerini düzenleyen, yani kültür aktörlerinin kullanabileceği araçların tamamını kapsayan bir mapping, bir kartografi hazırlamakta ve bu noktada Türk meslektaşlarımıza da yardım çağrısında bulunduk. Bu belgeyi Relais Culture Europe’un, ya da Budapeşte’deki ECUMEST derneğinin internet sitesinden indirebilirsiniz. Dolayısıyla bu belge, biraz evvel Sabine’in de değindiği gibi varolan tüm araçlar üzerine genel bilgiler içermekte. AB’ye üye ülkelere, Birliğin yapısına dair veriler mevcut ve her programda durum, operatörlerin sorumlulukları, katılım koşulları farklılık gösteriyor. Ve sanırım şantiyenin durumunu göstermesi açısından oldukça etkileyici bir belge, çünkü aslında sürmekte olan bir şantiye durumu söz konusu, ilerleme halinde olan, bazen oldukça mesafe kat eden bir şantiye. Culture 2000 ile ilgili olarak, değişik nedenlerden dolayı durum biraz bulanık; bir taraftan halihazırdaki program iki önemli aşamadan geçti. 2000-2004’ü kapsayan ilk aşamanın sonunda, finans perspektifleri ve birçok başka nedenden dolayı programın iki yıl daha uzatılmasına karar verildi. Dolayısıyla program 2006 yılında sona erecek. Bugüne gelene kadar çok fazla değişikliğe uğradı, birçok planda değişti, özellikle bazı partnerlerin katılımı hususunda değişiklikler oldu ve Türkiye özelinde Türk operatörlerin katılımının bir an önce sağlanmasını umuyoruz, ama sanıyorum ki top artık Birliğin alanından çok Türkiye’nin alanına geçmiş durumda. Ayrıca 2006 sonunda, Culture 2007 ya da başka bir isim verilecek olan yeni programa geçeceğiz. Biliyorsunuz ki, AB’nin yaratıcı ekipleri mevcut, bunlar bu tür isimleri belirliyorlar, yani diyelim ki Culture 2000 dışında herhangi bir ismi olacak bu programın. Bu program amaçları bağlamında farklılıklar içerecek. 2007’de hem amaçların hem da katılımcı ülkelerin durumunun netleşmiş olmasını ve Türkiye’nin bu programa tamamen dahil edilmesini umuyoruz. Bu şimdiden çalışmaya başlamamıza engel değil tabii. Değişik ulusal ajanslardan gelen arkadaşlarımızın burada bulunmaları vesilesiyle değişik kültürel operatörleri sizlere göstermek açısından önemli bir toplantı olduğu kanısındayım. Sayımız daha fazla olabilirdi. Sanıyorum önümüzdeki ay ulusal ajanslar olarak bir toplantımız olacak, orada bu Forum’un konusunun açılacağını umuyorum. Ama birçok ülkede, ister kültür mirası, ister çağdaş sanat alanında olsun, kültür operatörlerinin Türk meslektaşlarıyla çalışmayı çok arzu ettiklerini biliyorum, böyle bir talep mevcut.

Evet, durum biraz şantiyeyi andırıyor, çok açık olan Culture 2000 programı gibi AB özelinde olduğu kadar, Avrupa’ya dahil olan ve olmayan bu bölgedeki ülkelerin statüleri bağlamında da bir şantiye durumu söz konusu. Bazıları AB’ye üye, bazıları üye olacak, bazıları aday statüsünde, bazıları üye olma potansiyeli taşıyor, dolayısıyla bu şantiyeyi tamamlayabilmemiz için daha çok zaman lazım.

Zeynep BORATAV- Aslında daha sonra da sorabilirim soruyu, genel olarak bir şey sormak istiyorum. Bu tür araçları devreye sokarken, aslında Türkiye’nin altyapısının yeterli olup olmadığını araştırıyor musunuz? Bunun için bir takım altyapıyı güçlendirici programlar getirmeyi planlıyor musunuz, ya da böyle programlar var mı?

Pascal BRUNET- Öncelikle bizim programımız yok, biz sadece bilgi sağlıyoruz. Bizim programlarımız yok, fakat altyapıyla ilgili programlar yakında olacak. 2007’den itibaren AB içinde bölgesel politika, katılım politikası gibi altyapıyı hedef alacak programlar oluşturulacaktır. Bu katılım politikası, bir ülkenin gelişmesinde önemli bir etkiye sahip olduğunu kanıtlaması halinde kültürel altyapıyı da kapsayabilecek şekilde, altyapının güçlendirilmesini hedef alıyor. Bu programlar, bazı alanlarda Türkiye ile işbirliğine açık olacak. Halihazırda Avrupa’da bazı politikaları birbirleriyle uyumlu hale getirmeye çalıştığımızdan, bölgeler arası işbirliğini amaçlayan, örneğin şu sıralar Sırbistan’da süren proje programları gibi programlardan yararlanabileceksiniz. Dolayısıyla bunlar 2007 yılında uygulamaya geçecek projeler diye öngörüyorum. AB bakış açısından, yapılandırmayla kastedilen özünde ekonomik kalkınmadır; büyük bir kalkınma vizyonu mevcuttur ve bunun ekonomik sonuçlar doğurması öngörülmektedir. Bu politika üç büyük amaç üzerine kurulu bir yapıya sahiptir: Birincisi ekonomik kalkınmadır, ikincisi sosyal kalkınma ve üçüncü amaç ise daha çok altyapı ve ekipmanın iyileştirilmesidir. Çok teknik bir konu ama, örneğin altyapı bağlamında, yollarla ilgili çok kapsamlı bir girişim var. Dolayısıyla ekonomik, sosyal ya da kamusal alanın düzenlenmesine dahil olabilirlerse, kültür altyapıları da bu alandan yüksek düzeyde faydalanabilir. Eğer teknik konularda başka sorunuz yoksa, Anna Lindh Akdeniz-Avrupa Vakfı’na kulak vermeyi öneriyorum. Bu Vakıf, çok yeni bir araç, hazırlıkları uzun yıllardır sürmekte, ama açılalı 15 gün oluyor. İskenderiye’de açıldı, sanırım Vakıf Türkiye’de ilk kez tanıtılmış olacak. Bu Vakıf, AB’nin gene çok büyük dış politikasının somutlaşmış halidir. Bu dış politika, bugün 12 yıl gibi bir süredir karşılıklı anlaşmalarla devam etmiş ve Avrupa ile Akdeniz bölgesi arasında oluşmasını arzu ettiğimiz ilişkiyi doğurmuştur. Bu vesileyle, kültürel yapılanma ögelerinin neler olabileceğini göreceğiz.




Gianluca SOLERA- Vakıf için çalışan ben ve diğer arkadaşlarıma gelecek yıllarda gerçekleştireceğimiz çalışmalar için bu yüreklendirici sözlerinden dolayı teşekkür ederim Pascal. Dün yer alan bir tartışmaya dair kısa bir fikrimi arz ederek başlamak istiyorum. Dünkü tartışmayı dikkatle dinledim ve bu konferans çerçevesinde Türkiye’nin meşru kılması gereken bir şey olup olmadığını merak ettim. Dün yapılan bütün yorumlarda Türkiye’nin Avrupalılığının meşru kılınmasına yönelik değiniler oldu. Türkiye niçin Avrupa’ya birşeyler ispat etmeye çalışıyor? Sanırım olası cevaplardan bir tanesi, Türkiye’nin içinde bulunduğu coğrafyanın çok uzun yıllar hatta asırlar boyunca Avrupa tarafından göz ardı edilmiş olmasıdır. Akdeniz havzasından bahsediyorum. Avrupa yüzyıllar boyunca kıtasal bir alan olarak kabul edilmiştir ve denizle sınırlıdır. Ne var ki bir başka kıtasal alan da Akdeniz havzasıdır ki bunun sınırları ise karalara dayanır. Binyıllar boyu uygarlıkların merkezi olan bu alan hatta medeniyetin doğup geliştiği yer olmuştur. Amerika’nın keşfinden önce, endüstri devrimine kadar bu boş alan, Akdeniz, dünyanın merkeziydi. Şimdilerde Avrupa’nın inşasından bahsediyoruz ve bugüne kadar Avrupa’nın fikri babaları Avrupa’yı başından beri bir iktisadi yapı olarak tasavvur etmişler. Hatırlarsanız Avrupa ortak pazarı vardı, yani ilk fikir, iktisadi ve ticari ilişkiler için bir çerçeve yaratmaktı fakat eksik olan birşey vardı ve bu da son yıllarda Avrupa’nın siyaset masasına yatırdığı boyut ve kimlik sorunu oldu. Ve bence gözardı edilen bir boyut vardı ki bu da aslında kültürel boyuttu. Halbuki Avrupa’yı ekonomik bakış açısından inşa etmek için dünyaya kuzeyden güneye bakmak lazım gelir.

Bu hepimizin birarada sahip olduğu muazzam mirasın vücut bulduğu en belirgin şey nedir; kentler. Rumlar için polis, Latinler için urb, İslam dünyası için medîne. Bir medeniyetin gelişiminin zirvesinin en belirgin göstergesi, kent fikrinin yaratılmasıydı. Kent ise Kuzey’de değil, Akdeniz havzasında doğdu. Şimdi, Avrupa-Akdeniz Kültürlerarası Diyalog Vakfı tam da siyasetçiler Akdeniz havzasına dönüp orada bir varlık nedeni arama ihtiyacı duymaya başladıkları vakit doğdu. 1995’te siyasiler uzun yıllardır unutulmaya terk etmiş oldukları şeyin farkına vardılar. Hatırlarsanız 1995’te bakanlar Barselona’da buluşup AB ülkeleri ve Fas’tan Türkiye’ye kadar Akdenizli ortak ülkelerle Avrupa-Akdeniz ortaklığı fikrini ortaya attıkları vakit Barselona süreci başladı. On tane ortak ülke sayılıyor. Bu iş üç boyutta gerçekleşmekte: Barış ve istikrar için çalışmak –o zamanlarda Oslo Anlaşması’nın Ortadoğu çatışmasına son vereceği ümidi vardı-; müşterek refah için çalışmak –çoğu Avrupalı göçlerden korkuyordu, öyleyse kıtamıza yönelmiş göç akınını yavaşlatmak için bu bölgelerde iktisadi kalkınma sağlamamız gerekiyordu- ve bir de üçüncü boyut olarak halklarımız arasında kültürel anlaşma ve alışveriş ki ilk aşamada pek de hayata geçirilememişti.

Böylece Avrupa-Akdeniz sürecinde, ilk on yıl tasarının bu üçüncü direği, ikinci planda kaldı, neredeyse yok gibiydi. Ardından ansızın Bin Ladin ve New York ikiz kulelerine yapılan terörist saldırılarla bu küçük üçüncü direk muazzam önem kazandı ve siyasetçiler unuttukları bu üçüncü direk olmaksızın Avrupa yapılaşmasının ayakta duramayacağının farkına vardılar. Vakıf işte o zaman vücuda geldi. İlk fikir 2002’de çıktı ve iki yıl sonra, 2004’te kültürlerarası diyaloğu hazırlayacak bu Vakfın kurulmasına resmen karar verildi. Hakikaten gerçekleşmesi ise iki hafta önce oldu. Takdir edersiniz ki bürokrasi ve siyaset çağında yaşıyoruz.

İlginçlik Vakfın isminde. Kültürlerarası diyalog tabirini şimdilik rafa kaldırıp derneğin aldığı Anna Lindh adı üzerinde duralım. Avrupa bütünleşmesi fikrinin doğuşunun tarihin kara sayfalarından birindeki mağlubiyete -II. Dünya Savaşı- dayandığı gibi bu dernek de ismini tarihin kara sayfalarından almayı düşündü: Anna Lindh cinayeti. İyi bir fikri bir mağlubiyetten almak bence son derece manidar. Bu gelecek vaad eden öyle bir tutum ki bunu herhangi bir zafer, başarı ya da fetihten yola çıkmaya tercih ederim. Ayrıca Anna Lindh özel bir insandı. Maalesef kendisiyle şahsen tanışma fırsatım olmadı ama hakkında yazılanları okudum ve onunla tanışmış, onunla çalışmış insanları dinledim. Seçilmesinin nedeni Dışişleri Bakanı olmasına rağmen sade bir kadın olmasıydı fakat bu dünyada sınırların olmadığına inanıyordu. Gerçeklik ancak halklar arası temas olursa değişebilirdi ve Vakfın arkasındaki gizli fikir de budur.

Şimdi, bu vakfın misyonu nedir? Bu vakfın misyonu diyalogdur fakat yüz yüze diyalog anlamında, cepheden değil de yanında durmak suretiyle. Ortakların aynı sıklette, aynı şeref ve aynı karşılıklı saygıda bulunmaları gerekir; yalnızca hoşgörünün değil, karşısındakine saygı duymanın da tesis edilmesi ve ötekini kabulün ötesine geçen bir karşılıklı merak ve ilginin gelişmesini sağlamak için. Velhasıl vakfın temel misyon unsurlarından birisi hareketliliği sağlamaktır; kültürel mirasın, fikirlerin, insan kaynaklarının bir yerden ötekine gidebilmesini. Çünkü kültür yalnızca durağan birşey, bir anıt değil bir akışkandır. Kültürün yalnız bir hadise değil, siyasi kalkınma vektörü olması lazım gelir. Kültür gelişmeye yönelik temel siyasi vektör olmalıdır.

Bunu nasıl yapmalı? Vakfa düşen iş sivil toplumla çalışmak ki bu, neredeyse hepimiz sivil toplum çıkışlı olmamıza rağmen pek de kolay değil, özellikle de farklı siyasi aktörlerin, siyaset kültürlerinin ve kurumlarının bulunduğu, bazen sivil toplumların müttefik değil de düşman gibi göründüğü dünyada, Akdeniz bölgesinde. Bu yüzden Vakıf olarak girişimimiz, siyasetçileri yatıştırmak ve eğer sivil topluma güveniyorlarsa fikirlerinin veya tasarılarının hayata geçirilmesi gerektiğini anlatmak gayesiyle, siyasi ve sivil boyutların arasında bir yerde olacaktır. Bundan dolayı çalışma atölyeleri, ağlar, organizasyonların tespiti ve bildirilmesi, temas kurulması. Üç boyut üzerinden çalışılacak.

Bildiğiniz üzere Vakfın pek fazla parası yok. Üç yıl boyunca aldığı 11 milyon Avro’dur. Herhangi bir başka Avrupa programı dahi Vakfımızdan daha iyi mali kaynaklara sahiptir fakat biz de cüzi miktardaki paramızla elimizden geleni yapıyoruz. 2 + 2 formülüne dayanan tanıtım projeleri finanse etmeğe çalışacağız. Bu ne anlama geliyor? Projelerde en az iki AB ortağınız ve iki de AB dışı ortağınız olacağı. Yani eşit imkanlar istiyoruz. AB dışı ortakların bu projelere katılırken AB ortaklarıyla eşit saygınlığa sahip olması ilkesini oturtmaya çalışıyoruz. Temasları kolaylaştırırken iki farklı ağ ya da organizasyon arasında köprü işlevi görmeye çalışacağız. Sonra da tasarıları tanıtmak kalıyor, bir tür etiket geliştirmeye çalışacağız. Kültürlerarası diyalog için Avrupa-Akdeniz etiketi, en iyi performans gösteren tasarılar için.

Bu ilk sene ne yaptık: Komik çünkü dernek resmen 20 Nisan 2005’ten beri mevcut fakat geçtiğimiz birkaç aydır gizliden gizliye Mısır’da bir bakıma yasadışı olarak çalışıyordu. Örneğin, Nisan’daki açılış töreninde bir konser düzenledik ve sanırım İskenderiye’ye tarihinde ilk kez farklı kültürel müzikleri ve müziğin ardındaki kültürel miras çeşitliliğini bir araya getirmeye çalışan bir genç müzisyen grubu getirdik. Size söyleyebilirim ki konserde dans etmeseler bile sandalyelerin altında ayaklarını oynatan örtünmüş kadınlar dahi gördüm. Bu yalnızca bir başlangıçtı fakat ne tür bir şey yapmaya çalıştığımızı size biraz olsun hissettirmiştir sanıyorum. Bu sene, öğretim programlarını değiştirerek onları Akdeniz kültürü fikriyle bağdaşık duruma getirmek; savaş, hoşgörüsüzlük, İslam-Hıristiyan çatışmaları bir yana, bizi bölenin değil de birleştirenin ne olduğunu bulmaya çalışarak, Akdeniz bölgesinin bir parçası olmanın olumlu taraflarını keşfettirmek üzere, okullar üzerinde çalışmayı deneyeceğiz. Bu etiket fikri üzerine çalışmaya da başlayacağız. Halen nasıl hayata geçireceğimiz üzerinde çalışıyoruz ama birçok diğer organizasyonların çalışmalarını da tanımamız önemli çünkü yeni bir şeyler icat edecek olan bizler değiliz. Biz sadece, diyalog için çalışan çok sayıda insana gereksindikleri saygınlığı vermeye, arka çıkmaya, kültürel, siyasi ve sosyal sahalarda, hem Akdeniz bölgesi ülkelerinde hem de AB ülkeleri nezdinde önemli aktörler olarak tanınmalarına çalışıyoruz.

Şimdi bir de geleceğe bakalım: Önümüzdeki üç yıl boyunca üstünde çalışmayı planladığımız altı faaliyet çizgisi var. Birincisinin başlığı “ortak geleceğimiz gençlerdir”: Gençler üzerine çok çalışmak istiyoruz ve onlar için özel projeler geliştirmeye gayret edeceğiz. Hangi alanda olursa olsun, bu projelerde gençlerin aktör, hatta başrol oyuncusu niteliği taşımalarını istiyoruz. İkincisi –oldukça karmaşık bir sözcük- “çok algılılık” olacak. Ana düşünce, arka planımızdaki ortak kültürel Akdeniz mirasını yeniden keşfedip görünür kılmak, özellikle eğitim kurumlarında. Sonrasında ise, “sanatsal yaratı”: Çalışmamızın üçüncü boyutu, bütün bu otuz beş ülkeden genç ve genç-olmayan sanatçıların bir araya gelip beraber çalışmalarına yardımcı olmak. Ardından, “bilimsel araştırma”: Genç bilim adamlarına burs, Akdeniz kültürü üzerine ortak bilimsel projeler vs. Nihayet sonuncusu: “Bir insan gelişimi aracı olarak bilişim teknolojisinden nasıl en iyi yararlanılır”. Son olarak da “kadınlara güç vermek”: Akdeniz bölgesinde çok hassas bir konu ki açıkyüreklikle yüzleşmeliyiz bununla.


Vakfımız bir ağlar ağı. Bir hevenk gibi çalışacak. İskenderiye’deki insanlar, ben ve diğer çalışanlar, birlikte çalışan 35 ülkeden 35 ağın çalışmalarının uyum içinde gelişmesini sağlamaya çalışacağız, her ülkede her ağın başında bir kişi olacak. Türkiye’de İstanbul Kültür Sanat Vakfı var. Beraber öneri getirme sorumluğunu üstleniyorlar ve biz de diğer ortaklarla bağlantıların kurulmasında, en iyi tasarıların tespitinde ve bu ağın etkin çalışmasında yardımcı olmak için yanlarında olacağız. Ardından da UNESCO, Euro-Med ve AB tarafından zaten tesis edilmiş ağlar gibi bölgesel kurumsal ağlarla çalışacağız. Ana fikir, bizim bir bakıma anahtarları ellerinde tutan yönetim ve bakanlar kurulları ile sivil toplum örgütlerinin arasında bir yerde yer almamız.

Son bir değiniyle bitirmek istiyorum: Sanıyorum ki geçtiğimiz son birkaç ayda, yalnız Türkiye için değil bütün Avrupa için, bütün bu bölge için büyük önem arzeden gelişmeler yaşandı. Bunlardan ilki, Ekim ayında Roma’da anayasa tasarısının kabulüydü. İkincisi, Türkiye’yle pazarlıkların başlaması kararıydı. Belki üçüncüsü de Avrupa’da değil de Akdeniz’in güney sahillerinde bir Kültürlerarası Diyalog Vakfı’nın kurulmasının kararlaştırılması olacak ki bu ufak bir detay sayılmaz. Çünkü kanımca kültür yalnızca bir meta değil, insan gelişiminin de motorudur ve biz de bunu bu şekilde yorumlamayı arzuluyoruz. Kanaatimce Türkiye’nin de oynayacak önemli bir rolü var. Avrupa’nın ucunda olduğundan değil, Ortadoğu, Asya ve Avrupa’nın merkezinde olduğundan, Akdeniz bölgesinin bir parçası olduğundan. Öyleyse, Türk insanından ciddi anlamda destek ve anlayış bekliyoruz projemiz için. Teşekkür ederim.

Pascal BRUNET- Teşekkürler Gianluca. Sanırım sizin ağın üyelerinden birinin salona girdiğini gördüm, arka tarafta oturuyor. Ağın Slovenya’daki temsilcisi olacak kendisi. Gianluca’nın sunumu sonrası, sanırım Vakfın konumunun, hatta Vakfın da ötesinde AB’nin konumunun da nasıl kavramsallaştığını açıkça görmüş olduk. Özellikle de, belki AB’nin kültür politikasından bahsetmek için henüz çok erken olsa da, ama eylemsel bazda bazı amaçlar belirmeye, netleşmeye, tanımlanmaya başladı, sorunların neler olduğu da aynı oranda netlik kazanıyor. Bence kültürlerarası diyalog sorunu bugün yüz yüze olduğumuz en önemli sorunlardan biri. Bu gelecekteki Culture 2007 programının hedefini de teşkil edecek; kuşkusuz ki bu program birçok amaç ve hedef üzerine oturacak ve bu da muhtemelen o hedeflerin başta geleni olacak. Gianluca ayrıca ikinci bir eylem hedefinden söz etti; hareketlilik (mobility) Gianluca’nın da söylediği gibi fikirlerin, eserlerin, kişilerin hareketliliğini kapsıyor ve bu alanda Avrupa’da birçok girişimin olduğunu gözlemliyoruz. Culture 2007 programı bu hedefi de kapsayacak ve bu yönde yeni düzenlemeler önerecektir. Bir çok üye ülkede benzeri girişimler olduğunu görüyoruz. Evet şimdi Sabine Bornemann’a geçiyoruz...

Sabine BORNEMANN- Sihirli kelimelerden biri, AB’nin gelecekteki programının hedeflerinden biri olan hareketlilik. Ancak Avrupa programlarına baktığınızda şimdiden farklı ülkelerde işbirliği ortaklarına ihtiyaç duyulduğunu görürsünüz ve o zaman da Kültürel Temas Noktalarının, yani bizlerin, gittikçe daha sık maruz kaldığı yeni ülkelerin nasıl bulunacağı ve hangi parayla desteklenebilecekleri sorusuyla karşı karşıya kalırsınız. Bu yüzden bu ülkelerdeki farklı Temas Noktalarıyla iletişime girmek iyi olacaktır çünkü hareketlilik fonlarının sayısında bir artış var. Bu yeni Vakfın yeni inisiyatifini duyduğuma çok sevindim. Amsterdam’daki Avrupa Kültür Vakfı (ECF) da birçok hareketlilik fonu sağlamakta ve bunlar çok sayıda ülkeye de açık. ECF özellikle Güney ve Doğu Avrupa ülkelerine önem veriyor ve bu hareketlilik fonlarından Türk operatörler de yararlanabilir. Pek bürokratik değil, yalnızca projeler ve kurma aşaması için yeni işbirlikleri oluşturmaya odaklı. Ağ üzerinde iletişim kurmak ve toplantılarından birine ilk kez katılmak isterseniz ya da bir proje için hazırlanmayı düşünürseniz ve gitmeden önce altı yedi haftanız varsa seyahat masraflarınızı karşılaması için ECF’ye başvurmak zahmete değecektir. Akdeniz Bölgesi’nde gösteri sanatlarının üzerine odaklanan başka fon kaynakları da vardır, örneğin belki de birçoğunuzun bildiği Roberto Cimetta Fonu. Ayrıca bütün bu bilgileri barındıran çok hoş bir internet sitesi de var: www.on-the-move.org Bu sitede bir Avrupa ülkesine gitmek istediğinizde kafanızda şekillenecek bütün sorular hakkında her tür bilgiyi bulabilirsiniz. Teşekkür ederim.

Pascal BRUNET- Bizi işleyiş şekliyle ilgili meseleleri düşünmeye iten diğer bir nokta da bu; bu ağlar ve bağlantılar, fikirlerin dolaşımı konuları bu öğleden sonraki bölümde ele alınacak. Vakfın bu alanda önemli ve etkili bir aktör olacağını sanıyorum. Bu konuda şüphem yok, fakat fikirlerin dolaşımını sağlamak, buradaki Forum’a benzer etkinlikler yoluyla bu ve benzeri anlar üretmek Vakfın açısından öncelikli meselelerini teşkil edecektir diye düşünüyorum.

Lodewijk REIJS – Belki de hareketlilik hususuna ek olarak bir kaç söz söyleyebilirim çünkü çok önemli olan insanların yer değiştirebilmesi konusunun yanında bir de mirasın hareket edebilirliği var, Gianluca’nın da belirttiği gibi. AB dahilinde şu aralar halen ciddi gelişmeler var fakat kanımca gelecekte perspektif genişletilebilir. Mayıs’ta Lüksemburg’de gerçekleşecek bir sonraki Bakanlar Konseyi’nin koleksiyonların nakli konusuyla ilgilenen çalışma grubu hakkında önemli bir sunumu olacak. Çok çalıştılar ve şimdiden oldukça hoş sonuçlar elde ettiler. Çalışma yine memurlar değil tabandaki organizasyonlar tarafından yapıldı ve artık bu hususta sanırım hemfikiriz.

Pascal BRUNET- Teşekkürler. Bir soru, ama doğrudan bu konuyla ilgili olsun çünkü ardından tartışma bölümünü açacağız zaten. Teknik, bilgi amaçlı bir soru varsa alalım...

Yolanda ONGHENA- Teşekkürler, Barselona, İspanya’dan geliyorum. Gianluca’ya bir şey sormak isterdim. Vakfın Başkanının da hazır bulunduğu Barselona’da yapılan Anna Lindh Vakfı açılışına katılmıştım çünkü. Başka ülkelerde mevcut ağlarınız var mı, eğer varsa elde ettiğiniz sonuçlar nelerdir, bu ağlar işliyor mu? Çünkü kendime sormadan edemiyorum, bu ülkelerde ne zaman gerçek anlamda bir işbirliği, ortaklık vücut bulacak? Pascal’ın Avrupa-Akdeniz projeleriyle ilgili fikrini de öğrenmek istiyorum: Biz uzun zamandır Avrupa-Akdeniz Kültür Mirası programı içerisinde çalışıyoruz. Ben bu projelerin gerçekten Akdenizli değil de daha çok Avrupalı projeler olduğunu gözlemliyorum. Çünkü güney ülkelerinde, projelerin devamlılığıyla ilgili hep büyük kaygılar oluyor. Proje tamamlandıktan sonra iki ya da üç yıl içinde ne oluyor? Zaman sorunu da var; bazen sırf bir projeyi zamanında bitirebilmek için, kalitesinden ödün verildiği oluyor, yoksa bir sonraki proje için öngörülen bütçeyi alamıyoruz. Üçüncü sorum da Sabine’ye olacak: Demiş olduğunuz gibi Almanya’da Türkiye ile değil de Almanya’daki Türklerle olan deneyiminizde bir ilerleme kaydetmemiş olmanız gerçekten üzücü. Çünkü örneğin İspanya’da göç yeni , fazla tarihi geçmişi olmayan bir konu. Özellikle bir ülkenin dahili kültürel işbirliği alanındaki deneyimi daha ilginç sonuçlar doğurabilir.

Pascal BRUNET- Teşekkürler. Kısaca cevaplarınızı alalım.

Gianluca SOLERA- Aslında, her ülkede ağlar özerk olarak oluşmaktadır. Dolayısıyla ağa kimlerin erişiminin olacağına, kimin olmayacağına biz karar vermeyeceğiz. Tamamen açık olan ağlar var, sınırlı olan ağlar var, projeye yönelik oluşan, dolayısıyla projenin doğasına göre örgütlenen ağlar var. Diplomatik düzeyde yapılabilecek şey, ağların mümkün olduğunca açık olmasını sağlamak ve dahili bir değerlendirme sistemini işler kılmak olacak.

Pascal BRUNET- Evet, Avrupa-Akdeniz projeleriyle ilgili olarak sorduğunuz, ama genel olarak işbirliği sorunsalına gönderme yapan sorunuza gelecek olursak; bunlar işbirliğinin zorlukları, yani birçok kişi, farklı yapı ve partnerlerin alter-egolarının isteğiyle birçok farklı dayanışma modelinin bir arada çalışmasının zorluğu. Avrupa-Akdeniz sorusu ise bu durumu daha da geren bir örnek. Bunu Birlik düzleminde gördük; örneğin Batı’daki yapılar, Birliğe yeni dahil olan ülkelerdekinden daha katı ve güçlüydü, yeni giren ülkeler bir öğrenme ve gelişme süreci yaşadılar, bu gerilimler Avrupa-Akdeniz düzleminde çok daha yoğun olarak yaşanıyor. Dolayısıyla, bu durum bizi kültürel işbirliğini tanımlamaya itiyor. Kültürel işbirliği, Gianluca’nın da belirttiği gibi, yan yana çalışmaktır, ama bu “yan yana çalışma”da farklılıklarımızı da dikkate almalıyız. Ayrıca, Güney’deki operatörlere bilgi ve becerilerimizi aktaracağımız imkanlar tesis edilmeli. Çünkü burada teknikten pek fazla söz etmedik ama bütün bunların arkasında bir teknik var ve bu teknik her zaman kolay işlemiyor. Bu işbirliği oyununa katılabilmek için yeterince güçlü bir yapıyı oluşturacak imkanlara ihtiyaç var. Belki bir dereceleme öngörülmedi, belki projeye katılım için hazırlık, projenin yürütülmesi ve son aşama olarak, genellikle unutulan bir aşama olan projeden çıkış öngörülmedi, ama bu fikri, yani bir kültürel projede hazırlık, yapım ve bırakma aşamalarının olduğunu komisyonda belirtmeyi düşünüyorum. Bu mesajların mümkün olan tüm yollarla ifşa edilmesi gerektiğine inanıyorum. Bu ilk yorumlardan gördüğüm kadarıyla, tüm bu projeler ve teknik araçlar uygulama hedeflerini azamide, her zaman çok kolay okunamayan siyasi niyetleri ise asgaride ortaya koymakta. Bu niyetlerin belirsizliği bir çok farklı nedene dayanıyor. Belirsizler, çünkü her zaman bunları düzenlemesi gereken makamlar tarafından düzenlenmiş olmayabiliyorlar ya da onları belirgin kılacak çalışmayı yapmak için yeterince zaman ayırmıyoruz. Dolayısıyla sanırım Bayan Lalumière bu politik duruma değinecektir.



Catherine LALUMIÈRE- Bayanlar ve Baylar, iyi günler. Öncelikle sizlere bir özür borçluyum, çünkü aslında dün burada olmam ve bu konuşmayı dün gerçekleştirmem gerekiyordu. Fakat gelemedim ve bugün burada, İstanbul’da olmaktan büyük mutluluk duyuyorum. Onbeş yıla yakın bir süredir Türkiye’ye düzenli olarak gelip gitmekteyim ve diyebilirim ki Türkiye’yi sevmeyi öğrendim. Her şeyi bilmiyorum tabii, ama Türkiye hakkında bugüne kadar öğrendiklerim, bu bilgilerimi derinleştirme şevkimi artırıyor.

Gianluca Solera’nın Anna Lindh Vakfı’ylı ilgili sunumunu dinledim ve bundan büyük mutluluk duydum. Anna Lindh’i tanıma şansım oldu ve kendisini çok takdir ettim, çünkü tam da bu kültürlerarası diyalog fikrini temsil ediyordu ve isminin böylesi bir kültürlerarası diyaloğa verilmiş olması gerçekten çok uygun. Diğer bir olumlu husus da Akdeniz-Avrupa alanına duyulduğu belli olan bu ilgi. Bunu çok büyük bir öncelik olarak tanımlamalıyız; gerçek diyalog, anlayış ve ötekine saygı, hareketlilik ve özünde Avrupa’nın verdiği temel mesajla ilgili söylediklerinize katılıyorum. Aslına bakılacak olursa, burada söyleyeceklerim sizinle aynı çizgide devam edecek.

Sizleri, Avrupa Birliği içindeki ilişkilerde kültürün rolü üzerine düşünmeye davet ediyorum. Türkiye ile AB arasındaki ilişkiden bahsederken, siyasi ilişkileri dikkate alıyorum. Tabii bunun öncesinde bir açıklama yapmam gerekiyor. Kültür dediğimde, sadece güzel sanatlar ve edebiyattan bahsetmiyorum. Söylemeye gerek yok ki tüm sanat biçimleri, sanatsal yaratılar ve sanatsal miras kültürün bir parçası, fakat ben kültür derken aynı zamanda fikirleri, değerleri, inançları ve tüm toplumun görüşlerini de kastediyorum. Bu noktada, Bay Solera siz de sivil toplumdan söz ettiniz. Evet, burada kültür en geniş tanımıyla, antropolojik anlamda ele alınmalı.

Bu açıdan ele alındığında, kültürün Türkiye ile Avrupa ilişkilerinin en önemli boyutunu oluşturduğu görülmektedir. Tabii ki, Türkiye ve AB’nin üzerinde birlikte çalışması gereken başka alanlar da var. Ekonomi alanı var örneğin; Türkiye ile 1995 yılından bu yana Gümrük Birliği anlaşmamız var, bu alanda yapılması gereken birçok şey mevcut. Askeri konularla ilgili de bir araya gelip işbirliği yapmamız gerekiyor; Türkiye NATO’nun ve UNO’nun seçkin bir üyesi. AB’nin Türkiye ile askeri bağlamda ilişkileri giderek artacaktır. Uluslararası politikadan da söz edebiliriz; Irak’taki olaylara, Ortadoğu’daki sorunlara karşı nasıl bir tavır alıyoruz vb. Ama diğer taraftan, kültürel bağlam meselesi Türkiye’nin AB’ya katılımı -eğer böyle bir şey olacaksa- projesinde çok belirleyici bir yere sahip olacak.

Tüm bu dosyaların, özellikle de AB’ye katılım dosyasının ön koşulu karşılıklı birbirini anlama, Türkiye ile AB’nin geri kalanı arasında gerçek bir diyalogun inşa edilmesidir. Bu doğrultuda, demagoji, yanlış anlama ve art düşünceleri aşmamız gerekiyor. Gelecekte bu katılımı hazırlamak ve gerçekleştirmek için kültürel boyut hayati öneme sahip. Biraz dramatikleştirerek de olsa bunun üzerinde duruyorum, çünkü bugün insanların bu konudaki görüşlerini, AB’deki kamuoyunun ne durumda olduğunu ve özellikle Fransa’da Türkiye’nin AB’ya katılımı söz konusu olduğunda insanların neler düşündüğünü görüyorum.

Avrupa’daki ülkelerin büyük çoğunluğunda, Türkiye az tanınıyor. Evet, tarih kitaplarında İstanbul’un Osmanlı İmparatorluğu tarafından alınışından söz edildiğini okuduk, ama bu on yüzyıl kadar eskiye giden bir olgu. Osmanlı İmparatorluğu ve gücünü biliyoruz; yeniçerileri, Büyük Türk’ün korkutuculuğunu duyduk.
Ama tüm bunlar tamamen bir bilgi kargaşasından ibaret ve Türkiye’ye dair abartılı ve karikatürize bir tasavvur yaratıyor. Cehalet çok yaygın ve utanarak şunu belirtmeliyim ki, Fransızlar ve diğer Avrupalılar da bu konuda çok cahiller; Türklerin dünya görüşlerini, Türk kafa yapısını, Türklerin yaşama biçimlerini bilmiyorlar. Bu yanlış anlamalara sebebiyet veriyor ve zamanı geldiğinde, Türkiye’nin AB’ye girişinin önüne engeller koyacak bir durum.

Bütün bunlara bazı kaygılar da eşlik ediyor: Türkiye’nin demografik ağırlığı, aynı zamanda bir potansiyel olarak da görülen ekonomik gücü ve en belirgin kaygılar şu şekilde ifade ediliyor: Eğer Türkiye AB’ya girerse, Avrupa kimliği çözünecektir, çünkü Türkiye Avrupalı değildir. Peki o zaman bu ne anlama geliyor? Avrupalı olmakla ne kastediyoruz? Avrupa kimliği ile neyi kastediyoruz? Kaçınılmaz olarak kendimizi, kültürel bir sorunun merkezine ulaşmış buluyoruz. Avrupalılığı tanımlayan şey nedir? Türkiye ne açıdan Avrupalı değildir? Avrupa kültürünün içeriği nedir ve Türkiye’nin Avrupalı olmasını ya da olmamasını belirleyen şey nedir? Bana diyeceksiniz ki bu soru zaten olumlu bir cevaba kavuşturulmuştur, zira Türkiye 1963 yılından bu yana Avrupa Konseyi’nin bir üyesi ve bu bağlamda, Avrupalı, Avrupa kültürüne, Avrupa kimliğine dahil bir ülke olarak tanınmıştır.
Bu soru, 1989 yılında Orta Avrupa ülkelerinin, Avrupa Konseyi’nin ve ardından da AB’nin kapısını çaldıkları zaman da ortaya atılmıştır. Avrupalı kimliğinin kriterleri o dönemde sorgulanmaya başladı. Avrupalı’yı Avrupalı yapan nedir ve bir Avrupa oluşumuna katılabilmenin kriterleri nelerdir? Coğrafi öğeler var: Türkiye biraz Asya’nın, biraz da Avrupa’nın üzerinde kurulu. Ama ne İstanbul, ne de Çanakkale Boğazı aşılamaz sınır çizgileri. Dolayısıyla coğrafi kriterler birer gösterge, fakat kati tanımlar değiller. Tarihsel öğeler de mevcut ve bu noktada Türkiye’nin eski çağlardan bu yana Avrupa tarihinin bir parçası olduğu görülüyor. Bu da bizi yine kültürel kriterlere geri getiriyor. Her halükarda Türkiye’nin AB’ye girmesiyle ilgili tüm soru işaretleri, endişeler ve şüpheler de bu nokta üzerinde yoğunlaşıyor.

Şu an Fransa’da çok büyük bir çoğunluk tarafından dile getirilen bu rahatsızlığın biraz altını deştiğimizde, bunun Türkiye’nin Müslüman bir ülke olmasından kaynaklandığı görülüyor. Bu da bizi AB’nin bir Hıristiyan kulübü olduğu ve üyelerinin arasına Müslüman bir ülkeyi alamayacağı noktasına getiriyor. Görüyorsunuz ki çok tehlikeli bir yola girmiş bulunuyoruz, çünkü çok tehlikeli ve tamamen zararlı sonuçlara varma riskimiz var. Türkiye’nin adaylığıyla ilgili bu kaygılar ve gerekçeleri çok ciddi çelişkiler ve tehlikeler barındırıyor. Dini, üyeliğin kriteri olarak konumlandırarak, Avrupa’ya “Hıristiyan” ya da “Hıristiyan geleneğinden gelen” ibaresi taşıyan bir etiket yapıştırarak çok tehlikeli bir yola girmiş oluyoruz. Samuel Huntington’a ve medeniyetler savaşına hak vermeye gerek yok, Haçlı Seferleri’ne başlamak gerekir ve bu çok yanlış bir başlangıç olur.

Bu konuda başka bir kanaat de kültürel bir sorundan çıkıyor; Fransa’nın eski cumhurbaşkanlarından biri de bu argümanı kullanmıştı: “Farklılar ve öyle de kalacaklar”. Şimdi bir seçenek değişime inanmak; her insanın değişebileceğine, dönüşebileceğine, gelişebileceğine inanırsınız ve bu noktadan sonra herhangi birini a priori dışlamayı yanlış bulursunuz çünkü bu ne gelişmeye ve dönüşmeye, ne de halkların iyi niyetine inandığınız anlamına gelir. Kültürel farklılıklara yüksek kıymet veren günümüz Fransası’nda görülen böylesi bir akıl yürütme çok güzeldir, ama bu akıl yürütmenin sonunda şöyle bir noktaya varmış oluyorsunuz: “Farklısınız, farklı kalın, yurdunuzda kalın. Bizim ülkemize girmeye haiz değilsiniz, zira farklısınız ve biz farklılığınıza saygı gösteriyoruz. Dolayısıyla kulübümüze üye olamazsınız.”

Burada kaygan bir zeminin üzerindeyiz ve buna tepki göstermeliyiz. Avrupalıların bu hususta çaba göstermeleri gerekiyor ve özellikle de şu anki düşünce yapısı eğer dikkat etmezsek içe dönüklük, dışlama, ötekinden korkma, hırçınlık, yabancı düşmanlığı ve hoşgörüsüzlükle sonuçlanacak. Dolayısıyla biz Fransızlar olarak önce kendi arka bahçemizdeki durumu çözmeliyiz. Bunları altını çizerek söylüyorum, çünkü bugün içerisinden geçmekte olduğumuz bu dönem, AB Anayasasıyla ilgili önümüzdeki hafta Fransa’da gerçekleşecek olan referandum, endişelerimiz, hıncımız, önyargılarımız, kendi arka bahçemizdeki sorunu çözmek için bir fırsat sunmaktadır. Kültürel açıdan, Fransa doğru bir tutum içerisinde değildir. Bu tür fikirlerin gelişmesini önlemek için çok dikkatli olmalıyız, çünkü sonradan çok pişman olabiliriz. Fikirler, düşünme şekilleri, önyargılar; bunlar da yine kültürün bir parçasıdır. Bizim böylesi bir sorunumuz var, ama Türkiye’nin de sorunları var, zira Türkiye bir değişimden, dönüşümden geçiyor. Bu sürece son 15 yıldır tanık olmaktayım. Bu değişimler henüz sonuçlanmadı, iyi ki de öyle, çünkü eğer Türkiye AB’ye girmek istiyorsa, kelimeye burada verdiğim anlamda kültürel alanda bu değişimlerin sürmesi gerekmektedir.

AB’ye girmek, AB’nin parçası olmak, örneğin Avrupa Konseyi ya da diğer herhangi bir uluslararası örgüte dahil olmaktan çok daha güçlü, çok daha farklı taahhütleri beraberinde getirmektedir. AB’ye dahil olmak, evlilik taahhüdüne benzetilebilir. Yani aynı temel değerler ışığında, aynı tavırda ve aynı yönde birlikte çalışacağını taahhüt etmek demektir. Bu yüzeysel bir şey değil derin bir konudur ve bu zamana kadar AB’nin, AB mekanizmasına dahil olan ülkelerden talep edilen çabayı ölçüp biçtiğini hiç sanmıyorum.

1989 yılında Orta Avrupa ülkelerinin AB’ye üyelik başvurusunda bulunmalarından sonra neler yaşandığına bakalım -ki bu salonda bu ülkelerden bazı temsilcileri görmekteyim: Macaristan, Slovakya, Bulgaristan vs.’nin Kopenhag kriterlerine, yani ekonomik ve siyasi kriterlere uymaları istendi. Zihniyetin değişimi, kamuoyu görüşü ve AB üyesi olmanın anlamının doğru şekilde değerlendirip değerlendirilmediği konularını atladık. Bay Solera siz biraz evvel sivil toplumdan bahsettiniz ve AB’ye giriş sürecinde sivil toplum çok önemli bir aktör. Sivil toplumlar bir oldubittiyle karşı karşıya kaldı. Başka yerlerde diplomatlar ya da politikacılar tarafından yerine getirilen görevlerle gerçekten bağlantılı değildirler. Öyle olması halinde bu büyük bir sorundur.

Kültür alanı dikkate alınmamaktadır ve bugün birçok yanlış anlaşılma söz konusu; bakınız örneğin Birleşmiş Milletler nezdinde ya da Irak’ın işgaline karşı takınılması gereken tavır konusunda. Bu hafta Avrupa Parlamentosu’nda yeni üyeler ile eski üyeler arasında Yalta Deklarasyonu hakkında anlaşmazlık yaşandı; bazıları Yalta da dahil Rusların yaptıklarını kutlamak istiyordu, çünkü Kızıl Ordu Hitler’in alt edilmesine katkıda bulunmuştu. Diğer taraftan Polonya, Baltık ülkeleri ve başkaları ise Kızıl Ordu’ya böylesi bir övgü gösterisinin biraz abartılı olduğunu dile getirdiler, çünkü adı geçen Kızıl Ordu Hitler’in alt edilmesine katkıda bulunmuştu ama sonrasında da Stalin’i başa getirmiş ve Orta Avrupa ülkelerini 50 yıl boyunca baskı altına alan yönetimleri de iktidara o taşımıştı. Yani burada da görülüyor ki, yanlış anlaşılmalar ortadan kaldırılmadığı müddetçe akıl karıştıran durumlar oluşuyor ve bunlar AB’nin içerisinde gerilimlere yol açıyor. Sanırım 2004 yılında sadece yeni üye ülkelerde değil, eski üyelerde de kamuoyundaki gelişmelerle, zihniyetlerdeki dönüşümlerle pek ilgilenmedik. Bugün, yine Fransa örneğine bakacak olursak, Fransız halkı tarafından AB’ye getirilen eleştirilerden birisi de, on yeni ülkeyi Birliğe dahil ederek yapılan genişlemede halkın görüşüne baş vurulmamış olmasıydı. Dolayısıyla kültürel boyutu, kimlik boyutunu bir yana bıraktığınızda, aslında bizdeki iyi hatıralara yaslandığı görülmektedir, çünkü kamuoyu dikkate alınmaksızın kalıcı bir birlik inşa edilemez.

Türkiye konusuna gelecek olursak; Türkiye AB’ye giriş adaylığını beyan ettiğinde, zorlu bir yola girmiş oldu. Burada bulunan Türk vatandaşlarına sesleniyorum, siz bunu herkesten daha iyi biliyorsunuz, ülkeniz çok güçlü bir kişilik, çok uzun bir tarihi var, bağımsızlığı ve bağımsızlığın hakimiyetini tatmış bir ülke. Oysa ki AB’ye giriş, hakimiyetin bir kısmının Birliğe ihale edilmesini gerektiriyor. Bu birçok üye ülke için bir hayli zor oldu ve örneğin Fransa ve Almanya’nın, birlikte kuracakları bu Birliğin yararına hakimiyetlerinden feragat etmeleri için iki nefret uyandıran Dünya Savaşı’nın acısını yaşamaları gerekti. Türk halkı gibi bir ulusun ise uzmanlıklarının, hakimiyetinin bir bölümünü AB yararına aktarması, 25, 27 ya da belki 30 diğer üye ülkeyle kendini eşit bir konumda görmesi kolay değil. Çünkü bu soru her bir vatandaşın kalbinin derinliklerine, kültürüne, en derin kültürel kimliğine dokunmaktadır. Bu adımın atılması bu yüzden büyük zorluklar içermektedir.

Diğer taraftan, AB’ya dahil olunduğunda, ortak değerleri uygulamak gerekecektir. Bu ortak değerler halihazırda zorlu bir şekilde onaylamaya çalıştığımız bu anayasa projesinde de çok iyi dile getirilmektedir. Açıktır ki Türkiye gibi bir ülke için bu birçok değişimi gerektirmektedir. Gerçekten çaba harcanması gerekir ve yaşanan bazı olaylar, bu ilke ve değerlere ters düşmektedir. Bundan birkaç hafta önce, Türkiye’de feminist bir gösterisi polis tarafından bastırılmıştır. Bu eylem, kadın – erkek eşitliği ilkesine tamamen ters düşen bir yöntemle bastırılmıştır. Dolayısıyla yapılan şeyler iyi hesap edilmelidir. Türkiye’de bazı siyasetçiler, Avrupa’nın şu ya da bu soruna gelenekler gereğince karışmaması gerektiğini belirtmektedir, ama karışması gayet doğaldır, çünkü bu sorunlar temel değerleri dokunmaktadır.

AB’ya katılmak isteniyorsa, oyunun kurallarına riayet edilmesi gerekir, ki bunlar oyunun kuralından da ötedir; bunlar Avrupa’nın üzerine kurulu olduğu en temel değerlerdir. Yani şu noktayı vurgulamak istiyorum: Gerçekten bu Birliğe tam üye olarak katılmak isteniyorsa, Birliğin bu temel değerlerinin kabulü kaçınılmazdır. Çevre sınırlarda kalınacaksa, eğer ortaklık anlaşmasıyla yetinilecekse, Birliğin temel değerlerine katılım şart değildir. Ama eğer Birliğe katılmak isteniyorsa, adı geçen bu değerlere katılımı talep etmek en doğal hakkımızdır.

Ben AB’nin dünyaya dersler vermesini kesinlikle desteklemiyorum, genellikle farklılıklara özen göstermeksizin, ötekine çok fazla ders verme eğilimindedir. Örneğin Birliğin komşuluk politikalarıyla ilgili olarak, anlaşmanın 57. maddesi var; bu maddeyi pek sevmiyorum çünkü bizden komşularla, Birliğin değerlerini dikkate alarak işbirliğine girmemizi talep ediyor. Bu biraz tek taraflı bir düşünme yapısı. AB kültürel çeşitliliklere saygı göstermeli ve üçüncü taraflara sürekli kendi kurallarını dikte etmemeli. Fakat bu ülkelerden biri eğer AB’ye üye olmak istiyorsa, bu tabii başka bir konudur. Çok güçlü ve ve dikkatle uyulması gereken bir angajmandır.

Şimdiye kadar tüm söylediklerimden de anladığınız gibi, benim açımdan ülkelerle AB arasındaki ilişkide kültürel, felsefi, siyasi boyut hayati bir öneme sahip çünkü tüm bunlar AB için de hayati unsurlardır. Çok güçlü, birbirine çok bağlı ve kendine özgü bir birliktelik olan AB, bu birlik bir değerler kaidesinden temellenmedikçe bu güçlü yapısını sürdüremez. Tıpkı bir ev gibi, bir temele oturmak zorunda. İşte bu temel değerler kelimenin en asil ve en geniş anlamıyla kültüreldir. Bu değerler bu birlikteliğin harcıdır ve Birliğin amaçlarını belirleyen de yine aynı değerlerdir.

AB’yi niye kurduk? Refah için, ama bundan daha fazlası var. AB’nin bir uygarlık ülküsü, bir insanlık kavramı, insana saygı ilkesi, insanın toplumla ilişkisine dair bir algısı vardır. Dolayısıyla burada tanımladığım en geniş anlamıyla kültür, Avrupa oluşumunun aynı zamanda hem kaidesi, hem harcı, hem de amacıdır. Gelecekte AB’nin dış politikasını şekillendirecek olan da işte bu kültürel çizgidir. AB’nin dünyadaki dışa dönük faaliyetleri öylesine belirlenmiş bir faaliyet, bir sömürgecilik ya da bir fetih hareketi kesinlikle olmayacaktır. Fakat insani faaliyetler, gelişmekte olan ülkelere yardım, çatışma ortamındaki bölgelere askeri destek gibi faaliyetler de belli bir amaç doğrultusunda gerçekleştirilecektir. Bu amaç şöyle formüle edilebilir; barış ortamının yeniden inşası, halkların en iyi koşullarda yaşamalarının sağlanması vb. Dolayısıyla AB’nin dışişlerinde belli bir dünya kavrayışından, belli bir kültürel yapıdan beslenen bir özgünlük mevcuttur.

Türkiye bu değerler kaidesini ve bu sözünü ettiğim amaçları paylaşarak bu mekanizmaya dahil olmaya davet edilmiştir. Bunun için bir takım dönüşümler ve bu yönde bir niyet gerekmektedir. Kimse Türkiye’nin yerine karar alamaz. Türkiye derken tabii ki Türkiye’nin yöneticilerini kastediyorum. Tüm Türk toplumunu da kastediyorum. Bunu daha önce de belirttim, bu karar sadece yöneticiler tarafından alınamaz. Tüm toplum bu kararın açıkça ve bilinçli olarak bir parçası olmalıdır. Bu süreç, kültürlü kadın ve erkeklerden, siz entelektüellerden, yaratıcılardan, fikirleri, inançları, değerleri, büyük ilkeleri, kısacası kültürü yaratanlardan geçmektedir.

Kültürlü kadınlar ve erkekler, entelektüeller Avrupa’nın oluşumunda yeterince etkin olamadılar ve bundan dolayı oldukça pişmanlar. Avrupa’nın oluşumunu, hayati öneme sahip sosyal ve insanı boyuttan mahrum bırakarak, fazlasıyla iktisatçıların, teknoktratların eline bıraktık. Türkiye, Türkiye’nin AB’ye üyeliği konusunda da aynı şey geçerli. Bu sadece iktisat dosyalarına, istatistiklere ya da formalitelere bırakılacak bir konu değildir. Çok daha derin, çok daha hayati bir konudur, aynı zamanda bir o kadar da katı bir konudur. Ben kişisel olarak tüm kalbimle Türkiye’nin bu ön adaylık sürecini bu şekilde ele almasını ve entelektüellerin, kültür alanının profesyonellerinin işe el atmalarını ve “AB’ye ilgili her şey uzmanların, teknisyenlerin işidir. Biz oradan buradan teşvik almaktan veya şu ya da programa dahil olmaktan memnunuz” diyerek köşelerine çekilmemelerini umuyorum. Hayır mesele çok daha ciddidir ve Anna Lindh Vakfı’nın de aynı ilkeden hareket etmesinden dolayı çok memnunum ve sanıyorum bu Vakıf doğru yolda ilerlemektedir. Ama bu Vakıf her şeyi de tek başına yapamaz. Hepimizin ülkelerinde, tüm koşullar altında düşünebilen ilkeli ve idealist kadınların ve erkeklerin bu sorumluluğu üzerlerine almaları gerekiyor. Türkiye’yi, AB’yi ancak böyle geliştirebiliriz, geliştirebilirsiniz, Türkiye’yi ancak bu koşullarda AB’ye dahil edebilirsiniz.

Bir izleyici- İlk başta bir yanlışı düzeltmek istiyorum. Türkiye İslam devleti değildir, anayasasında laik bir devlettir ama Türkiye’de Müslümanlar fazla yaşamaktadır. Ama ülkemizin her yerinde ateist de vardır, Hıristiyan da vardır, Musevi de vardır. Türkiye’yi İslam devleti olarak görmenizi başta Avrupalıların ve Amerikalıların yaptığı en büyük hata olarak görüyorum. Bir de bir şeyi açıklamak istiyorum; Avrupa’da çoğunluğun mensubu olduğu dinler bu topraklardan çıkmıştır. Mezopotamya’dan Sümerliler’den çıkmıştır, gerek Hristiyanlık, gerek Musevilik. Bu topraklardan gitmiştir yani kültürlerarası kaynaşmada dini kitaplara baktığınız zaman ortak birçok noktamız vardır. Bu bakımdan farklılıklarımızın zenginlik olduğunu çok iyi görmemiz gerekiyor.

İkincisi, ben Avrupa’nın birçok ülkesini gezdim. Elli yıl evvel sizlere Türkler geldi çalışmak için. Elli yıldan beri Hollanda’da Hollandaca bilmeyen insanlar var. Yeni yasalar çıkarılıyor: 500 tane Hollandaca kelime bilmezseniz Hollanda vatandaşı olsanız dahi Türkiye’ye geri döneceksiniz. Dünyanın en gelişmiş medeniyetlerininin topluluğu olarak görülen Avrupa, kendisine gelen misafirlere dilini öğretme zahmetinde bulunmuyor ki ekonomik olarak da çok iyi bir durumda. Sonra bir bakıyorsunuz geri kalmış, kenar mahallelere itilmiş toplumlar, orada komün yaşıyorlar, kendi kendilerine biraraya geliyorlar, Avrupa’nın postmodern yapısını algılayamadan, moderniteye de geçirilememiş bir toplum çünkü Anadolu moderniteyi Anadolusal ve topraksal bir yapıda yaşıyor. Bunları araştırmanızı tavsiye ediyorum, özellikle vakıfların bunu çok araştırması gerekiyor.

Bir şey daha, bizler 500 yıl Avrupa’nın içinde yaşamış bir ulusuz. Savaşla gitmişiz ama aynı şey, Amerika da şimdi savaşla Ortadoğu’ya giriyor. Yani Avrupa kültürünün Türk-Anadolu kültürüyle birleşmesinde çok zorluk çekileceğini sanmıyorum. Biz AB’ye giriş sürecimizi yaşarken, kendi değerlerimizi evrensel değerlerle bütünleştirmek için gidiyoruz. Çok önemli; Fransızlar Hatay’a girdiler ve üç-dört yıl kaldılar ve bugün Antakya Fransız kültürü altında gelişmiştir. 500 yıl kaldığımız Macaristan, kökleri Orta Asya’dan gelen Hunlar bizi barbar olarak görüyor ve bir şey yapmamışız, dinini de değiştirmemişiz, oldukça laik davranmışız o zamanların içerisinde. Bunu böyle iyi değerlendirmemiz gerekiyor.

Avrupa’ya geldiğimiz zaman Fransa ve Almanya arasındaki farklılıkları, birbirlerine nasıl davrandıklarını bütün dünya biliyor. Bugün bir Fransız’a İngilizce konuşturamıyorsunuz Paris’e gittiğiniz zaman, dona kalıyorsunuz. Yani bu nasıl bir birleşim? Bu çok şaşırtıcı. Ama benim gördüğüm yine ekonomik. ABD’nin emperyalist gücüne karşı Almanya ve Fransa’nın birleşmesi gerekiyor. Çok ciddi bir birleşiklik yaşaması gerekiyor. Avrupa kimliği konusunda detaylı bilgi alamadım Sayın Lamuière’den. Avrupa kimliğinin nasıl olacağı konusunda detaylı bilgi almak istiyorum.

Bir de bir şeyi öğütlemek istiyorum; lütfen Anadolu topraklarındaki hümanizm felsefesini iyi irdeleyin. Çok ihtiyacınız olacaktır. Bizim Bektaşiler’den Yunus Emre’ye kadar halkımızın yapısının temel faktörlerini çok iyi bilin. Bizler bunu niye hayatımıza yansıtamadık biliyor musunuz? Çünkü ekonomik olarak günlük yaşamak zorundayız. Geleceğimizi planlayacak imkanlarımız yok. Biz yıkılmış bir devlet üzerine kurulduk. Mustafa Kemal’in önderliğinde dünya devleti olabilmek için çok mücadele verdik ve bunlar için Afrika’dan, başka yerlerden para gelmedi bize. Biz bunları bir bütün içerisinde yaptık ki Almanlarla işbirliğimiz var, Fransızlarla da Kanuni Sultan Süleyman’a giden işbirliğimiz var. Bizlerden yardım istediniz zor durumda olduğunuz zaman. İnsanlık bir bütündür, önemli olan insanlığa bakış açısıdır. Küreselleşmenin boyutlarına iyi baktığımız zaman bir bütün olarak yaşamaya mecburuz. Eğer bütün olarak yaşamazsak, terörizm ve kan her tarafa yayılacaktır. Sayın Lalumière’e bir şey daha söylemek istiyorum; evet polisimden ben de utanç duydum o kadını dövdüğü için ama geçen gün Türk’ün en büyük gazetesi Hürriyet’te okuduk Fransız polisi gençleri çok kötü dövdü. Öyle kötü dövdü ki manşetlerdeydi. Ben ondan da utanç duyuyorum.

Catherine LALUMIÈRE- Beni yanlış anlamayın. Türkiye’den Müslüman bir ülke olarak bahsederken, Türk devletinin laik olduğunu biliyorum tabii ki. Sadece şu sıralar AB’de ve özellikle de Fransa’da olup biteni dile getirdim, bunları ben de eleştiriyorum ve kınıyorum, ama maalesef gerçek bu. Yani şu an Fransız kamuoyunda bazı tepkileri kötü buluyorum. Bu fikirleri değiştirmek için bunların varlığını dikkate almalıyız. Bunların konuşulmasını istiyorum, tüm bunları saklamak çok tehlikeli. Türkiye’ye bakacak olursak, burada da her şeyin mükemmel olduğu söylenemez. Benim söylemek istediğim, birlikte bir şeyler inşa edebilmemiz için özenli olmamız gerektiği.

Bir izleyici- Geçen sene Bişkek, Kırgızistan’da yurttaşlık eğitimi projesinde görevliydim. Bu sene İstanbul’da küçük bir üniversitede çalışıyorum. Bütün oturumculara sunumları için teşekkür ediyorum. Hepsi de oldukça aydınlatıcı oldular ve itiraf etmeliyim ki beni kültürün çözüm değil sorunun ta kendisi olduğuna ikna ettiniz. Kültür tarihçisiyim. İşim bu ve araştırmalarım Kanada ve ABD’de çokkültürlülük sorunuyla ilgili. Sanırım sahici bir kültürlerarası diyalog oluşturmak istiyorsak, merkez fikrinden vaz geçmemiz gerekiyor. Bence bunu bir daha düşünmeliyiz. Tarihçi olarak beni rahatsız eden diğer husus da Dr. Solera’nın değindiği Avrupa-Akdeniz kültür sentezi fikri; bunu hayata geçirmek için tarihi ne derece suiistimal edebiliriz? Tarihi düzlemde ortak değer arayışı çoğunlukla belli siyasi ve iktisadi emeller uğruna tarihin yeniden okunup çarpıtılmasıyla sonuçlanmıştır. Bunun burada tehlike arz edip etmediğini merak ediyorum. Teşekkürler.

Pascal BRUNET- Son bir soru alalım, sanırım ardından bu oturumu bitireceğiz. Bu tartışmalar bugün öğleden sonra devam edecektir ve yarın da sanıyorum bir tartışma bölümü olacak.

Bir izleyici- Kültürel birleşimden bahsediliyor, hakikaten çok kapsamlı, çok ulvi ve çok yüksek bir hakikatten konuşuluyor. Şimdi, genelde hep biz Avrupa’yı tanıyoruz. Yani yaklaşık 70-80 seneden beri bu konularla ilgili çok atılımlar var. Fakat Avrupa hakikaten Türkiye’yi tanımıyor. Buradaki insanlardan, düşüncelerden de çok bariz bir şekilde ortaya çıkıyor. Türkiye’yi “Her kim olursan ol yine gel” diyen bir Mevlana, “Yaratılanı severiz yaratandan ötürü” de diyen bir Yunus Emre ve “İnsanların en hayırlısı insanlara faydalı olandır” diyen bir peygamberin sözlerinde bulabiliriz. Burada konuştuğumuz kültürel farklar hep siyasete kayıyor. Hanımefendi mesela “Türkiye eğer girecekse bize uymalı” dedi. Hakikaten doğru, yani siz bir yere girecekseniz uymalısınız. Fakat örneğin vahşi bir hayvan düşünün yüz tane masumun hakkına tecavüz ediyor, onları öldürüyor. Şimdi o hayvanı affedersek biz çok güzel bir şey yapmış oluruz, fakat o yüz tane masum ne olacak? Böyle bir şey olamaz. Yani yüz tane masumu parçalayan caniyi affetmek o yüz tane masumun hakkına tecavüz etmek demektir. Şimdi Avrupa bizden bunu istiyor. Yani bu kültürel farklılığı farklı boyutlara taşımak çok yanlış. Olay sadece vicdanda bitiyor çünkü aklın gıdası ilimdir, kalbin gıdası da dindir, vicdandır. İkisinin birleşmesinden hakikat tecelli eder. Avrupa bunu ayırmaya çalışıyor. Bunu ayırırsanız hem politikada, hem siyasette, hem yaşantıda, hem vicdanda hiçbir zaman başarılı olamazsınız. Biz Avrupa’yı hakikaten çok irdeliyoruz. Ama Avrupa şunu anlamalı, Türkiye’nin yaşantısı Avrupa’ya göre farklı. Mesela Avrupa’nın yaşantısında, kültüründe içki çok normal bir şey fakat bizde içki haram olarak biliniyor. Bunun niye haram olduğunu bilmeniz gerekiyor. Siz sadece kendi bakışınızdan bakmaya çalışıyorsunuz ve bu da hataları getiriyor.

Lodewijk REIJS- Amerikalı arkadaşımızın –üzgünüm adınızı duyamadım- kültürel diyalog hakkında söylediği “kültürün merkezi olmamalıdır” ifadesi üzerine kısa bir düşünce sunmak istiyorum. Kanımca tamamen haklı ve tam da bu nedenden dolayı Avrupa’da şu aralar oldukça ateşli bir tartışma söz konusu. Özellikle UNESCO, kültürel çeşitlilik ve önemi üzerine. Bu tabii ki çok güç bir mesele çünkü herkes dünyaya kendi bakış açısının merkezinden bakar fakat özellikle Avrupa’da bu meselenin oldukça üstünde durulmaktadır, özellikle de Fransa’da bütün bu kültürel çeşitlilik sorunu ele alınıyor. Kanımca kültürel diyaloğun bu anlamı için çok önemli.

Pascal BRUNET- Teşekkürler böylece süremizi epey aşmış olduk. Sanırım bu tartışma öğleden sonra da devam edecek, ama bu bölümdeki tartışmamızın konusu özellikle “Avrupa programları içinde araçlar, faaliyetler ve bunların gerekçeleri” idi ve sanırım bu konuyu açıklığa kavuşturduk. Aynı konuyu ağlar ve ağların operatörleriyle, deneyimleri bazında tartışmanın çok ilginç olacağı kanısındayım. Yarın ise yaratım süreçleri ve sanatçılar ele alınacak.

Panel: “Ulusal Kültür Ajansları, STK’lar, Kültür Ağları ve Sanatçı Etkinlikleri



Panel: “Ulusal Kültür Ajansları, STK’lar, Kültür Ağları ve Sanatçı Etkinlikleri Bağlamında Türkiye-Avrupa Kültürel İlişkilerini Geliştirmek İçin Araçlar ve Eylemler”

Moderatör: Mahir NAMUR- Avrupa Kültür Derneği Başkanı, Türkiye
Bernard FAIVRE D’ARCIER- Sanat Danışmanı, Avignon Festivali Eski Yönetmeni, Fransa
Nelson FERNANDEZ- Visiting Arts, Sahne Sanatları ve Profesyonel Gelişim Bölümü Başkanı, İngiltere
Jan ZOET- Rotterdam Schouwburg’un Direktörü, IETM Yönetim Kurulu Üyesi, Hollanda
Filippo Fabricca- Cittadellarte – Fondazione Pistoletto, İtalya
Nevenka KOPRISKEV- Balkan Express Network’ün Koordinatörü, Bunker Productions’ın Direktörü, Slovenya
Dr. Kerstin Tomenendal- Türkolog, Avusturya Türk Bilim Ofisi Direktörü, Avusturya




Bernard FAIVRE D’ARCIER- Esasında, Avrupa’nın politika, ekonomi ve kültür olarak en azından üç farklı işbirliği düzeyi ortaya çıkaran oldukça komplike bir yapı ve ortak bir oluşum olduğunu söyleyebiliriz. Ve aslında Avrupa’yı oluşturmak çok güç çünkü Avrupa kültür ile değil ekonomi ile başlamış bir olgu. Yıllar içinde, Avrupa iki eğilimin arasında kaldı: Kendi iç organizasyonu veya yeni katılacak üyelerle genişlemeyi kabullenmek ve Avrupa mefhumunu derinleştirmek. Bana göre, derinleşmeyi ve genişlemeyi aynı zamanda sağlamaya çalışmak fazla riskli. Bu, şimdilerde Fransa dahil farklı batı ülkelerinde büyük bir tartışma olmasının nedeni, yani taslak anayasanın referandum vasıtasıyla kamuoyunun kararına sunulduğu ülkelerde. Dediğim gibi, ekonomiden politikaya geçiş yapmak zor. Çünkü Avrupa’nın politik yapısına baktığınız zaman, tamamiyle farklı bir manzarayla karşılaşıyorsunuz, çünkü Avrupa, Avrupa Parlamentosu’nun rolü yoluyla örneğin dışişleri, askeri savunma gibi alanlarda çok kapsamlı bir egemenlik ilkesi tasavvur ediyor. Bildiğiniz gibi, Avrupa anayasa tasarısı projesinin ortak bir Avrupa Dışişleri Bakanlığı pozisyonu kurması bekleniyor ve fakat tabii ki bu çok zor çünkü, sabahki oturumda da belirtildiği üzere, örneğin Irak’ın durumu ya da başka birçok uluslararası sorunda, farklı Avrupa ülkeleri arasında bir uzlaşma yok. Dolayısıyla, politik kurumsal manzara oldukça karmaşık ve gelecekte de böyle olacak. Bundan dolayı kanımca, genişleme öncesinde adım adım, daha farklı bir şekilde ilerlemeliydik. Ama tarih herkesi ve her ülkeyi genişlemeyi kabul etmeye sevketti. Öncelikle politik ve hatta askeri sebeplerle; çünkü Orta Avrupa ülkelerinin çoğu NATO’ya dahil olmaya ve takiben de Avrupa projesine dahil olmaya niyetliydi.

Ancak, Türk halkı olarak Avrupa Birliği’ni düşünürken üç farklı çerçeveyi birbirinden ayırmanız gerekir; bunlar politika, ekonomi ve kültür. Tabii ki siyasi düzeyden önce, ekonomik ve kültürel düzeyde hazırlanmanız gerekiyor, ancak kültür söz konusu olduğunda AB'nin de yeterince aktif olmadığını söyleyebiliriz. Bunu unutmayın. Birçok kişi Avrupa’nın kurucularından birinin de “tabii ki işe kültürle başlamış olmamız gerekir” dediği gibi işe kültürle başlamış olmamız gerektiğini söylüyor. Aslında tam olarak bu cümleyi de kullanmamış ama bir anlamda, bu cümleyi duyduğunuzda bir politikacıya “Madem kültürle başlamadınız, o zaman neden kültürle devam etmiyorsunuz?” diye sorabilirsiniz.

Kültür Avrupa antlaşmalarında hiçbir zaman ortaya çıkan bir olgu olmamıştı. 1992’deki Maastricht Antlaşması’na dek sözü edilmemişti, ve şimdiki yeni antlaşmada bile kültürle ilgili, bazı humanist niyetler ve bazı uzlaşmacı dilekler dışında fazla veri, ya da kültürle ilgili bir konuşma geçmiyor. Ve genellikle bazı politikacılar kültürle ilgili konuştuklarında, sistematik olarak üç şeyi gündemde tutuyorlar: Bir; Avrupa Mirası. Avrupa Mirası’ndan antlaşma tasarısında Avrupa’daki kültür sorununun esas nesnesi olarak bahsedildi. İkincisi eğitimdi ve sanat, eğitim sorununun içinde biraz dağılmış bir olgu. Ancak tabii ki eğitim çok önemli ve Avrupa yapısının içinde başarılı bir konuma sahip. Demek istediğim karşılıklı dil bilgisi, öğrenci değişimi, Erasmus Programı ve bunun gibileri. Kültürden bahsedilen üçüncü nokta da kültür endüstrileri tabii; televizyon, müzik ve diğer kültür endüstrileri gibi. Ve bunun tabii ki Fransa’nın da başka bazı ülkelerle masaya yatırdığı “kültürel istisnalar” meselesiyle de ilgisi var. Kültür ürünleri ve kültür hizmetleri diğer ürün ve hizmetlere benzemez ve farklı bir yaklaşım gerektirir. Ama şu an için sanatların yaratımı ve yayımı konusunda bir şey yok çünkü bu bağlı bir konu olarak görülmekte -bağlılık ilkesini biliyorsunuz-. Bunun için, Avrupa bu sektöre müdahale etmedi çünkü bu, üye ülkelerin esas alanı ve ayrıca batılı ülkeler arasında, kültürel halk desteği alan politik idari kuruluşlar arasında o kadar çok farklılık var ki ortak bir tarım politikası gibi ortak bir kültür politikasına sahip olmaya çalışmak pek mümkün değil.

Bundan dolayı, şu an için Avrupa’da ortak bir kültür politikasından bahsedilemez ve sanırım bu da iyi birşey. Farklılığa saygı duymaya ihtiyacımız olduğunun altını çizmekte yarar var, bu aynı zamanda her ulusal koruma veya halk desteği sisteminin savunulması anlamına geliyor. Örneğin Fransa’da kitap fiyatları, kendi sinema endüstrimiz ya da radyo ve televizyon yayını alanında özel düzenlemeler konusunda üç özellik var. Onun için, kültür alanında söz birliğinin gerekliliğini çoğu durumda ilke olarak benimsiyoruz. Her ülkenin bu alanda veto yetkisi var. Böylelikle bu tür bir durumda ortak bir kültür politikası oluşturmanın zorluğunu anlayabilirsiniz.

Esasında, bir kültürler Avrupası var tabii ki ama bu, politika çevrelerinden çok profesyonellerin kendi çabalarının bir sonucu. Profesyoneller işbirliğine girmek için en etkin yolun ağlar olduğunu çok çabuk bir şekilde anladılar. Bu öğleden sonra kültürel ağlardan konuşacağız ve en azından üç tür kültürel ağın olduğunu göreceksiniz: Şimdi neredeyse 25 yaşında olan IETM gibi bilgi ağları, benzer kapasitelere sahip mesleki kurumların oluşturduğu ağlar; örneğin tiyatro için Avrupa Tiyatrolar Birliği (Union des théâtres de l'Europe) ya da Avrupa Tiyatro Kongresi (Convention Théâtrale Européenne); ki bunlar şu anda Avrupa kapsamında ağlar haline gelmiş Fransız kökenli iki girişim. Üçüncü kültür ağı türü de, büyük ya da küçük kurumları, ortak yapım gibi aynı hedeflerde biraraya getiren ağlar; örneğin Avignon Festivali tarafindan kurulan ve şimdi Batı ve Doğu Avrupa’da 25 farklı tiyatroyu yeni nesil yönetmen ve koreografların ortak yapımları için biraraya getiren Theorème gibi. Ancak, bu tabii profesyonellerin çabalarının sonucu, yoksa siyasi iradenin değil. Çünkü siyasi iradeyi düşündüğünüzde bu, kolokyumlarda ve seminerlerde çokça ifade bulan ve bütçe söz konusu olduğunda hiç adı geçmeyen bir olgu. Örnegin şimdiki Avrupa bütçesinin kültüre ayrılan kısmı şu anda 0.12 ve bu oran 2013’te sadece 0.15’e çıkabilecek. Yani ortadaki farklı zorlukları görüyorsunuz.

Theorème gibi ağların oluşumuyla ilgili sorunuzu yanıtlayayım. Fazla zamanım kalmadığından, sizlere şunu söyleyerek bitirmek istiyorum: Avrupa oluşumunun bir parçası olmadan da bir Avrupa kültür işbirliğine girmek mümkün. Türkiye Avrupa oluşumunun bir üyesi olmadan da çalışıp kültürel düzeyde işbirliği yapabilir. Onun için, gelecekteki müzakerelerin sonucunu beklemenize gerek yok ama daha ziyade farklı çevrelere mensup ağlar yoluyla edineceğiniz bağlantıları çoğaltmanız lazım. Sadece Avrupa çevreleri değil, bu sabahki oturumda da gördüğümüz gibi aynı zamanda Avrupa-Akdeniz çevrelerinden sözediyorum. Ve son sözüm olarak lütfen, bu tartışmalarda sanatçıların rolünü unutmayalım. Sadece kurum temsilcilerini, sadece profesyonelleri değil, sanatçıları da davet edin.



Mahir NAMUR- Çok teşekkürler. Şimdi kısaca Nelson Fernandez'i takdim etmek istiyorum. Kendisi kültürel ilişkilerde kültürel operatörlerin rolünü irdeleyecek.



Nelson FERNANDEZ- Evet, benim değineceğim noktaların bir kısmı tam da Bernard’ın bize biraz önce bahsettiklerinden yola çıkacak. Dünkü oturumu açış konuşmasında Mahir Namur, uluslar ve kültürlerarası anlaşmayı geliştirmede kültürel işbirliğinin önemli bir araç olduğunu söyledi. Ve açık nedenlerle bu, dünkü oturumda dinlediklerimizin ortak bir paydasını oluşturuyor. Ben de bu ortak inancı başlangıç noktam olarak belirledim. Çünkü benim için mesele kültürel diyaloğu, kültürel işbirliğini en etkin şekilde kolaylaştırma ve geliştirmenin hangi yollarla yapılabileceği.

Bu seminer Avrupa Kültür Derneği ve ortakları tarafından geliştirilen bir dizi sanat yönetimi eğitimi girişiminin sonucu olduğundan, ve Bernard'ın sanatçıların davet edilmesi ve katılımı konusundaki dileğinden sonra, ben de bugün sanatçıdan çok kültür yöneticisinin rolüne odaklanmayı düşündüm. Gerçi bu iki rolün muhakkak ki karşılıklı olarak birbirine bağlı olduğuna tamamen katılıyor ve inanıyorum. Kendi yaptığımı da bu bağlam içinde açıklamak gerekirse, 22 yıl dansçı olarak çalıştım. Onun için pratiğin ne olduğu konusunda biraz deneyimim var. Jan Zoet’in de bu kültürel ağlarda sanatçının rolü hakkında konuşacağını biliyorum, onun için, bir anlamda bu çok yararlı çünkü birbirimizi umarım ki tamamlayacağız. Ama öncelikle Mahir'in de bahsetmiş olduğu Visiting Arts hakkında konuşmak istiyorum.

Visiting Arts 1977'de başta hem hükümet hem de hükümet dışı kamu örgütlerince kurulmuş ve Birleşik Krallık merkezli bağımsız bir hayır kurumu ve British Council’ın kardeş kuruluşu. Buradakiler, bizler de Birleşik Krallık’ta diğer ülkelerin sanat ve kültürlerinin karşılıklı anlayış ve iletişimini beslemeye, güçlendirmeye, cesaretlendirmeye odaklıyız. Bunu niye yapıyoruz? Çünkü karşılıklı anlayışla kazanılabilecek çok şey olduğunu düşünüyoruz; çünkü dış dünyada etkin olarak iş görmemiz gerekiyorsa, kendi halkımız, kendi izleyicilerimiz, kendi sivil toplumumuzun bu anlayışa ihtiyacı olduğunu hissediyoruz. Ama burada bizim artık homojen bir toplum olmadığımızı da unutmamak gerekiyor; kültürel anlamda çok farklılıkları bünyesinde barındıran bir toplumuz. Bunun için, dünyanın başka bölgelerindeki sanatın bize yapacağı katkıyı fazlasıyla önemsiyor ve değerli buluyoruz. Bunu nasıl yapıyoruz? Esasında, yine bilgi yoluyla, hem yabancı sanatçı ve yapımcılara hem de kendi yapımcılarımız ve sanatçılarımıza tavsiyelerde bulunma yoluyla, Birleşik Krallık’taki sanat kuruluşlarına, benzer kuruluşlarla tanışıp birlikte çalışabilmeleri için olanaklar sağlamakla yapıyoruz. Bu olanakları mümkün kılan sanatçı davet programları düzenliyoruz. Dünya üzerinde Lübnan, İran, Vietnam, Slovenya ve Afganistan’ı da içeren 32 ülkenin kültürel profillerini çıkaran yayınlarımız var. Ayrıca, sanatçı menajerleri ve küratörler için denizaşırı festival ve bienallere seyahatler düzenliyoruz ve içtenlikle inanıyorum ki buna benzer ziyaretlerin bazılarını burada Türkiye’de de düzenleyeceğiz ki bunun başka bağlantılar yaratmada önemli bir yol olduğunu düşünüyorum. İngiltere’de dünyanın başka kesimlerinde sanatsal etkinliklerini desteklemek için yarım milyon Avro’dan düşük ya da aşağı yukarı 600.000 Avro’luk son derece mütevazi bir bütçeye sahip olduğumuzu da eklemek isterim. Ayrıca sanat yöneticileri için bütün bir profesyonel gelişim olanakları dizisi geliştirdik. Bu programlar değişen kültürel koşullarda iş yapabilmeleri için diğer ülkelerdeki sanat yöneticilerinin olanaklarını keşfedip geliştirmeyi amaçlıyor.

Bugün odaklanmak istediğim konu, sanat yöneticilerinin rolü. Bu rol nedir? Bildiğimiz gibi diyalog sanatçılar arasında, sanatçı ve seyirci arasında, ve benzer şekilde de kültür yöneticileri arasında olur. Bir kültür yöneticisi tüm bu değişim süreci içinde belirleyici ve aktif bir rol oynayabilir. Ancak, bu işlerde etkin bir oyuncu olabilmek için, etkin bir aracı olabilmek için, kültür yöneticisinin yaratıcı projeler geliştirmesi, sanatçıları desteklemesi, başarılı bir biçimde proje yönetmesi, temsil ettiğiniz dünyaya aşina olmayabilecek seyirciye hitap etmeyi bilmesi, mali destek yolları bulması ve bizim sıkça zor koşullar olarak adlandırdığımız koşullar altında ayakta durmak için gerekli belli yöntemlere, tekniklere ve yaklaşımlara ilişkin belli bir anlayış geliştirmiş olması gerekir. Tüm bunlar sanırım iyice düşünülmüş ve son birkaç ayki seminerlerin bazılarında bir ölçüde ele alınmıştır. Fakat daha yapacak çok iş var. Ancak, kültür yöneticisinin ya da yaratıcı yapımcının bundan daha fazlası olabileceğini söylemeliyim. Ben kültür yöneticisinin, daha iyi bir terim olmadığı için, bir tür kültürlerarası tercüman olarak adlandıracağım bir iş görebileceğini savunuyorum. Bu kültürlerarası tercümanın rolü sivil toplumlara, halkımıza, seyircimize diğer toplumları ve kültürleri anlamaları ve takdir etmelerine yardımcı olmak olacaktır. Bildiğim için söyleyebilirim; masanın etrafinda bu rolün ne olduğunu tam olarak anlamış olan insanlar var. Ben de yıllarca tam olarak bunu yaptım, bu tür bir tercüman görevi gördüm. Seyircimize sadece bizim kim olduğumuzu ya da diğer ülkelerin ne olduğunu takdir duygusunu değil, diğer kültürlerin çeşitliligini takdir duygusunu da verebilmek lazım. Evet, tabii ki Avrupalılar olarak beraber gelişmek istiyoruz, ve Avrupalılar olarak AB’nin bir parçası olalım ya da olmayalım buradayız, ve ben de bunun bizim diyaloğumuzun olmazsa olmazı olduğu konusunda Bernard’a tamamen katılıyorum. Bizler hepimiz Avrupalıyız. Ama sanırım bu çeşitlilik takdirinin biraz teşvik edilmesi, çeşitliliğin değer görmesinin sağlanması gerek. Bu her şeyden çok bir düşünüş tarzı, bir tutumdur. Bu kültürlerarası anlayışı nasıl geliştirebiliriz? Daha evvel de bahsettiğim gibi, son üç-dört aydır devam eden programınız gibi programlar yoluyla, kültür yöneticisi pratisyenlerimizin becerilerini geliştirip genişletebiliriz. Bir kere, kendi adıma, burada Türkiye’deki partnerlerle çalışmayı çok isteyebileceğimi söylemeliyim, ama aynı zamanda Avrupa’nın diğer kesimlerinden partnerlerimizin bazılarının da, kültür yönetimi alanında her birimizin ne şekilde çalıştığına dair daha yakın bir anlayış oluşturmaya yardımı olacak gelişen inisiyatifleri inceleyip bu becerilerin nasıl geliştirilebileceğini düşünmelerini isterim. İşin büyük bir kısmı burada Türkiye’de yapılabilir, ama aynı zamanda kültür yöneticilerinin Avrupa’daki diğer ülkelerde deneyim kazanmalarına yardımcı olacak programlar geliştirmek de çok yararlı olacaktır. Bir kez daha anlaşılıyor ki bu bir mali fon meselesidir, çünkü Bernard’ın da altını çizdiği gibi, kurum politikaları bu konuda çok söz üretip sanatın emrine fon ayırmak konusunda esasında çok az şey yapmıştır. Ancak, kültür yöneticilerinin bu önemli kültürlerarası rolü benimseyebilmelerini sağlamamız ve bu rolü dinamik olarak yeniden tanımlamamız lazım. Ben diyorum ki, bu ancak daha kapsamlı düşünmekle ve bu rolün neye karşılık gelebileceğini kavramsallaştırmaya çalışmakla mümkün olur.

Şunun farkındayım -dün de dinleyicilerden biri tarafindan dile getirilmişti- ki buradaki bazı meslektaşlarım ulusal inisiyatifleri cesaretlendirmememiz, ulusal kimliklerin altını çizen inisiyatifleri desteklemeye girmememiz gerektiği inancındalar. Buna kesinlikle katılmıyorum çünkü sadece kendi içimizdeki farklı olan şeyi gözardı ederek Avrupa kapsamlı bir kimlik geliştirmeye çalışmamamız lazım. Çeşitliliğin tadını çıkartmamız lazım; çeşitliliğin değerini bilmemiz lazım. Bunu da kendi bireysel kültürel kimliğimizden ödün vermeden yapmamız lazım. Birlikte çalışmamız gerektiği düşüncesinden başka söyleyecek çok özel birşeyim yok, sadece bunu paylaşmak istedim. Teşekkürler.



Jan ZOET- Teşekkürler Nelson. Ben Hollanda Rotterdam’dan Jan Zoet. Bu öğleden sonraki oturum programına baktığımda şu başlığı görüyorum: Ulusal Kültür Ajansları, STK’lar, Kültür Ağları ve Sanatçı Etkinlikleri Bağlamında Türkiye-Avrupa Kültürel İlişkilerini Geliştirmek İçin Araçlar ve Eylemler. “Sanatçı Etkinlikleri” kavramının üzerinde durmak istiyorum çünkü bu kavram bugünkü oturumlarda başlanan noktadan ilerliyor ve bence sanatçılar ve sanatçılarla yapılan çalışmalarda ortaya çıkan en iyi uygulamalar hakkındaki pratik örneklerden konuşmak gerçekten önemli çünkü işin özü bu, öyle değil mi? İnsanlar arası ilişkiler, özellikle sanatçılar arası ilişkiler.

Kültürel ilişkilerden sözettiğimizde, ben kendi konumumdan yani Hollanda’dan bir bakış açısıyla konuşacağım. Konumum itibariyle uluslararası bir tiyatroda kültür yöneticisi, yapımcı, topluluk yöneticisi, dramaturg ve IETM’de kurul üyesi olarak deneyimim var. Gayriresmi Avrupa Tiyatro Buluşması (IETM - Informal European Theatre Meeting) 1981’den beri varolan bir kuruluş ama bundan ve uluslararası bağlamda sanatçılarla çalışma biçimlerinin pratik örneklerinden bahsetmeden önce, uluslararası bağlamda çalısırken akılda tutulması gereken bazı hayati ilkeler olan tarzların altını çizmek istiyorum. Şunu belirtmek isterim ki ilişkiler üzerine çalışmanın birçok yolu olabilir ama ben kendi hikâyemden hareket etmek ve bir tiyatro insanı olarak kendi işimden bahsetmek istiyorum. Yani, sadece performanslar yaparak seyirci kitleleriyle iletişim kurmak için varolan sahne sanatçılarıyla çalışmayı kastediyorum. Sanatçılar ve kültürel alışverişten konuştuğumda bu akılda tutulmalı.

Vereceğim örneklere geçmeden önce bahsetmek istediğim tarz ya da ilkeler şunlar: Daha önce de tartışıldığı gibi yapılar, siyasi ve kültürel hedef ve stratejiler gözardı edilemeyecek kadar önemli ve yararlı olmalarına rağmen, dediğim gibi kültürel ilişkiler insanlar, sanatçılar ve onlarla çalışanlar arasında cereyan ediyor. Birbirimizi tanımak için gerçekten zaman ve zemin yaratmaya ihtiyacımız var. Bu kulağa çok basit geliyor ama kesinlikle çok hayati. Sanatçılarla ilişkilerde, birlikte yaratılacak ve ortaya konacak bir ortak yapım aşamasına gelmek yıllar alabiliyor. Bu yüzden, tesadüfler yerine zaman, zemin ve buluşma yaratmada süreklilik olmalı.

Öğrendiğim başka bir şey de şu ki, çalıştığınız bağlamın tamamen farkında ve kesin olmanın hayatiliği, birbirinizden öğrendiğiniz şeylerin yani birbirinizin geçmişinden, yöntemlerinden, biçemlerinden, başlangıç noktalarından öğrendiğiniz şeylerin tamamen farkında olmanın önemi. “Ben böyle bir şeyi daha önce görmüştüm, 20 yıl önce biz bunu Hollanda’da yapmıştık onun için bu performansı izlemenin ya da sanatçılara yoğunlaşmanın ilginç olan pek bir yanı yok” diye konuşmak çok kolay. Özellikle batılı, ama belki Türk kültür yöneticilerinin ya da programların da takındığı bir tavır var, o da şu: “Biz bunu biliyoruz, daha önce gördük, ve bizce sadece bir tek usül vardır o da bizimkisidir.” Bu türden bir kibir, hangi bakış açısından olursa olsun, tamamıyla konu dışı ve yersizdir.

En önemli mesele ya da ilke “Bunu neden yapıyorsun?” Neden sen, ya da herhangi biri - mesela ben- performanslar davet ediyorum? Davet ettiklerimiz Türk performansları ve performans sanatçıları olduğu için ve bizde yaşayan çok Türk olduğu için mi; o yüzden de siyaseten doğru ya da her ne tavır ise onu takınmış olacağımız için mi? Hayır, davet etmek, işbirliği yapmak ya da çalışmak için sanatsal bir gerekçe bulmak kesinlikle şarttır. Eğer İstanbul’da yaşıyorsanız neden Avrupa’ya gitmek isteyesiniz? Bana göre bu muhteşem kent gerçekten dünyadaki en ilginç yer haline gelmekte; ve ben buraya tekrar gelmek istiyorum ve tekrar geleceğim. İşte, biraz önce sözünü ettiğim şey olan zaman, zemin ve süreklilik yaratmak konusuna yoğunlaşmadan önce ortaya koymak istediğim ilkeler bunlar.

Bu zaman ve zemin konusuna dair bir araç ki daha önce sözü geçti, Gayriresmi Avrupa Tiyatro Buluşması IETM sanatçıların ve kültür yöneticilerinin buluşmasını sağlayan bir araç, ya da bir vasıta. IETM üyeleri tarafından kurulmuş olan bir ağ kuruluşu ve bir üyelik örgütü; ki şu anda Avrupa’nın her bir ülkesinden gelen 400’den fazla üyesi var. IETM’de Türk konuklarımız da oldu gerçi ama henüz hiç Türk üye yok, bu nedenle de sizleri gerçekten IETM’nin bir buluşmasına davet etmek isterim ki tekrar biraraya gelmek için yararlı bir araç olup olmadığını kendiniz göresiniz. Size biraz IETM’nin yapısından söz edeyim. Dediğim gibi çesitli işlevleri var ancak merkezi ve esas işlevi sanatçılar ve sanatçılarla çalışanlar için bir ağ oluşturmak. Her yıl iki kez bir Avrupa kentinde genel kurul gerçekleşiyor. Sonuncusu bir ay önce Belgrad’da gerçekleşti. Bir sonraki buluşma Kasım ayında Hollanda’nın Utrecht kentinde gercekleşecek ve Perşembe günü başlayıp Pazar gününe dek sürecek dört günlük bir buluşma olacak. Burada yaptığımız gibi tartışmalar da olacak ama özellikle belli bir konu hakkında önemli konuşmacıların yer alacağı bir büyük tartışmadan oluşacak. Dört günün geri kalan bölümü ise spesifik meseleler üzerine çalışma grupları, uzman oturumları ve master sınıflarına ayrılıyor. Mesela; Avrupa’da nasıl para bulunur, ya da küçük çaplı tiyatro grubunuzu nasıl organize etmek gerekir, ya da üzerinde uğraştığınız sanatsal işi gerçekleştirmek için yolculuk arkadaşı veya yollar nasıl bulunur? İşte IETM’nin düzenleniş ve buluşmaları bu konular ve bu çizgi üzerinde. Tabii ki bu işleyişin yanında gerçekleşen performanslar da var. Bu benim özellikle sevdiğim bir şey. Belki de Belgrad’a hiç gitmezdim veya giderdim ama bu, çok iyi bir kombinasyon; orada olmak, tutkunuz, yaptığınız iş, mesleğiniz hakkında profesyonel meslektaşlarla konuşmak ve aynı zamanda da gittiğiniz ülkenin hem genç hem de daha deneyimli sanatçılarının işlerini ve performanslarını görmek.

Oluşturulan ağın yanısıra, IETM aynı zamanda bir proje birimi; yani hem ağ hem de proje var elde. Bu noktada bazı projeler hakikaten sözünü etmeye değer işler. Bunlardan biri hakkında bu sabahki oturumda da konuşulmuştu; www.onthemove.org adlı web sitesinden bahsediyorum. Bu sitede; performans sanatlarıyla ilgili iş imkanları, bir işinizi bir yere götürmek istediğinizde nereden seyahat harcırahı bulabileceğiniz, Avrupa’da hareket halinde olmak, hareket etmek istediğiniz takdirde nereye gidebileceğiniz, kimlere ulaşmanız ya da kimlerle temasa geçmeniz gerektiği gibi konulara ilişkin gerçekten her türlü bilgiyi bulabilirsiniz. Bu anlamda hakikaten yararlı bir site.

IETM’den çıkan projelere bir diğer örnek de; Balkan Ekspresi. Bu, IETM’nin Balkan ülkelerinden gelen üyelerinin oluşturduğu bir çalışma grubu. Bu öğleden sonraki oturumda Nevenka ayrıntısıyla anlatacak Balkan Ekspres’i. Kayda değer olduğunu düşündüğüm bir başka proje de; Avrupa’lı sanatçıların 10 günlüğüne Filistin’e gidip oradaki sanatçılar ve insanlarla çok spesifik ve somut işler üzerinde birlikte çalıştıkları Filistin’de 100 Sanatçı projesi. Bu harika bir deneyimdi ve ikinci aşaması da Filistin’deki sanatçıların Avrupa’ya gelip çalışmaları biçiminde gerçekleşti ve bu sayede kurulan bağlantılar halen sürmekte. Bunlar Afrika bağlantıları ve Afrika Projesi orada gerçekleşiyor. Onun için bu çok esnek, farklılıkları barındıran bir proje ve ticari değil ama sizlerin de gördüğü gibi bence çok yararlı. Tabii eğer sadece oraya gidip her şeyi görmezden gelirseniz buluşmayı çok sıkıcı bulabilirsiniz ama açıksanız, konuşmaya ve dinlemeye istekliyseniz, önyargılarınızdan kurtulmaya niyetliyseniz, bilmeniz gereken bir oluşum IETM ve işte bu yüzden de “Türkiye, gel ve IETM’ye katıl” diyorum.

Zamanımızın daralmasına rağmen, bence çok iyi bir örnek olan ve burada yürütülen bir projeden daha bahsetmek istiyorum. Şu an bulunduğumuz yerden, İstanbul’dan 150 kilometre uzakta, Marmara Denizi’nin kıyısında Ganos adlı küçük bir köy var, orada küçük şarap bağları olan bir kişi var ve bu kişi Türkiye’den ve Avrupa’dan sanatçıların ve bilim insanlarının buluşabileceği bir ortam yaratmak istiyor, hatta bunu yaptı da. Bu yerin adı Ganos, ve projenin adı da Ganos Projesi. İlgilenenler için elimde basılı bilgi var. Projenin konsepti yaşamak, kültür ve bilim üzerine düşünmek ve yaratmak için sanatçılara ve bilim insanlarına bir mekan sunmak. Mekanın yeri araştırma, fikir alışverişi, yaratım ve bir think tank için ideal bir nokta. Yine zaman ve zemine geliyoruz, çok hayati. Ve kesinlikle para kazanmak amacıyla kurulmamış; idealizm ve insanlara duyulan ilgi söz konusu ve bu oluşum şimdiden orada var. Fiziki anlamda tamamlanabilmesi için halen desteğe ihtiyaç duyulmakta ama halihazırda işleyen bir yer ve şarapları da bir harika. Evet, burada bitiriyorum. Teşekkürler.


Mahir NAMUR- Evet, bildiğiniz gibi, bu oturumdan ve hazırlıklardan önce tüm konuşmacılar “Bizler çok az konuşmalı ve başkalarının konuşmasına izin vermeliyiz, çünkü görüyoruz ki konuşmak isteyenler var” dediler, ancak gördüğümüz gibi hiç de öyle olmuyor. Onun için, ilk üç konuşmacıya soru sormak isteyen var mı? Konuşmak isteyen varsa, şu an değerlendirmeye geçiyoruz, sorularınız yoksa, devam ederken yine çok zamanımız olacak.

Bir izleyici- Şimdi, Avrupa Topluluğu içinde kültür-sanat alanına özel, istisnai bir statü verilmesi yani üye devletler tarafından sübvanse edilebilir bir alan olarak ortaya çıkması aslında kültür-sanat alanını korumak için konulmuş olsa bile, sonuç olarak üye devletlerin kültür-sanat alanında nasyonalist kaygılarla politika belirlemelerini kolaylaştırıyor kaygısı var. Benim de paylaştığım bir kaygı. Bunun yerine, buna alternatif olarak ağların faaliyette olması, uluslararası işbirliğinin ağlara bırakılmış olmasının bir anlamda, olayın bürokrasileşmesine engel olduğundan kuşku duyuyorum. Sonuç olarak bu ağların içinde de bir kültür operatörleri bürokrasisi doğuyor ve sanatsal faaliyetten ve sanatçılardan kopuk, kendi içinde ve kendileri için, kendi kendini besleyen, bir faaliyetler bütünü oluşuyor. Böyle bir kaygım var, bu konuda bir şeyler söylenebilir mi acaba?

Mahir NAMUR- Kime soruyorsunuz bu soruyu?

Aynı İzleyici- Herkese, üç konuşmacıya da.

Bernard FAIVRE D’ARCIER- Bu bir risk olabilir ama olan bu değil kanımca. Ben 25 yıldır kültürel ağların nasıl oluşturulduğu konusunda bilgi sahibiyim. IETM’nin başlangıcında içinde bulundum. IETM ilk başta çok küçük bir gruptu ve başlığı Gayriresmi Avrupa Tiyatro Buluşması olarak belirlendi. Tabii ki, yıllar geçtikçe büyük bir örgütsel yapı halini aldı ama buna bürokrasi demek yanlış olur. O anlamda bürokrasi burada değil, Brüksel’de. Örneğin, Avignon Festivali’nin yöneticisi olarak, 1998’de Orta Avrupa’dan gelen tiyatro ve dans yapımlarına daha fazla yer vermek istediğimde Brüksel’e gitmeye karar verdim ama benim için çok zor oldu çünkü muazzam bir bürokrasiyle karşılaştım. Ve esasen ricamı dinleyecek doğru merciyi bulmakta epey zorlandım. İnsanlar öncelikle “Peki, programınızı anlatmaya çalışıyorsunuz ama programınızın adı, başlığı nedir?” diye sordular. Ama o zaman tabii bir başlık yoktu, ben de o gün öğleden sonra Theorème diye bir başlık uydurdum, çünkü başka alanlarda çalışan Eureka diye bir oluşum vardı ve Theorème de aslı Fransız olan Thèâtres de l'Est et de l'Ouest - Rencontres Européennes du Millénaire’in (Doğu ve Batı Tiyatrosu – Milenyum’da Avrupa Kavşağı) kısaltmasıydı, ve başlığı bulur bulmaz işim kolaylaştı. Şimdi bu başlık Fransa Cumhurbaşkanımız tarafindan bile tanınıyor ki kendisi daha birkaç gün önce bir konuşması sırasında Theorème projesini bir örnek olarak verdi. Ama aslında bir yandan da bu, zorlukların daha başlangıcı oldu; örneğin tanıştığım bir memurun sanata kamu desteği düşüncesine tamamen karşı olduğunu öğrendim. Bana “Avrupa’nın bu kısmındaki genç tiyatro yönetmenlerine ya da sanatçılara ne diye yardım etmek istiyorsunuz?” diye sordu. Çünkü tabii ki, Berlin’deki duvarın yıkılışından beri büyük ihtimalle tüm iyi sanatçılar Amerika'ya gitmişlerdi. İşte durum tam da böyleydi ama adım adım ilerleyerek biraz para bulmayı başardık. Ancak şunu söylemek isterim ki Theorème'e tekrar başlamak durumunda olsaydım her halükarda cesaretim kırık olurdu çünkü çok az para karşılığında çok çaba göstermek ve çok zaman harcamak gerekiyor. Ama diğer yandan da kültürel ağların çok hareketli, profesyonel, etkin ve esnek ve sıkça da gayriresmi örgütlenmeler olduğunu düşünüyorum. Fakat belki de ağların her geçen gün artması ve sanatçıların bu ağların içinde kaybolması riski de vardır.

Nelson FERNANDEZ- Buna sadece şunu eklemek isterim; evet, ağların şüphesiz kapıların gönüllü bekçileri haline gelme tehlikesi de var ki sanırım siz de bunu kastettiniz. Ama, biliyorsunuz, ağlar da yokoluyorlar ve hepimizin tartıştığı gibi yenileri ortaya çıkıyor. Kendi deneyimimden biliyorum, sadece birkaç yıl sürecek bir ihtiyaç ya da ilgiden dolayı ortaya çıkıp gelişen ağlar da var. Örneğin Birleşik Krallık’ta 70’lerde ortaya çıkmış, Romanya Tiyatrosu’na odaklanan bir ağ vardı ve Avrupa’da birçok yapımcının çok iyi Romen tiyatro yönetmenlerinin varlığının farkına varması da bu zamanda oldu. Bu oluştu, bir süre ayakta kaldı, Romanya ve Avrupa’nın başka kesimleriyle belli oranda işbirliğinin gelişmesini sağladı ve en nihayetinde bu özel ağın varoluşuna olan ihtiyaç azaldı. Kanımca böyle olması son derece doğru. Sanatçılar söz konusu olduğunda, kendi deneyimime dayanarak diyebilirim ki sanatçılar sıklıkla ağların bir parçası; ve IETM’de sanatçılar temsil ediliyorlar. Şimdi gerçi bu her zaman böyle değil ama sanatçıların bu ağlara sahip olmamaları için hiçbir neden yok. Ve sizin sorunuzda değinebileceğim son bir şey de, ulusal hükümetlerin, bir anlamda kendi ulusal kimliklerini korumak için kendi ulusal sanatlarını destekledikleri görüşü. Bana bunun neresinin yanlış olduğunu söyleyebilir misiniz?

Bir İzleyici- Tabii şunu da vurgulamak istiyorum, burada çok sözü edilen farklılıklara saygı gösterme, farklılıklar içinde birarada varolma söylemi, bir yandan da nasyonalist kaygılarla politika belirleme ile de örtüşüyor. Bunu da bu arada vurgulamak gerekebilir.

Zeynep GÜNSUR- Konuşmalar için teşekkürler. Size sadece şunu sormak istiyorum: Birçok kültür ağı ve kültürel diyalog Avrupa parasıyla finanse edildiği için, bence çok hassas bir konu olan bu kültürlerarası yorumlama konusunda ne düşünüyorsunuz? Ve Avrupa bazlı bir bütçe ile hareket ettiğinizde, Avrupalı olsun olmasın insanlar, ülkeler arasında bu karşılıklı diyaloğu yaratmada sorunlar çıkabileceğini düşünüyor musunuz? Ve Avrupalılar olarak bunun farkına varabilmek için önerileriniz var mı? Benim baktığım yerden bu bir sorun çünkü finans oldukça önemli.



Nevenka KOPRISKEV- Size tamamen katılıyorum. Yakın zamana kadar AB üyesi olmayan bir ülke (Slovenya) vatandaşıydım ve Avrupa’dan para almak oldukça zordu. Ortak çalışmaların tutarı sorusu vardı her zaman, AB’nin gözünde meşru olup olmadığı, vs. Fakat üstünde sürekli çalışmanın da tek yolu bu. Size daha sonra bahsedeceğim inisiyatif gibi, Balkan Express tam da böyle bir şey. Akdeniz’in çevresinde birbirinin yanında o kadar çok sayıda ülke var ve bunlardan her biri birçok programa katılabilir ve kim size onlarla çalışmamanızı söyleyebilir ki? Şimdi, bu saçma değil mi... Bunu değiştirmek bize kalmış. Ağ, birçok insanın bahsettiği bir şey. Birçok siyasetçi “Şu veya bu ağı düzenleyeceğiz” diyorlar. İşe yaramıyor, işbirliği yapmak isteyen ve önceden irtibatları olan insanların gerçekten gereksinimleri olması lazım. Ondan sonra belki Avrupa’dan gelecek bir para yardımı bu alışverişi kolaylaştırabilir. Balkan deneyiminden bahsetmem gerekirse; buraya gelmeye çok hevesliydik, ama biraz daha fazla paramız olsaydı daha da hevesli olurduk. İş bu kadar basit fakat kesinlikle haklısınız, ülkelerin dışlanması değil içeri alınması gerekiyor.

Mahir NAMUR- Belki sonraki soruları bundan sonraki üç konuşmacıdan sonra alabiliriz. Şimdi sözü Avrupa-Akdeniz düzeyinde çalışan Filippo Fabricca’ya vereceğim, kendisi toplumun dönüşmesine ilişkin konulara odaklanacak.

Filippo FABRICCA- Herkese iyi günler. Meslektaşlarım konuşmamda sunmak istediğim konuların çoğuna değindiler. Ben de çok pratik şeylerden sözedeceğim, çünkü Cittadellarte-Fondazione Pistoletto’da gerçekleştirdiğimiz etkinliklerden sözedeceğim. Cittadellarte “sanat kenti” anlamına geliyor ve Pistoletto da birkaç yıl önce bir tekstil fabrikasında bir çağdaş sanat merkezi kurmak amacıyla bir grup insanı biraraya getirmiş olan kişinin adı. Cittadellarte’nin uğraşı fikir ve yaratıcılık yoluyla sivil toplumu sorumlu bir şekilde dönüştürmek için araştırma yapmak ve iş üretmek. Bu şu anlama geliyor; sanatçılar toplumun sorunlarına karşı da bir konum almak durumundalar. Sanatı sadece temsili sorunları aktarmak için değil, o sorunlara müdahil olmak, yaratıcı fikir ve projeler vasıtasıyla yaratıcı ilişkiler kurabilmek için kullanıyorlar. Ayrıca toplumun diğer kesimleriyle bağlantı kurabilmek için de.

Böylelikle, burada bir tür fark yaratmış oluyoruz; sanat ve politika, sanat ve ekonomi, sanat ve din, üretim arasında bir bağlantı yaratmış oluyoruz. Bir grup insanla biz model olmak değil ama sanat ve yaratıcı sürecin sivil toplumun dönüşümü için işe yarayabileceği bir örnek oluşturmak istiyoruz. Daha sonra size politika ofisinin en esaslı projelerinden birinden bahsedeceğim ki bu “Farklılığı Sevin” (Love Difference) projesi. Ama önce ekonomi ofisi hakkında bir iki söz söylemek istiyorum, örneğin yaratmak ve sürdürebilirlik ve ekonomide mikro-krediler gibi konularda araştırma yapmak. Ekonominin de içinde yaratıcılıklar var ve biz de bu süreci göstermek istiyoruz. Aynı şey üretim için de geçerli. Bir İtalyan moda firmasıyla çalışıyoruz. İtalyan Endüstri Birliği’yle de çalışıyoruz. Onlarla çalışıyoruz çünkü her ürünün sorumlu olabileceğini ve yine sorumlu olan malzemeleri kullanabileceğini düşünüyoruz. Üretmek için yaratıcı ve yeni yollardan yararlanabilirsiniz. Bir markayla çalışmanın da yeni bir yolu olabilir. Farklı bir yolunuz olabilir, bu sebeple fabrikada eğitimi yaratıyoruz. Ayrıca örneğin kahve fincanları yapmak için de bir üretim yapıyoruz. “Su yoksa kahve de yok” yazıyoruz, sadece tasarım, ama insanlara bir mesaj vermek istiyoruz ki o da şu: Dünyadaki en iyi kahveye sahip olabilirsiniz ama suya özen göstermezseniz kahvenizi de içemezsiniz. Bunlar sadece birkaç örnek. Yaptığımız bir diğer fincan, “Farklılığı Sevin” fincanı; Akdeniz biçiminde ve üzerinde Akdeniz ülkelerinin dillerinde “Farklılığı Sevin” yazıyor.

“Farklılığı Sevin” projesini öncelikle Akdeniz ülkeleri arası politikalar için bir sanatsal akım olarak adlandırdık. Bu sanatsal akım insanlardan çıkıyor, hem bir grup insan “Evet, bir ağ oluşturabiliriz” diyerek biraraya geldiği için, hem de biraraya gelerek Akdeniz ülkeleri genelinde proje geliştirmede birbirlerine yardım edebileceklerine karar verdikleri için. Akdeniz bir özne, bir sembol, bilirsiniz bazen sanatçılar bir sembole ihtiyaç duyar. Akdeniz bir sembol ama kurulan bu ağ halihazırda Akdeniz dışında da gelişmeye başladı. Örneğin, Güney Amerika’da bir atölye çalışması düzenledik. Ayrıca Hindistan’da da Bangalore’da bağlantıya geçtiğimiz bir okul var. Akdeniz ülkeleri-arası demek zaten uluslararası anlamda Akdeniz politikaları demek. Neden politika? Çünkü kanımızca projelerle bazı sosyal, sivil toplum sorunlarına gerçekten temas edebilir ve yaratıcılığı kullanarak insanlarla çalışabilir, bağlamları değişime uğratabilir ve belki sorunları da çözüme kavuşturabilirsiniz. Ve, bir tür politika düşüncesi, parlamentoda değil ama sosyal toplumun içinde bir politikadan sözediyorum, çünkü bu da politikanın bir parçası ve bazen bizler bunu unutuyoruz.

“Farklılığı Sevin”, 2002’de kurulmuş olan, kâr amacı gütmeyen bir dernek. Çalışmaya başlayalı sadece birkaç yıl oldu ve bu dernek sanatsal bir proje olan Pistoletto Vakfi tarafindan destekleniyor çünkü biz sanatsal bir proje olmayı seçiyoruz ama aynı zamanda yeni bağlantı ve ortaklıklar yaratmak için de gelişen bir dernek olmak zorundayız. Onun için, herkesi bize katılmaya, derneğimizin bir parçası olmaya ve fikirlerini ifade etmeye davet ediyoruz. Aynı zamanda insanların da dahil olabileceği yeni bir yapı oluşturmaya çalışıyoruz. Bir web sitemiz, haber bültenimiz, düzenlediğimiz konferanslar, toplantılar, sergiler var, kültürel ve politik etkinlikler sunuyoruz.

“Farklılığı Sevin”in misyonu, güncel toplumsal meselelerle ilgili işbirliğini arttırmak ve toplumsal bağlamla ilintili yaratıcı projeler yoluyla kültürlerarası diyaloğu desteklemek. Peki hangi yolla? Toplumun sorumlu bir biçimde dönüşmesi için yaratıcılıktan yararlanan kültürlerarası bir ağ yoluyla. Onun için, Akdeniz bölgesindeki toplumların sorumlu bir biçimde dönüşümü için sanat nesnesinin gelişimini desteklemek ve toplumumuzda yaratıcılığın önemini göstermek, ayrıca tek tek kişilerin yaratıcılığını cesaretlendirmek isteğindeyiz. Çünkü biz gerçekten insanlara açık bir ağ yarattık. Onun için söylemeye çalıştığımız; insanları kişisel yaratıcılıklarını kullanmaya davet eden, yaratılarını diğer insanlarla paylaşmalarını sağlayacak etkinliklerimiz var. Teşekkürler.

Nevenka KOPRISKEV- Ben Slovenya’lıyım, Ljubljana’dan geliyorum. Beni davet ettikleri için Mahir ve Zeynep’e çok teşekkür ederim. Öncelikle, düzenlediğim festivalde misafir etme şansına sahip olduğum Türk sanat camiasına büyük bir saygı duyduğumu belirtmeliyim. Stüdyo Oyuncuları, Mustafa Kaplan gibi topluluk ve sanatçılar... Bu kenti de çok seviyorum ve buradaki sanat camiasını tanıdıkça daha da çok seviyor, daha da çok ilgileniyor, daha da meraklanıyorum ve bu kente ne kadar sık gelirsem hakkında o kadar çok şey bilmek istiyorum.

Söylemek istediğim, esasında, sözü edilen işbirliği ve hayat bugün başlamış bir şey değil. Türkiye’nin zaten birçok bağlantısı var, sadece Balkanlar’la değil Avrupa’daki birçok başka ülkeyle de. Yani örneğin iki hafta önce Berlin'de Aydın’la birlikteydik, şimdi burada Emre'yi görüyorum ki Ljubljana’da o da vardı, başka bir AB ağı olan DBM’nin kurucularından biri olan Zeynep burada.. Söylemeye çalıştığım şey, tüm bu insanlar esasen bireyler, sanatçılar ya da STK’lar. Ve gerçekten altını çizmek isterim ki bunlar birer pencere. Ve samimiyetle umuyorum ki Türk Kültür Bakanlığı, kentsel veya bölgesel otoriteler, değişimi sırtlanan kişilerin bu insanlar olduğunu ve bu kişilerin kendilerini açarak somut uluslararası işbirliği için sadece çift yanlı değil aynı zamanda gerçekten çok yanlı geçişi mümkün kılanlar olduğunu anlıyorlar. Aynı zamanda uluslararası fon organları da.

Ben Slovenya’lıyım ve Slovenya gerçekten çok küçük bir ülke. Sadece iki milyonluk nüfusuyla, 17 milyonluk İstanbul ile karşılaştırıldığında gerçekten çok küçük. Özellikle Yugoslavya’nın dağıldığı 90’ların başından itibaren ülke sanki daha da küçüldü. Kültürel mecra da sanki küçüldü ve böylelikle uluslararası çalışmaya olan gereksinim aşırı bir şekilde arttı. O zamanlar gerçekten küçük Glej Tiyatrosu diye bir yer yönetiyordum. Esas olarak Slovenya tiyatrosu yapıyordum ve daha fazla uluslararası bağlantılar kurmaya çalışıyordum. Kısa sürede IETM’e dahil olma şansı elde ettim ki bu benim için harika bir bilgi erişim kaynağıydı. Bazen ya bilgi olmadığından ya da çok fazla bilgi akışı olduğundan ve hangisini seçeceğinizi bilemediğinizden kendinizi izole edilmiş hissedebiliyorsunuz. Işte IETM’nin buluşmaları ya aynı çorbanın tuzu olan benzer insanlarla, ya da sizden farklı ve bu yüzden de esin kaynağı olabilecek insanlarla tanışmak için harika birer firsat. Ve yine IETM yoluyla, yeni ağlar kurduğumuz birçok meslektaşımla tanıştım: Junge Hunde, DBM, Aylin DBM’nin kurucularındandır, Zeynep de şimdi DBM’nin yönetim kurulunda. Daha sonra tabii ki Balkan Ekspres’teki ve Theorème’deki meslektaşlarla tanıştım ve yavaş yavaş hemen hepsinin üyesi durumuna geldim. Bu çok zaman alan ve çok çaba gerektiren ama aynı zamanda birçok firsat yaratan bir şey.

Bildiğiniz gibi, Slovenya şimdi AB üyesi oldu. Tabii ki bunun yarattığı birçok firsat olduğu kadar, belli sorunları ve tehlikeleri de beraberinde getiren birşey. Örneğin şimdi çok sıkı bir göç politikası güdülmesine neden olan yeni sınırlarımız var. Dolayısıyla şu anda özellikle Balkan bölgesinden sözedersek; Slovenya ve Yunanistan arasındaki uçurum daha da artabilir. Ve nasıl ki İstanbul bir kesişme noktası, herkese göre Slovenya da bir kesişme noktası. Bizim sorumluluğumuz ise, aynı anda hem bir tür köprü kurmak hem de bir pencere açmak.

IETM buluşmalarından biri sırasında “Gerçekten bir şeyler yapmak lazım bu konuda” diyen bir grup meslektaş vardı ve Balkan Ekspres böyle bir çalışma grubu olarak ortaya çıktı. Biz kasten Balkan adını verdik çünkü bu açıkça siyaseten her zaman çok doğru olmayabilir; bazıları güney-doğu olarak adlandırıyor...ve aslında Viyana’da gördüm ki, Balkan kelimesi Türkiye’den çıkıyor; sadece sıradağlar anlamında değil aynı zamanda Bal-kan hecelerinden: Bal ve kan. Belki de yanılıyorum, bu açıklamaya Viyana’daki muhteşem bir sergide rastladım; “Bal ve Kan”. Sembolik olarak, tüm sorunlarıyla beraber işkence görmüş bu bölgeyi ama aynı zamanda cenneti; harikulade manzarası, kültürel çeşitliliği ve sahip olduğu zenginlikleriyle bu cennet gibi bölgeyi temsil ediyor. Ve böylece bu Balkan Ekspres grubu ilk olarak Ljubljana’da toplandı. IETM’nin Trieste’deki buluşmasından hemen önceydi, ortak bir macera oldu. Bölgedeki, benim “kültür eylemcileri” diye tanımlayabileceğim ilginç eylemcileri davet ettik. İlk başta engeller, vize sorunları gibi politik sorunlar hakkında konuşuyorduk. Çok kısa süre içinde insanların gerçekten birbirlerini daha fazla tanımak, birlikte çalışmak ve işbirliği yapmak gereksiniminde olduğu ortaya çıktı. O anda bir tür suç ortaklığı, ya da daha doğrusu bağlantıları yeniden kurmak ya da bölgeyi yeniden keşfetmek gibi bir istek oluştu. Benzer sorunları paylaştığımız oldukça açıktı. Her şey eksikti: bilgi akışı, altyapı, eğitim, işletme eğitimi olduğu kadar sanat eğitiminde eksikler. Bunlar için gerçekten bir şeyler yapmaya çalışmamız lazımdı. İşte üç yıl önce her şey böyle başladı. Yapmak istediğimiz şey aslında hareketliliği cesaretlendirmek; sadece Balkan bölgesinde değil, tabii esasen Balkan bölgesinin içinde ama aynı zamanda dünyanın geri kalanında da, daha iyi bir bilgi akışı sistemi kurmaya çalışmak. Bazen başarılı oluyoruz bunda, bazen de olamıyoruz çünkü hepimiz haddinden fazla ve gönüllülük esaslı çalışıyoruz. Şu anda da öyle görünüyor ki bir ağ olarak daha organize bir şekilde yani diyelim ki, daha “profesyonelce” çalışmak istiyorsak, muhtemelen Avrupa fonlarına ya da başka fonlara başvurmamız gerekir çünkü aksi takdirde her şey sadece iyi niyet olarak kalır, beraber çalışmak istiyor ama bir noktadan diğer noktaya gidecek kaynağı bulamıyor oluruz. Bunun yanısıra, genellikle Paris’e ya da Amsterdam’a gitmek Sofya’dan Zagreb’e ya da Arnavutluk’tan Slovenya’ya gitmekten daha ucuza geliyor. Bilgi erişimi üzerine de çalışıyoruz, toplantılar düzenliyoruz. Şimdiye dek yedi toplantı yapıldı; dediğim gibi biri Ljubljana’da, diğeri de Saraybosna’da yapıldı. Eş zamanlı sanat çalıştayları düzenlendi. Örneğin Romanya’da ki aslında daha çok kültür yönetimi odaklıydı. Bazen de Caravan toplantıları dediğimiz toplantılar da düzenliyoruz, burada belli bir ev sahibi örneğin VTI (Flaman Tiyatro Enstitüsü bunu Flanders’te yaptı) bir grup farklı kültür eylemcisi ya da sanatçıyı davet ediyor ve bunlar toplanıyorlar. Flaman cemaati başından beri çok ciddi bir şekilde projenin içinde yer alıyor. Balkan bölgesinden 10 kişiyi gelip beraber bir hafta geçirmeleri ve çeşitli sanat kurumlarıyla tanışmaları için davet ettiler. Bu çok ilham vericiydi. Flanders 80’lerde benzer bir geçiş süreci yaşarken, uluslararasılaşmayı ulusal kültürü güçlendirmenin bir aracı olarak kullandı. Şunu demek istiyorum; kozmopolitlik ve uluslararasılaşma ulusal kültürel kimliğimizi güçlendiriyor. Alman felsefeci Ulrich Beck’in de dediği gibi “Kozmopolit bir kişinin hem kanatları hem de kökleri vardır.”

Bir diğer toplantı IETM buluşması sırasında Belgrad’da yapıldı ve yaklaşık 70 kişi toplandı. Bu toplantı kapsamında dansa odaklı daha küçük bir proje başlatıldı. Çağdaş dansla ilgilenen ciddi insan topluluğunun büyüklüğü yeterliydi, yani bir dans camiasından bahsetmek mümkündü. Kendi beyin fırtınalarını yaptılar ve Haziran başında Sofya’da buluşacaklar. Bazıları buraya da geldi ama ne yazık ki şu an aramızda değiller çünkü dün burada İstanbul’da tanıştıkları bazı meslektaşlarını ziyaret ederek onlarla yeni mekanlar aramaya gittiler. Vurgulamak istediğim, bizlerle işbirliği yapmak isteyen insanlar için açık bir davetiyemiz olduğu; lütfen bize başvurun. Umarım er ya da geç burada Türkiye’de de bir Balkan Ekspres toplantısı düzenleyebiliriz, ağımız gerçekten açık. Sadece farklı bölgelerden gelen kültürel operatör ve sanatçıların bir buluşması olabilir bu. Bir başka avantaj da sanatçılar ve yapımcılar arasında mübadele için oluşan temel yani zemin; doğru bir dengeyi tutturmaya çalışıyoruz... sanatçılar ve yapımcılar, yarı yarıya. Sadece bölgedeki sanatçıların sıklıkla kendi kendilerinin yapımcısı olması değil, böylesi daha hoş oluyor, böylelikle çabucak somut meselelere ve hatta projelere, birlikte çalışmanın somut yollarına varabiliyoruz. İşte, kültür ağı modeli için olasılıklardan biri de bu.

Bir başka mesele de hareketlilik hakkındaki açık tartışma kuşkusuz. Hepimiz zorunlu göçlerin her zaman olageldiği bölgelerden geliyoruz. Hareketliliği ekonomik veya politk ihtiyaçlardan dolayı değil, bir tercih olarak görmek önemli. Çünkü Türkiye’den veya başka yerlerden yurtdışında çalışma fırsatını daha fazla yakalayan bir çok sanatçı var. Kendi ülkelerinde de destek almalı bu sanatçılar. Benim düşünceme göre, ki bunu gerçekten vurgulamak istiyorum, birçok sanatçının olabildikleri kadar hareketli olmalarının sebebi çalışmalarının sürekliliğini sağlayacak şartlara yani profesyonel çalışma şartlarına sahip olmamaları. Daha fazla hareketliliğe büyük gereksinim var kuşkusuz. Hareketlilik bir özgür tercih meselesi olmalı, tek çıkış yolu değil. En azından benim bölgedeki deneyimim gösteriyor ki, sanatsal kalite düzeyi gerçekten ziyadesiyle profesyonel, insanların kendilerini organize ediş biçimleri ziyadesiyle profesyonel ama içinde çalıştıkları şartlar öyle değil. Kültürel muhit, kültür politikası ve insanların organize oluş biçimi de sanatsal işi, biçim ve içeriği etkiliyor. Dolayısıyla biz hepimiz modelleri de yeniden icat etmiş oluyoruz çünkü aşağı yukarı aynı zorluklarla karşı karşıyayız. Bunlardan biri muhakkak kamu sektörünün reformu. Sistemlerimizin çoğunda kamu kurumlarının çoğu gereğinden fazla büyük ve STK’lar da ayakta kalmakta zorlanıyorlar. Fakat tabii bu bir başka toplantının konusu olabilir. Teşekkürler.

Mahir NAMUR- Teşekkürler Nevenka. Şimdi Kerstin Tomenendal klişeler hakkında konuşacak.



Kerstin TOMENENDAL- Ben Avusturya’lıyım ve konuşmamda STK’ların Türkiye-Avrupa kültürel ilişkileri üzerindeki etkisine odaklanmak istiyorum. Şu gerçeğin fazlasıyla farkındayım ve eminim sizler de farkındasınız; Avusturya’da Türkiye’ye ilişkin şu anki durum incelikten son derece uzak. Bildiğiniz gibi Avusturya’lıların %70’i Türkiye'nin AB üyeliğine karşı, karşı olmayanların oranı ise sadece %18, ve ben de kendimi bu oranın içinde sayıyorum. Türkiye’ye yönelik özellikle 11 Eylül sonrasında daha da ortaya çıkan, derin kökleşmiş korkular ve önyargılar var. Ben şahsen bu resmin değişmesi gerektiği düşüncesindeyim çünkü ben Türkiye’yi çok zengin, çok modern ve çok dinamik bir ülke olarak biliyorum. Ve bu türden korku ve önyargıların sadece kültür ve bilimin uygulanmasıyla değiştirilebileceğini düşünüyorum. Tam bu noktada, Avusturya-Türkiye Bilim Forumu’nun da sloganlarından biri olarak kullandığı çok etkili ve çok da doğru bir Türk atasözünü alıntılamak istiyorum: “Bilgi paylaştığınız sürece büyür”. Bu çok önemli bir mesaj.

Mart 2005’te Türk asıllı Alman sanatçı Feridun Zaimoğlu Viyana’da modern sanatın merkezi olan Museumsquartier’deki Kunsthalle’nin ön cephesini Türk bayraklarıyla kaplayınca, insanlar buna Türklerin 3. Viyana kuşatması adını taktılar. Bu arada kişisel bir bilgi: Ben İsveç kökenliyim. İsveçliler de Viyana’yı almaya gelmişlerdi ama tabii kimse bundan bahsetmiyor. Aslında merak ediyorum İsveçliler de İsveç bayraklarıyla Viyana’yı donatmaya kalksalardı Zaimoğlu’nun eserinin yaratmış olduğu kadar bir provokasyona şahit olunur muydu? Ne türden argümanların ortaya çıktığını sorarsanız; bir siyasetçi Feridun Zaimoğlu’nun kültürel etkisi nedeniyle Viyana’nın İstanbul olamayacağını savundu. Tabii bunun sonucunda korkular yeniden ortaya çıktı ve tartışmalar alevlendi. Bugünlerde de “Viyana Ankara olmamalı” diye yazan afişler bastırdılar ki bunun üzerine başka söze gerek yok.

Avusturya’nın Türkiye ile ilgili düşünüş şekli hakkında konuşurken ve düşünürken 1683 imgesi bir bakıma hep karşımıza çıkacak. Burada en sol köşede Karamustafa Paşa’yı görüyorsunuz. 2003 yılında Avusturya-Türk Bilim Forumu yeni bulunmuş arşiv malzemelerini de göz önüne alarak Karamustafa Paşa üzerine bir sempozyum düzenlediğinde, Merzifon ile sadece Merzifon büyüklügünde olup Viyana yakınında yer alan bir kasaba arasında bir kardeş-kasaba ilişkisi geliştirmek üzere teklifte bulunulmasının uygun olacağını düşündük. Kendi içlerinde yaptıkları toplantıdan sonra aldığımız yanıt “Hayır” oldu çünkü 1683 insanların belleklerinde halen fazlaca yer alıyordu. Tabii bu esasında gülünç çünkü aradan çok uzun zaman geçmiş. İşte Türkiye ile ilgili düşünürken korkuların çizdiği bu resim var ki, aslında tabii ki doğruluk taşımıyor. Aynı zamanda tembellikle ilgili imge ve kahve imgesi de var, kahvenin Avusturya tarihi üzerindeki harika etkisi, özellikle dünya çapında kahvemizle tanındığımız için. İlginçtir ki, bütün bunların yanında Avusturya’ya Türklerce getirilmiş olan güvercinden kimse bahsetmiyor.

Viyana’ya gittiğinizde, özellikle savaş tarihine dayanan, Türklere ilişkin her tür korku ve inceliksiz hatırlatma görebilirsiniz. Özellikle savaş müzesinde. Orada Topkapı Sarayı koleksiyonu büyüklüğünde muazzam bir bayrak koleksiyonu ve asılı duran bir çok eski silah var, ama diğer yandan, Avusturya aynı zamanda Doğu Araştırmaları’nın da merkezi. Mesela Andreas Tietze’nin “Tarihi ve Etimolojik Türkiye Türkçesi Lügati” gibi harika projeler var. Bu kaynak etimolojik bir Türkiye Türkçesi sözlüğü, ki ben de son on yıl Andreas’ın bu harikulade eseri tamamlayamadan talihsiz erken vefatına dek çalıştım. Ayrıca, kültür bağlamında da henüz üzerinde çalışlmamış zengin bir arşiv var. Türkiye’nin kültürel alanda kabulünün kilit önem taşıdığı görüşündeyim. Türkiye ile ilgili olumlu duygular açığa çıkarmak için Avusturya’da bir şeyler yapmaya ihtiyaç var. Çünkü aksi takdirde bu durum Türkiye’nin AB üyeliğini ciddi olarak tehlikeye atabilir.

Avusturya’daki ve tabii ki Türk STK’ların durumuna gelince, bu doğru bir yaklaşım değil; ben de farkındayım ki yapılan ve süren irili ufaklı birçok kültürel etkinlik var. Bunların birçoğu Türklere yönelik yani Türklerin Türkler için yaptığı etkinlikler. Avusturyalı katkıların çoğu da Türkiye’ye ve Türkiye’den duyulan korkuya yönelik. Ancak son zamanlarda Türk filmlerine duyulan büyük bir ilgi olduğunu gördüm, biz de bu yılın sonunda güney Avusturya’da Türk filmleriyle ilgili bir festival düzenlemeyi düşünüyoruz; dolayısıyla bir platform oluşturarak örneğin Slovenya gibi komşularımıza da yakınlaşmayı umuyoruz.

Belirttiğim gibi, birçok etkinlik olmasına karşın insanların tanıtım kampanyasında sadece Türkiye hakkındaki eski Türk klişesini temsil eden etkinlikler yer alıyor. Geçenlerde Viyana’da Anadolu Ateşi’nin bir gösterisi oldu, ben de iki davetiye edinme şerefine nail oldum ve bir grup Avusturyalı’nın arasına oturdum. Sanıyorum Anadolu Ateşi’ni çoğunuz biliyorsunuzdur, oldukça agresif bir sunum. Ve Türk dansçılar hareket ettikçe Avusturya’lıların yüz ifadelerini gördüm. Sanıyorum özellikle Avusturyalılara yaklaşmak için bu doğru bir yöntem değil.

Başka bir kapsamlı gösteri de dervişlerin Mevlana gösterisiydi. Özellikle dün Ziya’yı ve onun eski Türk geleneklerinin yeni yorumlarını sunduğu harika gösteriyi gördükten sonra, kişisel olarak dileğim, Ziya Azazi gibi insanların sürekli tekrarlanarak sunulan eski imgeye kıyasla daha ziyade ilgi odağı olmaları.

Aynı zamanda Avusturya-Türk Bilim Forumu’nu da tanıtmak istiyorum. Biz de 2001’de kurulmuş bir STK’yız, ve profesörlerden oluşan bir bilim kurulundan oluşuyoruz. Bu profesörlerden biri de şu an Topkapı Sarayı’nın yeni müdürü olan İlber Ortaylı ve farklı disiplinlerarası konularla uğraşan 11 akademisyenden oluşan bir ekip. AB bağlamında Türkiye ve Avusturya arasında ağ kurma alanında uzmanlaştık ve özellikle bilimsel ve kültürel topluluklarda çok uluslu bir bağlamımız var. Avusturya-Türkiye ilişkileri konusunda bizim görüşümüz her zaman her iki tarafı da aynı masada ya da aynı “tabak”ta bir araya getirmek. Yine ortak tarihimizi düşündüğümüzde akla geçmişten gelen sembollerimiz geliyor ve biz de bunları uyarlamaya ve doğru şekle sokmaya çalışmalıyız.

Aynı zamanda insanların Türk müziğinin sadece Mehter müziğinden ibaret olmadığını, Türk valsi diye bir şey de olduğunu farketmelerini sağlamaya çalışıyoruz. Burada bir Ahmet Özhan’ı görüyorsunuz, kendisi oldukça ünlü bir Türk sanatçısı ve burada Avusturya Ulusal Kütüphanesi’nde Türk vals müziği sunumu yaptı.

Avusturya Devlet Arşivi’nde Türkiye Cumhuriyeti’nin 80. Yılı etkinlikleri çerçevesinde Avusturya-Türkiye dostluğunu gösteren bazı sergiler de düzenledik. Ayrıca düzenlediğimiz çalıştaylar ve sempozyumlarda da işin kültürel yönüyle de bağlantı kurmaya çalışıyoruz. Avusturya’da konservatuvarda profesör olan bir Türk piyanistiniz var örneğin.

Konuşma zamanımı da aşmamak için, bitirirken şunu söylemek isterim ki, özellikle Avusturya’nın, Türkiye’yi entegre eden ve hepimiz için değerinin altını çizen küresel bir AB projeleri ağının içine yerleştirilmesi çok önemli. Sunumumu sizlere göstereceğim bir resimle bitirmek istiyorum. Bu, 15 Mayıs 1955’te bir Türk halısı üzerinde imzalanan Avusturya devlet anlaşmalarının bir resmi. Belvedere Sarayı’nın tam karşısında Türk Büyükelçiliği var ve Türkler zamanında bu halıyı Avusturyalılara ödünç vermeyi önermişler. Yani bu çok ünlü bir halı ve şimdi hâlâ Türk Büyükelçiliği’nde bulunuyor. Beni dinlediğiniz için teşekkür ederim.

Mahir NAMUR- Teşekkürler Kerstin. Soru sormak ya da yorum yapmak isteyen var mı?

A listener- Benim bir tek sorum var. Karşı kültürlerden ve ulusal kültürden ana akım dışı sanatçılar meselesiyle ilgili olarak neler yapıyorsunuz? Belki aslında bu Nelson'a bir soru. Bana öyle geliyor ki ulusal kültürü değiştirmek, ulusal kültüre meydan okumak isteyen sanatçılar var. Bütün bu konuştuklarınızın içinde onlar nerede duruyorlar? Onlara bu kadar yardım edilmeyecek mi?

Jan ZOET- Başka yerlerde olduğu gibi burada da sanattan söz ederken, bağımsız ya da serbest olarak adlandırabileceğiniz sanatçılar ve topluluklardan konuşurken ana akım dışı sanatın hiç de dışlandığını düşünmüyorum. Akım dışından sözedildi esasında, diğer sorulara da istinaden ekleyebilirim ki bu nedenle ağların başka bir işlevi var. Ağlar fazla desteği, altyapısı ve deneyimi olmayan bağımsız grupların beraber çalışmalarına ve ulusal kurumlarla mücadele etmek (çünkü bunu yapmak zorundasınız veya ulusal olmayan kaynaklardan destek almalısınız) için bir platform ya da bir güç -ya da ismine her ne derseniz- yaratmalarına yardımcı olmakta. Onun için, en azından benim için bu, sizin sorunuza bir yanıt teşkil ediyor. Benim görüşüme göre dahil ediliyorlar, dahil edildiklerinden eminim.

Kültür ağlarına baktığınızda, bu ağların farklı gelişim düzeylerinden sanatçı ve toplulukları dahil ettiklerini görürsünüz. Ve aslında, işin doğrusu, Jan yanlışsam beni düzelt, büyük çaplı ulusal toplulukların kesinlikle IETM gibi ağların esas üyeleri olduklarını düşünmüyorum. Onun için belki bir yanlış anlaşma oldu ama bu tür sanatçıların tartışılmadığı gibi bir şey kesinlikle yok.

Bir izleyici- Örneğin Başbakanla dalga geçip kendini oldukça zor bir duruma sokan karikatürist meselesiyle ilgili ne diyeceksiniz? Bu, burada çok özel bir desteğe ihtiyacı olan bir sanatçı tipi olarak bana çarpıcı geliyor.

Yeşim Özsoy GÜLAN- Ben soru sormayıp bir yorumda bulunacağım. Bir yıl önce, Avrupa’daki “Avrupa Tiyatro Bienali’nden Yeni Yerler” adlı bir Avrupa festivalinde bulunmaktan mutluyduk ve bu Avrupa tanımının içinde Türkiye olarak dahil edilmiştik. Bizden başka Rusya, Letonya da vardı. Ben de bir festivali Avrupalı olarak tanımlamanın ve Avrupa sınırları olarak addedilen ülkeleri davet etmenin iyi bir kültür ve politika örneği olduğunu düşündüm. Ve tabii bu festival kapsamında bazı paneller vardı ve bunlarda neden bazı Avrupa ülkelerinin davet edildiği ve Rusya ile Türkiye’nin de olduğu konusunda konuşmalar oldu. Bu panellerin birinde Doğu Avrupa ülkelerinin birinden -hangi ülke olduğunu anımsayamadığım için buradaki Doğu Avrupalılardan özür diliyorum- ve Yunanistan ile Türkiye’den birer panelist vardı. Avrupa ve Türkiye ile ilgili tartışmaları sırasında Doğu Avrupalı konuşmacı “Osmanlı mirasından kurtulmakla o kadar meşguluz ki Avrupalılığımızı unuttuk” dedi. Burada, Doğu Avrupalı konuşmacının Osmanlı mirasıyla, bununla nasıl başa çıkılacağıyla ve bunu çağdaş Doğu Avrupa ülkelerine nasıl entegre edeceğiyle ilgili bir sorunu olduğunu düşündüm. Ve burada, tüm bu konuşmalardan, özellikle de en son konuşmadan sonra, bizim de aynı sorundan muzdarip olduğumuz kanısına vardım. Avrupa’nın Türkiye’yi nasıl gördüğünü ve Türkiye’nin nasıl entegre edeceğini tartışmak iyi bir şey tabii ki ama aynı zamanda Türkiye’nin de kendini nasıl gördüğünü ve Osmanlı mirasını çağdaş Türkiye’ye nasıl entegre edeceğini tartışmak da önemli. Bu anlamda, sanırım çok karmaşık mesajlar vermekteyiz ve bunlar bize geri dönmekte. Bunun için, özellikle Osmanlı ve çağdaş Türkiye’nin ışığında kendimizi nasıl temsil ettiğimiz büyük önem taşıyor.

Kerstin TOMENENDAL- Bence çok ilginç bir yorumda bulundunuz. Avusturya-Türk Bilim Forumu olarak biz, tarihin bazı kısımlarının yeniden yazılması ve yeniden düşünülmesi gerektiğinin çok iyi farkındayız. İnsanın kendi geçmişini görmezden gelmesi kabul edilebilir ve güncel bir yaklaşım değil ve aynı zamanda şunu da hesaba katmak gerekir ki mesele sadece Türk veya Osmanlı davranışı değildi, Avusturyalılar kadar, Galliler ve İngilizler, dünyanın tüm batısı Osmanlı İmparatorluğu’na doğru genişliyordu. Onun için, daha açıkça tartışmak ve birlikte ortak tarihimize, ortak kültürümüze ve ortak geleceğimize bakmak için, daha açık temel noktalar bulmaya çalışmamız gerektiğini düşünüyorum. Benim görüşüm bu.

Nelson FERNANDEZ- Bu sizin bahsettiğiniz noktayla bağlantılı ve sadece bazı meselelere değinmenin aslında bir başka yolu olduğuna dair bir gözlem. Örneğin Birleşik Krallık’ta ve aynı zamanda hem Almanya’da hem de sanırım Hollanda’da, Fransa’da ve muhtemelen birkaç Avrupa ülkesinde daha vuku bulan bir girişim biliyorum. Bu yeni bir kentli tiyatro girişimi. Ben buraya gelirken Visiting Arts’ta çalışanlardan biri bana, Türkiye’nin de dahil edildiğini, Avrupa’da birçok farklı yerde gerçekleşecek bu yeni kentli Avrupa tiyatro sezonu için düşünülen ve bu sezona dahil edilen Türk toplulukların olduğunu hatırlattı. Bu, sadece Türk tiyatrosu olduğu için değil, kentli tiyatro olduğu için ve Türkiye’nin haklı olarak söyleyecek sözü, Türk sanatçılarının söyleyecek sözü olduğu için. İşte, bu da bütün bunların gerçekleşmesi için bir başka yol. Sırf Türk, İngiliz ya da Fransız’dan konuşmak değil mesele. Mesele varolan bir takım sorunlarımızın bazılarına bakabilmek. Ve bence kimlik konusunda tamamen haklısınız. Bu tam da benim daha önce kimlik ve ulusal kimlikle ilgili değinmeye çalıştığım nokta. Bu milliyetçilikle ilgili değil, kimlikle ve insanın kim olduğunun ve nereden geldiğinin farkına varmasıyla ilgili. Ve bizlerin ille de milliyetçilik bayrağını sallamak zorunda olmadan da kendimizi politik bir teşekküle veya tartışma ortamına entegre etmemizin birçok yolu var.

Filippo FABRICCA- Ulusal kimlik değişen bir olgu, sabit duran bir olgu değil ve biz de yeni bir vizyon, yeni bir bakış açısı ve yenilik yaratmak için birlikte çalışıyoruz.

Bir izleyici -Belçika’lıyım ve Brüksel’den geliyorum. Birçoğunuz Belçika’nın ne olduğunu bilebilirsiniz. Sizin ana akım dışı ya da deneysel sanatçı ve projelerle ilgili değindiklerinizi takip ediyordum. Kültür ağları, IETM, ama aynı zamanda diğer ağlar da görünürlük kazanmaları için küçük çaplı girişimlere fazlasıyla katkıda bulundular. Yine de, Avrupa fonlarının ana ilkelerinin, herhangi bir deneyselliği açıkça bastıracak nitelikte olduğu kanısındayım. Bay Faivre d’Arcier'in de biraz önce açıkladığı anlamda, üç ana değerden sözedebiliriz: Birincisi kültürel miras, ki şu an tanıtılıp desteklenenin fazlasıyla dar bir çerçeveden alınan bir kültürel miras imgesi olduğunu söyleyebilirim. İki; ekonomiyle olan bağlantı ve üç; neredeyse ikincisinin aynı, kültür endüstrisi. Söyleyebileceğim kadarıyla, bu üç ana hat çerçevesi dışında Avrupa Komisyonu’ndan fon alabilmek çok güç. Tabii ki bazı yapısal fonlar var. Ama bölgesel bir politika için, “bir araç olarak kültür” bakış açısı hâlâ geçerli. Onun için, aslında gerçekten bir kültür politikasından sözetmek mümkün değil. Bunun tüm bölgelerin bölündüğü ve fazlasıyla milliyetçi bir ilkeye uymak durumunda olduğunuz yine fazlasıyla milliyetçi bir Avrupa görüşü olduğunu söylemek isterim. Nevenka biraz önce kendisinin bir milliyetçi olarak nitelendirilebileceğini söyledi ama Belçika’nın Flaman tarafindan geliyor ve Flamanların çok net bir ulusal kültür politikalarının olduğu açık. Yani Slovenyalıları, Türkleri, uzak oldukları için Flanders’a davet etmek çok iyi bir düşünce ama aynı ülkede yaşayan cemaatler arasında kültürel işbirliğinden sözetmek zor. Bu, ötekinin çok uzak olduğunda daha da fazla rağbet gördüğüne dair genel bir gözlem.

Mahir NAMUR- Tüm konuşmacılara teşekkür ederim. Zamanımız doldu. Sizler ayrılmadan önce hatırlatmak isterim ki bu akşam da her akşam olduğu gibi sanat programımız var, dolayısıyla 18:30’da Sinema Salonu’nda Avrupalı Türk yönetmenlerden kısa film gösterimi var, ki dünkü gösterimin tekrarı olacak. Dün sinema salonunda küçük bir sorun çıktığından Gülden Durmaz’ın filmi kesildi, özür dileriz, film bu akşam tekrar gösterilecek. Kısa filmlerden sonra, İlyas Odman, Laboratuar, Çıplak Ayaklar, Aydın Teker, Emre Koyuncuoğlu, Çiğdem Borucu, Dilek Dervişoğlu, Su Güneş Mıhladız, Sevi Algan ve Fulya Tekin adlı sanatçıların yer aldığı performanslar olacak. Hepinize iyi akşamlar. Tüm konuklara da tekrar teşekkür ederiz.